Havanın yavaşça serinlemeye başladığı ikindi vaktinde, bahçede yürümek bir nebze rahatlatıcıydı. Güneş, artık ufukta yavaşça batmaya yüz tutmuş, ışıkları daha yumuşak, havaya ince bir serinlik bırakıyordu. Bahçenin içine yayılan huzur, içimdeki karışıklığı biraz olsun dindirebilirdi. Ama o an, Azra’nın nehir gibi akıp giden sözleri hala kafamda dönüp duruyordu.
Bir süre sonra havuzun kenarına geldim, ayaklarımı suya sokarak oturdukça, soğuk su cildimdeki gerilimi biraz olsun alıyordu. Ama ne kadar sakinleşmeye çalışsam da, içimdeki kasvetten kurtulamıyordum. Azra'nın bakışları, o arsız gülüşü, beni çileden çıkarıyordu. Yine de, kendi sınırlarımı çizmek zorundaydım. Onunla bu kadar yakın olmak, bu kadar tehditkar bir şekilde oynamak istemiyordum. Ama ne yazık ki, o oyun başından beri bana oynanıyordu.
Havuzdaki suya bakarken, zihnim yine hızla döndü. Azra’nın bana yaklaşma şekli, o arzusuyla dolu bakışları, şüpheye düşmemi sağlıyordu. Ne kadar soğukkanlı kalmaya çalışsam da, o kadının etkisi benimleydi. O an, suyun üstündeki yansıma bile bana, düşündüklerimi hatırlatıyordu.
Gözlerimi kapattım. Biraz daha derin nefes alarak, kafamı dağıtmaya çalıştım. Ama her ne kadar kendimi zorlasam da, o kadının sesini hala içimde duyuyordum. Ve fark ettiğim bir şey vardı: Azra’nın etkisini görmek ve hissetmek, bana doğru bir şekilde karşılık verme isteği uyandırıyordu.
Yavaşça başımı kaldırıp, gökyüzüne baktım. İkindi güneşi hala üstümdeydi, ama bu ışık da bir süre sonra kaybolacaktı. Bir gün geçse de, kafamda hiçbir şeyin değişmeyeceğini hissediyordum. Azra, her geçen saat daha da içine çekiyordu beni.
Yavaşça ayağa kalktım. Bu kadar düşünmek bana yarar sağlamayacaktı. Evet, Azra’yı kafamdan atmam zor olacaktı ama bir an için havuza atladım, vücudum suyla birleştiğinde, her şey geçer gibi geldi. Ama biliyordum, rahatlama dediğin şey sadece bir anlık oluyordu.
Havuzda birkaç dakika geçirdikten sonra, suyun serinliği vücudumdan gerilimi alıp götürmeye başladı. Ama bir noktada, sudan çıkmam gerektiğini hissettim. Derin bir nefes alıp, yavaşça suyun içine batıp çıktım. Suyun damlaları vücudumdan düşerken, serin hava bir yandan tenimi sarmıştı. Fakat bir şey vardı. Bir şeyin farkına varmıştım.
Farklı bir bakış hissettim. Bir süre sonra, sırtımda bir şeylerin olduğunu hissettim, ve hemen arkamı döndüm. Azra’yı bahçenin ucunda gördüm. Yavaşça, adımlarını sanki sessizce atarak bana doğru ilerliyordu. Çehresinde alışkın olduğum arsız gülümseme vardı ama bu sefer daha sakin, kontrollüydü. Ne yapacağımı bilemedim, sadece ona bakarak, susarak durdum.
Azra bir adım daha atıp, durdu. Ses çıkarmadan, gözlerimden bir an için boş bir boşluğa kaydı, sonra bir anda vücuduma baktı. O arsızlık, ondan bir adım uzaklaşmaya çalışırken bile, gözlerinden o tehlikeli ışık sızıyordu. Tam karşımda, bir adım ötede duruyor, bakışları bana işkence gibi geliyordu. Yavaşça, bir yudum alır gibi, "Fazla seksisin," dedi, sesi yine o keskin, seksi tonuyla. Ama bir o kadar da küçümseyen bir tonla. Her kelimesi, her bakışı, beni zorlamaya devam ediyordu. Gözlerindeki ışıltı bir an soldu, ama hemen ardından gülümsedi. Sanki her şey ona dayanıyormuş gibi.
Ama ben hala, onun o etkileyici bakışlarının beni sindiremediğini biliyordum. Ne olursa olsun, ona göz yummayacaktım.
Havuzdan çıkıp, suyun üzerimden akmasına izin verdim. Su damlalarının tenimden süzüldüğü her bir an, sanki o soğuk su beni biraz daha sakinleştiriyordu. Azra'nın gözlerindeki o etkileyici bakışı, şu anda hissettiğim gerginlikle birleşince... bir nebze de olsa kaybolmuştu.
derin bir nefes alıp yanına doğru adımlarımı attım. Azra'yı bir an daha göz ucuyla süzdüm, yine o arsız gülümseme vardı. Ama bu sefer, gözlerimdeki o sert ifade, ona karşı tamamen farklı bir tavır sergiliyordu.
Ona doğru yürürken, hafifçe gülümsedim. "Sağ ol, iltifatın için," dedim, ama sesimde bir alay vardı. Hem ona hem de kendime. Hafifçe başını eğip devam etti. "Ama düşündüğün kadar etkilenmedim." Dediğinde gülmek istedim ama durdum.
Azra, gülümsedi ama bu defa bakışları daha derindi. Her ne kadar ona karşı, kontrolümü kaybetmek istemesem de, bu kadın gerçekten bana başka bir oyun oynuyordu.
Bakışlarından uzaklaşırken, içimdeki gerilim arttı. Bir an daha dayanamayacak gibi oldum, ama bunu ona göstermemeliydim. Sadece başımı çevirdim ve hızla adımlarımı attım, havuzun etrafında dolaşarak eve doğru ilerledim. O an, sadece tek bir şey vardı kafamda: ona karşı kurduğum sınırları sağlam tutmak.
Odaya girdiğimde, hemen üzerimi değiştirmeye başladım. kendimi aynada süzdüm. Hızla kurulandım, vücudumdaki damlaların tenimden kayıp gitmesini izlerken, derin bir nefes aldım. Sonra, dolabımın kapaklarını açıp, o gece için en uygun olanı seçtim: Jilet gibi keskin, siyah bir takım. Bu takım her zaman en iyi hissettirdiği gibi, aynı zamanda cesur bir seçimdi. Kendimi her açıdan iyi hissetmek zorundaydım.
Takımımı giyerken, her hareketimde hissettiğim rahatlıkla, akşamın ne kadar zorlayıcı geçeceğini düşündüm. Ama bir şey vardı, bu gece her şeyin kontrolümde olması gerekiyordu.
Son hazırlıklarımla birlikte, son bir kez daha bakışlarımı odanın etrafında gezdirdim. Hazırlıklar tamamlanmıştı. Şimdi, geceye hazırdım.
Bahçeye adım attım, havada akşamın getirdiği serinlik vardı. Arabamın yanında durarak, Azra'nın gelmesini bekledim. Aklımda yine karışık düşünceler, her şey bir türlü yerli yerine oturmuyordu. Onu son bir kez gözlerimle süzmek, sınırlarını ne kadar zorladığını görmek istiyordum.
Derken, köşeden onu gördüm. Azra, her adımıyla adeta yeri sarsan bir varlık gibi ilerliyordu. Şık, iddialı ve fazlasıyla cesur bir kıyafet içindeydi. Her hareketiyle, vücudunun her çizgisiyle benden bir tepki almak için tasarlanmış gibi görünüyordu. O an nefesimi tuttum, bir anlığına gözlerim boş bir şekilde ona takıldı.
Kadın, elbiseleriyle adeta bir ateş gibi yanıyordu. Her adımında kendisine olan güvenini daha çok hissediyordum. Sadece bakıyordum, ama her geçen saniye, vücudumdaki kaslar geriliyordu. Bir yandan sinirleniyor, diğer yandan o kadar çekici olduğunu kabul ediyordum.
bir an bahçede onlarca adamımın olduğunu hatırladım. Duraksamadan, bahçede daha fazla ilerlemesine izin vermeden, hızla yanına ulaştım. “Azra, Azra!" Kolundan tutup daha fazla bahçeye gelmesini engelleyerek tekrar eve girdiğimizde sinirle kapıyı çarptım. Evdeki atmosfer aniden yoğunlaştı. Azra, az önceki cüretkar halinden çok farklıydı, ama benim içimdeki öfke daha da büyüdü.
daha fazla dayanamayarak, "Bu ne?" diye bağırdım. Onun bakışlarındaki arsızlıkla daha da sinirlendim.
"ne, ne?"
"Üstünde ki bu elbise!"
"Haa, o mu? İşte adamlarının aldığı elbiselerden biri."
"Siktiğimin herifleri sana bunu mu almış!" Çıldırmak üzereydim. Evet, hatta delirmek üzereydim! "Evet,"
"Bu elbisenin yarısı yok Azra! Her yerin ortada!"Bir adım daha atıp ona yakınlaştım, içimdeki fırtınayı dışarıya atmak istiyordum. Kırmızı mini elbisenin etkisi çok fazlaydı. O an, bu kadının bana verdiği bu meydan okumayı kabullenmeye niyetim yoktu. Hem sinirli, hem de şaşkın bir şekilde onu izledim ama Azra'nın sakin tavırları beni çıldırtıyordu.
Gözlerindeki o değişmeyen arsız ifadeyle, sakin bir şekilde gülümsedi. Bir adım geri atıp duraksamadan bakışlarını üzerimde gezdirdi. "sakin ol," dedi, sesi rahat ve alaycı bir tonla. "Gerçekten bu kadar tepki vermene gerek yok."
Kendine olan güveni, yine beni çileden çıkarıyordu. Hayatımdan çıkıp gitmesini isterken, bir yandan da onun varlığına olan bağımlılığımı fark ettim.
Ellerini beline koyarak, rahat bir şekilde arkamdan döndü ve bir süre sadece sessizce durdu. Ardından, bir adım daha atarak bana yaklaştı. "Boran," dedi, sesi ince bir alayla. "Kıskandın mı?"
Bu, bir kırılma noktasıydı. Ne olduğunu anlamadan, içimden bir şey patladı. Gözlerimi ona odakladım, bu kadar rahatlığın, bu kadar arsızlığın bana bu şekilde sorulmasına dayanamayacak gibiydim.
Saçmaladım, diye düşündüm ama ona bunu söylemek zorundaydım. "Saçmalama," dedim, sesimdeki öfkeyi gizleyerek, ama içimdeki tüm duyguları başka bir şekilde dışarıya vurmak için.
Bunlar, az önceki o soğukkanlı ben değildim. Azra'nın kelimeleri, onu her seferinde daha çok görmek ve tanımak istediğim hissini bende güçlendiriyordu. Ama aynı zamanda, ona karşı hissettiğim bu karmaşık duyguların ne kadar tehlikeli olabileceğini de çok iyi biliyordum.
Azra gözlerimin önünde dikiliyordu. O lanet elbiseyle. Derin bir nefes aldım ama yetmedi. İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım ama gözlerim, lanet olası gözlerim, onu baştan aşağı süzmekten kendini alıkoyamadı.
Kıvırcık saçları omuzlarına düşmüştü, makyajı yüzüne başka bir hava katmıştı. Ama asıl sorun, teni… O lanet elbise yüzünden fazlasıyla ortada olan o esmer teni. Nefesimi tuttum, çenemi sıktım.
"Başka elbise yok muydu?" diye homurdandım, bakışlarımı ondan kaçırmaya çalışarak. "Bu çok açık, Azra."
Gözlerini devirdi, umursamazca fayansların arasındaki parlak plaktan kendini süzdü. Dudaklarını hafifçe büzüp ruju hala yerinde mi diye kontrol etti. Sonra, sanki az önce söylediğim hiçbir şey umurunda değilmiş gibi, omuzlarını silkti.
"Ben bunu giymek istiyorum, Boran." Sesinde meydan okuma vardı. Gözlerime döndü, gözlerini gözlerime dikti. "Gidelim mi artık?"
İşte o an, kendime rağmen, lanet olasıca gözlerim ona tekrar kaydı. Baştan aşağı. Saçlarından, o belirgin hatlarına, esmer tenine. Birkaç saniye… Sadece birkaç saniye. Ama yakalandım.
Azra kurnaz bir gülümsemeyle başını yana eğdi.
"Etkilendin mi?"
Anında kaşlarımı çattım. Vücudum gerildi, içimde yükselen öfkeyle ona adım attım.
"Saçmalama." diye tısladım. Sesim olduğundan daha sert çıkmıştı. Belki de öyle olmalıydı.
Çünkü eğer böyle devam ederse, bu gece tahmin ettiğimden çok daha uzun olacaktı.
Dişlerimi sıkarak, istemeye istemeye kapıyı açtım. Azra arkamdan sessizce ilerlerken, içimde bir yerde delirmek üzereydim. Ama bu öfke, sinirden mi yoksa başka bir şeyden mi, işte ondan emin olamıyordum.
Bahçeye çıktığımızda, korumalar anında başlarını indirdiler. Birkaçı hâlâ dikkatlice nefes alıyordu, ama bazıları, farkına varmadan gözlerini kaldırıp Azra'ya bakma gafletinde bulundu.
O an içimdeki öfke alevlendi. Durdum, dönüp gözlerini kaldıran her kim varsa üzerine ağır bir bakış attım. Sonra, buz gibi bir sesle konuştum:
"Başı kalkanın başını keserim!"
Sessizlik. Kimseden çıt çıkmadı. Başını kaldıran kim varsa, anında gözlerini yere indirdi. Bir an için havada korkunun kokusunu aldım. Memnundum.
Azra ise yanımda, belli belirsiz gülümsüyordu. Bu lanet kadının hiçbir şey umurunda değildi.
Arabaya yöneldim, kapıyı açıp içeri geçtim. Azra da yan koltuğa yerleşirken, hâlâ aynı arsız gülümsemeyle bana bakıyordu.
"Şu sertliğini biraz da bana mı kullansan, mesela yatakta." dedi, ayak ayak üstüne atarken.
Sertçe direksiyona tutundum, gözlerimi yola diktim.
"Kes sesini, Azra."
Bu gece fazla uzun olacaktı. Ve benim tahammül sınırlarım, fazlasıyla test ediliyordu.
Motoru çalıştırıp gaza bastım. Araba, sessiz bahçeden hızla çıkarken Azra’nın hâlâ o umursamaz, arsız tavrını koruduğunu fark ettim. Yan gözle ona bakmamaya çalışsam da, hissettiriyordu kendini.
"Boran," diye mırıldandı. "Beni kıskandın mı?"
Parmaklarımı direksiyona daha da sıkı bastırdım. "Saçmalama, Azra."
Ama o, yerinde duracak biri değildi. Hafifçe yana eğilip yüzünü bana doğru yaklaştırdı. Parfümünün kokusu burnuma dolarken, sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
"Bence kıskandın."
Gözlerimi yoldan ayırmadan, içimde büyüyen öfkeyi zor bastırarak, "Azra," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Beni delirtme."
O ise daha da ileri gitti. İnce parmaklarını bacağımın yanına koyup hafifçe dokundu. "Bu kadar sinirlenmen çok tatlı, biliyor musun?"
Aniden frene bastım. Araba sertçe durdu, Azra ise bu ani hareketle hafifçe öne savruldu. Sonra şaşkın bir ifadeyle bana baktı.
Bense direksiyonu sıkmaya devam ediyordum. "Elini çek."
Bir anlık sessizlik. Sonra Azra, kıkırdayarak elini yavaşça geri çekti. "Tamam tamam, sakin ol. Ama itiraf et, biraz eğlenceliyim."
Gözlerimi kapatıp içimden derin bir nefes aldım. "Azra, gerçekten canımı sıkıyorsun."
O ise koltuğuna yaslanıp gözlerini kapattı. "Benimle bir geceyi atlatabilirsen, her şeyi atlatabilirsin Boran."
Gaza tekrar bastım, motorun hırıltısı sessizliği delip geçti. Gecenin ne getireceğini biliyordum, ama en büyük sınavım önümde oturan bu kadın olacaktı. Azra'nın arsızlığı, sabrımı en ince yerinden zorluyordu. Ve daha gece başlamamıştı bile.
Yan gözle ona baktım. Yol boyunca rahat bir şekilde koltuğa yayılmış, bacak bacak üstüne atmıştı. Elini pencereye yaslamış, şehrin akşam ışıklarını izliyordu. Sanki birazdan gideceğimiz yer, başına dert açabilecek bir yer değilmiş gibi rahattı.
"Boran," dedi aniden, başını bana çevirerek.
"Ne var?"
Parmağıyla camı tıklattı. "Hızlı sürüyorsun. Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?"
Gülerek kafamı iki yana salladım. "Korku seni bulsa bile, sen ona gülersin Azra. Boşuna numara yapma."
Gözlerini kısıp dudaklarını hafifçe büktü. "Haklısın. Ama eğlenebilirim, değil mi?"
Direksiyonu sıkı tutarken içimden bir küfür savurdum. "Azra, bu gece fazla konuşursan, gerçekten başını belaya sokarsın."
Bu sözlerim onu daha da neşelendirdi. "Sokarsam, sen kurtarırsın değil mi?"
Sertçe direksiyonu kırarak arabayı sokağa çektim. Aniden duran araçla birlikte Azra da şaşkın bir şekilde bana döndü. "Bu iki oldu," dedi yine arsız arsız.
Gözlerimi gözlerine kilitleyerek soğuk bir sesle konuştum. "Beni hafife alma. Ben kurtarmam. Sen kendini kurtarmayı öğrenene kadar, yanımda sadece bir yük olursun."
Bu defa o sessiz kaldı. Gözleri ilk kez hafifçe ciddileşti. Ama sonra, yine o tehlikeli gülümsemesiyle başını yana eğdi.
"Boran..." dedi yavaşça. "İlk defa gerçekten sert konuştun. Hoşuma gitti."
Başımı yana çevirip gözlerimi kapattım. "Benimse hiç hoşuma gitmedi."
Sonra tekrar gaza basarak arabayı sokağa soktum. Önümüzde, Soykanlar'ın kulübü tüm ihtişamıyla belirirken, araba artık park edilmişti.
Azra, arabadan iner inmez yanıma sokuldu ve aniden koluma girdi. Sıcak teni kumaşın altından bile hissediliyordu. Başını hafifçe omzuma yaslayarak "Canım kavalyeeem," diye mırıldandı.
İrkilmemek için kendimi zor tuttum. Onun dokunuşu, gereğinden fazla dikkatimi çekmişti. Rahatsız edici derecede rahattı, sanki yıllardır koluma giriyormuş gibi doğal hareket ediyordu.
Gözlerimi ona çevirdim. "Azra, yapma."
Gözlerini devirdi. "Ne yapıyorum ki? Benim de bir refakatçim olsun istemem çok mu?"
İç çekerek kolumu hafifçe geri çektim ama Azra daha sıkı tuttu. Pes ettim. Bu gece uzun olacaktı ve onunla gereksiz bir inatlaşmaya girmeye niyetim yoktu.
Kapının önüne geldiğimizde, kulübün güvenliklerinden biri bizi durdurdu. Gözleri, Azra’nın kıyafetini bir saniyeliğine taradı ve sonra hemen bana döndü. Onun gözlerini oymak istedim o an ama kendimi tutmak zorunda kaldım.
Cebimden davetiye kartını çıkarıp sertçe önüne uzattım. Adam, hızla alıp inceledi, ardından başını kaldırıp saygıyla eğildi. "Buyurun Boran Bey."
İçeriye adım attığımda, ağır müzik ve loş ışıklar hemen üzerime çullandı. Kulüp, her zamanki gibi lüks ve tehlikeli bir havaya sahipti. Buraya giren herkes, masumiyetini kapıda bırakıyordu.
Yanımda Azra’nın hâlâ koluma yapışık olduğunu fark ettim. Kulağıma eğilip fısıldadı: "Beni böyle yerlerde gezdirdiğin için teşekkür ederim Boran. Ne kadar da romantiksin."
Diğer elimle gözlerimi ovdum. "Azra, seni burada birine satabilirim. Dikkatli ol."
Güldü. Hem de öyle bir güldü ki, çevredeki birkaç kişi dönüp ona baktı. Onların bakışları bile umurumda değildi. Bu kadının beni sinir etme konusunda doğuştan bir yeteneği vardı. "Ben daha senin tadına bakmadım, başka bir menü tercih edebileceğimi sanmıyorum,"
İçime derin bir nefes çektim, almıştım başıma belayı.
Basların iç organlarımı titreten ritmi, loş ışıkların duvarlarda kırılışı ve içerideki ağır parfüm kokusu… Burası sıradan bir gece kulübü değildi. Burası, gücün, paranın ve kanın dans ettiği bir sahneydi.
Salonun ortasında kocaman bir yuvarlak bar vardı. Barın çevresinde, ellerinde pahalı içkilerle gülüşen adamlar… Ama onların kahkahalarının altında hep bir tehdit gizliydi. Her biri, şehirde isimleri fısıltıyla anılan adamlardı.
Köşedeki loca, asıl eğlencenin döndüğü yerdi. Kadife perdelerle ayrılmış özel bölmelerin içinde, masalar dolusu silah tüccarı, uyuşturucu baronu ve kiralık katil oturuyordu. Hepsinin yüzünde umursamaz bir gülümseme vardı, ama içlerinden biri bile göz göze gelmeyi göze alamazdı.
Hemen yanımızdan bir adam geçti. Elinde tuttuğu içki bardağını bir kadının üzerine döktü, ama kadın bunu önemsemedi bile, çünkü adam, onun belki de son müşterisiydi.
Bir başka köşede, iki adam sessizce fısıldaşıyordu. Birkaç saniye sonra biri ayağa kalktı ve hızla kulüpten çıktı. O adım, belki de bir ölüm fermanının imzasıydı.
Azra, yanı başımda büyülenmiş gibi etrafa bakıyordu. İçindeki tehlikeyi görüyordu ama korkmuyordu. O, karanlığın içinde parlayan bir kıvılcım gibiydi.
Tam ona dönüp bir şey söyleyecekken, loş ışıkların arasından biri sıyrıldı. Tanıdık bir yüz… Güçlü, acımasız ve tehlikeli.
Soykanlar’ın gözü kulağı, sahnenin başrolü sonunda görünmüştü.
Bu gece, burada sadece eğlence yoktu.
Bu gece, burada kan da akacaktı.
Adamın gölgesi üzerimize düştüğünde Azra hâlâ etrafı izliyordu. Onun ilgisini en çok neyin çektiğini bilmiyordum—kan kokusu mu, güç savaşları mı, yoksa ölümün bir adım ötede dans edişi mi? Ama gözlerinin ışığı, buraya ait olmayan bir merakı yansıtıyordu.
Soykanlar’dan gelen adam, gülümseyerek yaklaştı. Koyu renkli takımı, bileğindeki pahalı saat ve yürüyüşündeki kendinden emin tavır… O, sıradan bir adam değildi. Her hareketi, gücünü insanın içine işleyen bir tehditti.
"Boran Vardal," dedi, sesi alaycı bir sıcaklık taşıyordu. "Demek davetimizi kabul ettin."
Elini uzattı, ama ben o eli sıkmadım. Sadece gözlerimi kaldırıp ona baktım.
"Burada olduğum için fazla sevinme," dedim soğuk bir sesle. "Beni buraya senin misafirperverliğin değil, Soykanlar’ın kuralları getirdi."
Adam güldü, ama o gülüşün içinde samimiyetin kırıntısı bile yoktu. Sonra gözleri Azra’ya kaydı. Onu baştan aşağı süzerken yüzündeki gülümseme daha da yayıldı.
"Ve görüyorum ki, yanına güzel bir eşlikçi almışsın."
Azra kollarını göğsünde bağlayıp başını hafif yana eğdi. "Eşlikçi mi?" diye mırıldandı. "Pek sanmıyorum. Daha çok, ben kendi eğlencem için buradayım."
Adamın gözleri Azra’da sabitlenirken içimde tarifsiz bir öfke kabardı. Burada olmayı istemiyordum, ama buradaydım. Ve şimdi, Azra yüzünden ekstra bir dikkat çekmiştim.
"Bizi nereye alıyorsunuz?" diye sordum, konuyu değiştirerek.
Adam kısa bir kahkaha attı. "Elbette özel locaya. Bu gece bizim için bir şölen gecesi, Boran. Biz eğlenirken, sen de belki biraz keyif alırsın."
Bir adım geri çekildi ve eliyle yol gösterdi. Gözlerim bir saniyeliğine Azra'ya kaydı. O hâlâ umursamaz bir gülümsemeyle olan biteni izliyordu.
Eğer bu gece burada bir şeyler ters giderse, kan dökülürse, işlerin bambaşka bir noktaya evrileceğini biliyordum. Ve en kötüsü de…
Bundan kaçamayacağımı hissediyordum.
Cesur içki dolu masalardan geçerken bizi locaya kadar götürdü. Kulübün içinde ağır bir duman, alkol ve pahalı parfüm kokusu vardı. İçerisi adeta bir arenaydı, masalar, insan kalabalıkları, kahkahalar ve göz göze gelmek istemeyeceğin tipler… Ve tüm bu kaosun ortasında, güçlü olanın hüküm sürdüğü bir dünya.
Locaya geçtiğimizde arkamıza yaslanıp bir kadeh içki aldık. Cesur'da karşımıza oturup İçerken gözlerini Azra'dan ayırmıyordu. Bu bakışları iyi bilirdim. Belli ki aklından geçen şeyleri fazla da saklama gereği duymuyordu. Ve bu benim gerilmeme neden oluyordu.
"Söyle Boran," dedi Cesur, "Bu gece iş konuşmaya mı geldin, yoksa biraz eğlenmeye de niyetin var mı?"
İçimden lanetler okudum ama yüzümde en ufak bir ifade değişikliği bile olmadı. O konuşurken, Azra bacak bacak üstüne attı ve içkisinden bir yudum aldı. Adam ona dönüp elini uzattığında ise her şey bir anda gerildi. Ona cevap vermediğimi gördüğünde Azra'ya yöneldi.
"Biraz eğlenelim mi, güzel bayan?" dedi, sırıtarak.
Azra’nın gözlerinde bir an tereddüt gördüm. Tam elini uzatıyordu ki, içimdeki öfke dizginlenemez hâle geldi.
Sessiz ama keskin bir sesle Azra'ya doğru konuştum: "Parmaklarının ucu bile o herife değerse, onu lime lime ederim."
Sözlerim havaya asılı kaldı, ama içerdiği tehdit keskin bir bıçak gibi ortama yayıldı. Cesur, bir an elini geri çekip bana baktı. Azra da duraksadı, gözlerini kısıp beni süzdü.
Kulübün müziği devam ediyordu ama bizim etrafımızda bir sessizlik çökmüştü. O an herkes, buradaki dengelerin saniyeler içinde değişebileceğini fark etmişti.
Cesur, elini geri çekerken yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Ama bu gülümseme masum bir gülümseme değildi. Meydan okuyan, kışkırtan bir hali vardı. Gözlerini bana dikti, sonra hafifçe başını yana eğip Azra'ya döndü.
"Bu kadar sahiplenici olduğunu bilmiyordum, Boran," dedi, sırıtarak. "Yoksa bizim güzel bayan senin için biraz fazla mı değerli?"
Azra gözlerini bana dikmiş, hafifçe dudaklarını ısırarak durumu izliyordu. O arsız ifadesi yine yüzündeydi. Ve bunu bilerek yapıyordu, sinirlerimi germek için.
"O kadar değerliyim demek," diye mırıldandı. Sonra bana yaklaşıp elini göğsüme koydu. "Boran VARDAL ,yoksa kıskandın mı?"
İçimdeki öfke ve kıskançlık birbirine karışıyordu. Onun bu arsız halleri, Cesur’un meydan okuyan tavrı, tüm geceyi mahvedebilecek kadar tehlikeliydi.
Öne eğilip gözlerimi Azra'nın gözlerine diktim. "Saçmalama," dedim, sesim sertti ama içimde fokurdayan şeyleri bastıramıyordum.
Azra'nın dudaklarında o bilindik gülümseme belirdi. "Öyle diyorsan, öyledir," dedi usulca ve geri çekildi. Ama çekilirken göz kırpmayı da ihmal etmedi.
Cesur gülerek içkisinden bir yudum aldı. "Ne diyebilirim ki, dostum? Zevk sahibisin."
Bardağımı aldım, sıkıca kavradım ve içkimden bir yudum içtim. Azra'nın arsızlıkları daha yeni başlıyordu.
"Biraz fazla kıskanıyorsun gibi, Boran."
"Bu, kıskanmak değil, Azra," dedim, gözlerimi ona sabitleyerek. "Bu, senin yerini bilmenle ilgili. Sen benimle aynı çerçevede değilsin, anlamıyor musun? Bu kadar kolay olamazsın."
Azra bir adım geri attı, ama tavrındaki arsızlık hiç kaybolmadı. Gülümsedi, fakat içinde bir şeylerin değiştiğini hissedebiliyordum.
"Öyle mi?" diye mırıldandı.Koltuğa yayıldım, kollarımı iki yana açarak rahat bir ifadeyle geriye yaslandım. Azra’nın meydan okumaları, sabrımı her geçen saniye biraz daha test ediyordu ama ona bu oyunda yenilmeyeceğimi de biliyordu. O yüzden pes etmeyecek, beni delirtmek için her fırsatı değerlendirecekti.
o an yine beni afallatacak bir şey yaptı.
Hiç çekinmeden, sinsice bir gülümsemeyle yanıma sokuldu, kolumun altına girip bana doğru eğildi. Yüzü fazlasıyla yakındı. Nefesini cildimde hissedebiliyordum. İçimdeki öfkeyi ve kontrolü elinde tutan tarafı altüst edecek bir şey yaptı.
“Böyle hareketlere gerek yok, Boran.” Ses tonu yumuşak, ama bir o kadar da meydan okuyucuydu. “Gel desen zaten gelirim.”
Gözlerimi kıstım. O an tek yapmak istediğim, onun bu arsız tavrını bozup suratındaki rahat ifadeyi silmekti. Ama Azra, Azra tam olarak böyleydi. Ne zaman dizginlemeye çalışsam, iki adım daha ileri gitmenin bir yolunu buluyordu.
"Gerçekten mi?" dedim, sesimi alaycı bir tona bürüyerek. "Bu kadar kolay mısın yani?"
Hafifçe başını yana eğip dudaklarını araladı. Gözlerindeki ışık tehlikeliydi. "Sana mı, Boran?" diye fısıldadı. "Kim bilir?"
Bu kadını gerçekten öldürebilirdim. Ya da... Başka bir şey yapabilirdim. Ama hangisinin daha tehlikeli olduğunu bilmiyordum.
Sabırsızlık damarlarıma işliyordu. Beni böylesine kışkırtmasını izlemekten yorulmuştum. O yüzden düşündüğüm gibi yapmadım. Sadece hislerime oynadım.
Yüzümü ona biraz daha yaklaştırdım. Azra'nın gözleri en ufak bir korku ya da çekingenlik belirtisi göstermiyordu. Tam tersi… İçindeki ateşi körükleyen bir kıvılcım vardı orada.
Beni istiyordu. Tıpkı benim onu istediğim gibi.
Bunu fark etmek, bir an duraksamama sebep oldu. Şimdiye kadar oynadığı bu tehlikeli oyuna karşı hep soğukkanlı kalmıştım. Hep bir duvar örmüştüm. Ama şu an? Şu an o duvar çatırdamaya başlamıştı.
Azra, kendine güvenen o gülümsemesiyle hafifçe başını yana eğdi. Geri çekilmedi. Beni uzaklaştırmaya çalışmadı. Gözlerimdeki karanlığı, içimde kopan fırtınayı izliyordu. Ve bundan keyif alıyordu.
"Ne oldu, Boran?" diye fısıldadı. "Sende mi istemeye başladın?"
Parmaklarımı koltuğun kenarına sıkıca bastırdım. Öyle bir noktaya gelmiştik ki, ya bu oyunu sürdürecektim ya da tamamen başka bir şeye dönüşecekti.
.