KAÇIŞ

3391 Kelimeler
Azra'nın gözleri dalga geçer gibi parlıyordu. Beni sınamaktan, sinirlerimi germekten müthiş bir keyif alıyordu. Bunu hissediyordum. Ama en kötüsü… Ben de bundan rahatsız olmuyordum. Derin bir nefes aldım. Ellerimi koltuğun kollarından çektim ve biraz geriye yaslandım. Bakışlarımı ondan kaçırmadan, dizimi hafifçe oynatarak rahatsız edici sessizliği dağıttım. "Hayır?" diye tekrarladım. Gözlerim onun dudaklarında bir an durdu, sonra tekrar gözlerine döndü. "Sen böyle şeyler sormaya devam edersen, oynamaya çalıştığın oyunun içine düşersin." Azra'nın gülümsemesi genişledi. Hiçbir şey olmamış gibi bir elini koltuğun sırtına attı, bana daha da yaklaştı. "Bu bir oyun değil, Boran." Başını yana eğdi. "Sadece ikimiz arasındaki gerçeği görmeni istiyorum." Bu kadına karşı koymak, suyun akışını tersine çevirmeye çalışmak gibiydi. Ne kadar direnirsem, o kadar üzerime geliyordu. Sınırları yıkmaya çalışıyordu. Beni en tehlikeli yere çekiyordu. Kaşlarımı hafifçe kaldırıp, yüzümde hafif bir alayla ona baktım. "Neymiş o gerçek, Azra?" Sesim her zamankinden daha boğuktu, daha tehlikeli. Azra'nın gözleri kısılıp parladı. Yavaşça, neredeyse bilerek ve kasıtlı bir hareketle yüzünü yaklaştırdı. Nefesi tenime vuruyordu. Gözleri gözlerime kilitliydi ama dudakları hafifçe aralandığında, bu anın ne kadar tehlikeli olduğunu fark ettim. Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı. lanet olası kadının her hareketi bir hesaplamaydı, dudağını alt dudağıma değdirmeden hemen önce durdurdu. "Aramızdaki şu tensel çekimi görmüyor musun, Boran?" İçimden geçen ilk şey? Bunu ne kadar zamandır beklediğimdi. Gözlerimi kısarak gülümsedim. Ellerimi koltuğun iki yanına dayadım, vücudumu onunkine daha fazla yaklaştırdım. "Görüyorum." Sesim fısıltı gibiydi ama içimdeki volkanın sesi kadar güçlüydü. "Ama asıl soru, sen bununla ne yapmayı düşünüyorsun, Azra?" Parmaklarım, kontrolüm dışında hareket etmiş gibi, yavaşça boğazına kalktı. Başparmağım çenesinin altına otururken diğer parmaklarım boynuna yayıldı. Nabzını elimin altında hissettim, hızlıydı, tıpkı benimki gibi. Azra'nın dudakları kıvrıldı, o lanet olası arsız gülümsemesi yine yüzündeydi. Ama bu sefer, içinde farklı bir şey vardı. Göğsü ağır ağır inip kalkarken gözleri benimkilere kilitlenmişti. Sonra, tanrım, bu kadın gerçekten sınırlarımı zorluyordu! alt dudağını benim dudaklarıma hafifçe vurdu. Bir an nefesim kesildi, içimdeki sabır ipi inceldi. "Ne yapılması gerekiyorsa, onu düşünüyorum." Bu kadın cehennemin ta kendisiydi. Çenesinin altındaki başparmağımı biraz daha bastırdım, ona meydan okur gibi. "Ne yapılması gerekiyorsa, öyle mi?" Sesim kısık ve tehditkârdı. Azra gözlerini kırpmadan bana bakmaya devam etti, boğazının altındaki parmaklarımdan en ufak bir rahatsızlık duymadan. Hatta, bundan hoşlandığı barizdi. "Evet, Boran." Adımı bu şekilde söylemesi sinirlerimi bozduğu kadar, içimde başka bir şeye de dokunuyordu. Parmaklarımı yavaşça boğazından çektim ama elim tam olarak uzaklaşmadı. Çenesiyle oynayan parmaklarıma bakıp tekrar gözlerime döndü. "İçinde ne olduğunu merak ediyorum," diye fısıldadı. Öfkem, sabırsızlığım ve bu kadına duyduğum tahammülsüz istek… Hepsi birbirine karışıyordu. O an ne yapmam gerektiğini biliyordum. Ama asıl soru, yapacak mıydım? Azra, başını hafifçe yana eğip parmak uçlarını göğsüme değdirdi. Gözlerindeki arsız kıvılcımı görebiliyordum. "Beni meraklandırmıyorsun Boran." O kadar emin, o kadar kendinden vazgeçilmez bir şekilde söyledi ki… İçimden yükselen öfke mi, yoksa başka bir şey mi, bilmiyordum. Ama bu kadının benden bir şeyler kopardığı kesindi. Elimi sonunda tamamen çekip geriye yaslandım. Gözlerimi kısıp onu baştan aşağı bir kez daha süzdüm. "Büyük bir hata ediyorsun." Sesim tehlikeliydi. Azra gülümsedi, ama bu defa daha yavaş, daha temkinli. "Eğer hata ediyorsam, bu hatayı bana zevk veriyor, arzu veriyor." İçimden bir küfür savurup başımı hafifçe yana çevirdim. O lanet olası kıyafeti, duruşu, söyledikleri… İplerimi çekip duruyordu. Bir süre hiç konuşmadık. Kulüpteki müzik, insanların gürültüsü arka planda kaybolmuş gibiydi. Sonunda derin bir nefes aldım. "oyununa eşlik etmeyeceğim Azra." Gözlerini kırpıp masum bir ifadeyle başını yana eğdi. "Ne oyunu?" Öne eğilip, ona daha da yaklaştım. Sesimi sadece ikimizin duyabileceği bir tona düşürerek fısıldadım: "Eğer bana meydan okumaya devam edersen, sonuçlarına katlanırsın." Azra’nın dudakları kısacık bir an aralandı, nefesi hızlandı. Ama sonra… Yine o lanet olası gülümsemeyi takındı. "O zaman, beni cezalandır." Tanrım. Bu kadın gerçekten başıma bela. SABIR, SABIR SABIR!! Koltuktan kalkarken derin bir nefes aldım. Ellerimi saçlarımdan geçirip sabır dilermiş gibi başımı geriye attım. Bu kadını bir dakika daha yanı başımda tutarsam… "Ben biraz dolaşacağım." diye mırıldandım, ama Azra kıpırdamadı. Sadece başını yana eğip beni izlemeye devam etti. O gözler… O sinsi, meydan okuyan bakışlar… Adımlarımı ağır ağır locadan dışarı attım. Kulübün içi, Soykanların dünyasını yansıtıyordu. Derin kırmızı ışıkların hâkim olduğu, loş ve boğucu bir atmosfer. Her masada bir başka hesap, bir başka pazarlık dönüyordu. İlerledikçe, birkaç tanıdık yüzle göz göze geldim. Biri elindeki purosunu hafifçe kaldırarak selamladı. Masasının etrafındaki adamlar, belli ki yeni bir anlaşmanın ortasındaydı. Bir başkası, kucağına aldığı kadının belini kavrarken diğer eliyle çantasından para çıkaran bir adama bakıyordu. Para, kan ve güç... Burası, mafyanın eğlence anlayışıydı. Dans pistinin ortasında, birkaç kadın ritme uyum sağlayarak kıvrak hareketlerle dans ediyordu. Bir tanesi göz kırparak yanıma doğru eğildi. Elinde bir içki vardı, yüzünde cilveli bir gülümsemeyle bana yaklaşırken, ben sadece kaşlarımı kaldırarak geri çekildim. Bu gece daha fazla baş ağrısına ihtiyacım yoktu. Tam ilerlemeye devam edecekken, omzumun ardında o tanıdık bakışları hissettim. Azra… Hâlâ locadaydı. Ama gözleri, beni adım adım takip ediyordu. Dudaklarında hafif bir tebessüm vardı, ama içinde bir şey saklıydı. Merak mı? Yoksa… kıskançlık mı? Onun bu sabırsız ama yerinden kalkmamış hali, içimde tuhaf bir tatmin duygusu yarattı. İyi, yerinde kal Azra. Biraz da sen sabret. Kalabalığın arasında ilerlerken kendimi biraz ortama salmaya çalıştım. Ama zihnim hep bir adım gerideydi. Azra… Bir süre sonra gözlerimi kaldırıp tekrar locaya döndüm, ama Azra yoktu. Bütün vücudum gerildi. Gözlerim hızla mekanı taradı ama ondan eser yoktu. HASSİKTİR Tam ileri atılacakken, Cesur'un umursamaz tavırla bana yaklaştığını gördüm. Bir elinde içkisi, diğer eli cebindeydi. Sırıtarak başını hafifçe yana eğdi. "Senin kız…" diye başlayarak bardağındaki buzları şıngırdattı. "Rus Ruleti'ni baştan çıkarmaya gitti." Bir saniyeliğine bile düşünmeden Cesur'u kolundan yakaladım. "Ne dedin sen?" Cesur gülümsemeye devam etti ama gözlerinde tedirgin bir pırıltı vardı. "Diyorum ki, yukarı çıktılar. Kendi gözlerinle görmek istersen VIP odalardan birinde." Bardağı elimden düşürdüm. Geriye kalan tek şey, içimde hızla büyüyen öfkeydi. Rus pezevengi… Bir an bile kaybetmeden merdivenlere yöneldim. Adımlarım hızlanıyordu. İnsanlar önümden çekilmek zorunda kalıyordu. Üst kata çıktığımda, kırmızı ışıklarla aydınlatılmış koridoru taradım. Lüks kapıları sıralanmıştı. Hangisi? Sonunda aralık duran bir kapıya yöneldim. İçeriden hafif bir kahkaha sesi yükseldi. Azra. Kapıyı tekmeyle açtım. Ve önümdeki sahne, kanımı kaynattı. Azra ve Rus Ruleti denen o pezevenk… Birbirlerine fazla yakındılar. İkisinin elinde içki vardı. Azra başını hafifçe yana eğmiş, sanki bir şeyler anlatıyordu. Adam ise ona fazlasıyla yakın ve odaklanmıştı. Ama bu sahne uzun sürmeyecekti. Gözüm döndü. Bir saniye bile kaybetmeden Rus'un yakasına yapıştım ve yumruğumu suratına geçirdim. Adam sendeledi ama toparlanmaya çalıştı. Gülmeye devam etti. Bir yumruk daha savurdum. Bu sefer dişlerinden kan sızdı. "Boran!" Azra hızla ayağa kalktı. Ama artık hiçbir şey umurumda değildi. Adamı yakaladığım gibi odanın ortasına savurdum. Yere düşerken sehpa devrildi, içkiler saçıldı. Adam inleyerek kalkmaya çalışırken üstüne çullandım. Omzundan bastırıp yüzüne bir yumruk daha geçirdim. Bir dişi yere fırladı. "Sen kimsin lan?" diye hırladım. "Benim kadınımın yanında böyle oturacak adam mısın!?" Azra, "Boran, dur!" diye bağırdı ama artık çok geçti. Rus'un ağzından kan sızıyordu. Yavaşça başını kaldırdı ve gülümsedi. "Demek senin kadının?" Sonunda Azra'ya dönüp baktım. O kadar sinirliydim ki, ellerim titriyordu. Ama o... O hâlâ bana meydan okuyan bakışlarla bakıyordu. Bu gece burada bitecekti. Ya Azra pes edecekti… Ya da ben bu Rus'un kanını yere akıtacaktım. O an vücudum kendiliğinden hareket etti. Hiç düşünmeden yumruğu suratına geçirdim. Adamın başı yana savruldu. Ama gülmeye devam etti. Ağzının kenarındaki kanı elinin tersiyle silerken, "Bu muydu tepkilerin?" diye sırıttı. Elini beline götürdüğünü fark ettiğim an, silahımı çektim. O da aynı hızla kendi silahını doğrulttu. İkimiz de namlularımızı birbirimize çevirmişken odadaki sessizlik ağırlaştı. Rus, hafifçe başını yana eğdi. "Böyle mi yapacağız yani?" Gülümseyerek tetiğe parmağımı daha sıkı bastım. "Senin gibi şerefsizlerin kurallarına göre oynamam ben." Bir saniye boyunca birbirimize baktık. Gözlerinde ciddiyet vardı ama bende ne olduğunu görmüş olmalıydı. Sonunda derin bir nefes aldı ve silahını yavaşça indirdi. "Bilmiyordum," dedi iç çekerek. "Senin kadının olduğunu bilmiyordum." Gözlerimi Azra’ya kaydırdım. Hâlâ yerinde duruyordu. Yüzündeki gülümseme silinmişti. "Senin gibi birinin bir kadını sahiplenebileceğini düşünmemiştim." Rus omuz silkti, silahını kılıfına koydu ve bana son bir bakış atarak kapıya yöneldi. "Bunu bana borç bilme, Boran. Bir dahaki sefere silahını çekmeden önce iyice düşün." Kapıyı arkasından kapattığında, odadaki sessizlik üzerime çöktü. Başımı Azra’ya çevirdiğimde hâlâ aynı rahatlıkla bana bakıyordu. Ona doğru birkaç adım attım. Artık sinirimi ondan çıkaracaktım. "Ne halt etmeye buraya geldin?" Azra gözlerini devirerek içkisinden bir yudum daha aldı. "Ne var yani? Biraz eğleniyorduk." Bardağı elimden kaptığım gibi duvara fırlattım. Cam parçaları etrafa saçılırken Azra’nın gözleri bir an büyüdü ama sonra… O lanet olası gülümsemesi geri geldi. "Beni mi kıskandın?" Dişlerimi sıktım. "Saçmalama, Azra!." Gözlerini kısmıştı. "Öyle mi?" Bir adım daha yaklaştım. "Seni kıskanmıyorum! Bu geceye benimle geldin ve benimle kalman gerekiyordu! Elin herifiyle değil!?" Azra başını yana eğdi, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kalktı. "Belki de artık seni istemiyorumdur." Bu kadına gerçekten deliriyordum. Ama bu defa, sabrım çoktan tükenmişti. "Nasıl?" Dedim, afallamış bir sesle. Bedenimde bir alev gibi yükselen öfkeyle gözlerimi kıstım. Azra, gözlerimin içine bakarak en arsız ifadesini takınmıştı. Dudaklarını hafifçe ısırdı, sonra o lanet olası cümleyi kurdu: “Ne yani, bu arzumun sadece sana karşı olduğunu mu düşünüyordun?” İçimdeki her şey, her lanet duygu o an tepetaklak oldu. Kollarım gerildi, çenemi sıktım. Sonunda içimde kopan fırtınalar kontrolsüzce dışıma taştı. "EVET!" Sesim, odanın duvarlarında yankılandı. O an Azra'nın ifadesi bir anlığına değişti. Ne bekliyordu bilmiyorum ama böyle bir tepkiyi hesaba katmadığı belliydi. Gözlerinde bir anlık şaşkınlık gördüm. Kendimi durduramıyordum. Ellerimi saçlarıma götürüp öfkeyle sıktım. Nefesim düzensizleşmişti, göğsüm hızla inip kalkıyordu. "Sadece bana bakmanı, sadece benimle olmanı, sadece beni delirtmeni istiyorum! Başka heriflerle böyle rahatça oturmanı değil, başkasına sırıtmanı değil, başkasının elini tutmanı değil!" Azra sessizdi. Ama o şeytani gülümsemesi hâlâ yüzünde kıpırdanıyordu. Bir adım attı. Sonra bir tane daha. Öylece önüme gelip başını kaldırarak bana baktı. "O zaman bunu hak ettiğini kanıtla, Boran." İçimde bir yerlerde bir sigorta attı. Onunla bir savaşın içindeydim ve bu savaşı kazanamazsam, kaybedecektim. Ama ona asla kaybetmeyecektim. Dişlerimi sıkarak öfkemi içimde bastırmaya çalıştım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu, ama içimdeki volkan dinmek bilmiyordu. Azra'nın gözlerinde hâlâ o arsız kıvılcımlar vardı. Beni sınamaya devam ediyordu. Bir anlığına sadece derin bir nefes alabildim. O an kararımı verdim. “Yürü. Gidiyoruz.” Sesim, olduğundan daha boğuk ve sert çıkmıştı. Azra bir kaşını kaldırarak beni süzdü ama bir şey demedi. İnatla yerinde kalmayı düşündüğünü görebiliyordum. Ama bu gece ona ne kadar ileri gidebileceğimi göstermek için sabrım kalmamıştı. Kolunu kavradım. "Çek ellerini üstümden, Boran." "Sana gidiyoruz dedim, Azra." Beni kışkırtmak istiyordu, ama artık bu oyuna düşmeyecektim. Onu peşimden sürüklercesine kulüpten çıkmaya yöneldim. Kalabalık, biz geçtiğimizde bir anlığına sessizleşti, fısıltılar kulaklarımı doldurdu ama umurumda bile değildi. Korumalarımı gördüğümde onlara sert bir bakış attım. Arabaya kadar ilerlerken Azra bir kere bile geri adım atmadı ama kolumu da çekip kurtarmaya çalışmadı. Arabayı işaret ettim. "Bin." Gözlerini bana dikti, dudakları bir an için aralandı ama sonra ne düşündüyse gülümsedi. "Bu kadar sinirlenmesen iyiydi. İçin içini yiyor." Elimi cebime sokup başımı hafifçe yana eğdim. "Bin dedim, Azra." Bir an beni süzdü, sonra omuz silkip arabaya bindi. Kapıyı kapattım ve direksiyonun başına geçtiğimde hâlâ içimdeki sinirin yankısını duyabiliyordum. Bu geceyi burada kapatmayacaktım. Bana meydan okumanın ne demek olduğunu gösterecektim. Direksiyonu sıkı sıkıya kavradım. Çenemi kenetleyip gözlerimi yola diktim. İçimde fokurdayan öfkeyi bastırmaya çalışıyordum ama Azra pes etmiyordu. "Madem tat vermeyecektin, neden beni kendinle getirdin?" Göz ucuyla ona baktım. Gözlerinde o arsız parıltı hâlâ vardı. Rahattı. Kafama girmeye çalışıyordu ve ne yazık ki başarılı da oluyordu. Laneti olsun ki bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum. Dişlerimi sıktım, içimde bir yanıt aradım. Ama yoktu. Kendime bir açıklama yapamıyordum. Azra sabırsızca başını yana eğdi, yüzümdeki her ifadeyi inceliyordu. Gözlerini kısmış, kaşlarını hafifçe kaldırmıştı. "Cevap ver, Boran." Ellerimi direksiyondan çekip birini saçlarıma daldırdım, diğerini ise sertçe vitesin yanına vurdum. Ses arabanın içinde yankılandı. Gözlerim kısa süreliğine kapandı, sonra bir anda açıldı ve öfkem dizginlenemez hâle geldi. "Lanet olsun ki bilmiyorum, Azra!" diye kükredim. Sesim arabada yankılandı. "Gözümün önünde ol! Yanımda ol diye getirdim!" Nefes nefese kalmıştım. Kendimi kaybediyordum. Azra, dudaklarına yayılan o alaycı gülümsemeyle bana bakıyordu. Eğleniyordu. Ama bilmiyordu ki… Birazdan onunla oynayacak olan bendim. Azra dudaklarını araladı ama konuşmadı. Sadece yüzüme baktı. O arsız gülümsemesi hâlâ oradaydı ama gözlerinde bir şeyler değişmişti. Merak mı? Şaşkınlık mı? Belki de ikisi birden. Direksiyonu tekrar kavradım, parmaklarım gerilmişti. İçimdeki öfke yerini başka bir şeye bırakıyordu ama adını koyamıyordum. Sinirimi mi bozuyordu? Beni mi çekiyordu? Lanet olsun, ikisi de mümkündü. Gaza yüklendim, araba hızlandı. Yolun kenarındaki ışıklar silik izler gibi akıp gidiyordu ama ben sadece yanımdaki kadına odaklanmıştım. Azra başını koltuğa yasladı, gözlerini bana dikti. "Yanında olmamı istiyorsun ama neden?" Başımı sertçe çevirdim, ona keskin bir bakış attım. "Bunu öğrenmek için mi geldik buraya?" Konuşmaya devam etti. Gülümsedi. Ama bu sefer o meydan okuyan gülümsemelerinden değildi. Daha derindi, sanki bir şeyleri çözüyor gibiydi. "Beni istiyorsun, değil mi Boran?" Elimi direksiyona daha sıkı bastırdım. "Saçmalama, Azra." Başını yana eğdi, gözleriyle beni taradı. "O zaman neden beni yanından ayırmıyorsun?" İçimde bir şeyler sıkıştı. Cevabını bilmediğim sorular soruyordu. Kendi kendime bile itiraf edemediğim şeyleri yüzüme vuruyordu. Gaza biraz daha bastım. "Konuşmayı kes." dedim sertçe. Ama Azra bir şeyler yakalamış gibiydi. Gülümsedi ve gözlerini yoldan ayırmadan yavaşça, neredeyse fısıltıyla konuştu: "Kıskanıyorsun." Biranlığına nefesim durdu. Bu kadına tahammül edemiyordum. Ama en kötüsü… Haklı olabileceğinden şüpheleniyordum. Dişlerimi sıktım, direksiyonun üzerindeki parmaklarım daha da gerildi. Azra'nın söyledikleri mideme yumruk yemişim gibi hissettiriyordu. "Ne saçmalıyorsun?" dedim, sesim kontrolsüzce daha sert çıkmıştı. Azra hafifçe gülümsedi, ama bu sefer o meydan okuyan, arsız gülümsemelerinden biri değildi. Bu daha çok bir zafer gülümsemesi gibiydi. "Beni istiyorsun ama kendine bile itiraf edemiyorsun." Sertçe direksiyonu kırarak arabayı yol kenarına çektim. Lastiklerin asfalta sürtünmesiyle çıkan ses geceyi yırttı. Arabanın içinde sessizlik çöktü. Başımı çevirdim, Azra'nın gözlerine baktım. "Yanımda olmanı istiyorsam, bu senin gibi biri olduğun için değil, benim kurallarıma uymak zorunda olduğun içindir!." Azra gözlerini kıstı, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. "Kuralların mı?" Başımı hafifçe eğdim, gözlerimi onun gözlerine kilitledim. "Evet, kurallarım." diye tekrar ettim. "Ve benim kurallarımda, bana meydan okumak yok, beni sinirlendirmek yok, hele hele başka heriflerin yanına gitmek hiç yok." Azra kaşlarını kaldırdı. "Beni satın mı aldın, Boran?" Bir an nefesim kesildi. Bu kadına sinir ötesi sinir oluyordum. Ama en kötüsü, onun yanındayken kendime daha da sinir oluyordum. "Benim yanımda olduğun sürece, benim kurallarıma uyacaksın." dedim sonunda, dişlerimin arasından. Azra başını yana eğdi, gözleri gözlerime sabitlendi. Sonra yavaşça elini kaldırıp parmaklarını yanağıma değdirdi. "Ve ya eğer uymam dersem?" diye fısıldadı. İçimde bir şeyler koptu. Bu kadın beni ya öldürecekti… Ya da ben onu. Parmakları yanağımda bir hayalet gibi gezindi. Bedenim anlık bir gerilimle kasıldı. Ellerini yakalayıp sıktım, fazla sert olmasa da, bana ne yaptığını anlamasını istiyordum. "Deneme bile." Sesim alçaktı ama içindeki tehdit elle tutulur bir şekilde havada asılı kaldı. Azra gülümsedi. "Boran Vardal’dan tehdit mi alıyorum? Ne büyük onur." Dişlerimi sıktım. "Bu oyunları oynamaktan vazgeç." "Ben oyun oynamıyorum." Omuzlarını hafifçe silkti. "Ama sen, sen kendi içindeki savaşı bile kazanmaya cesaret edemezken beni kontrol etmeye çalışıyorsun." Onu bırakıp arabanın direksiyonuna vurdum. Öfkemi kontrol etmek için derin bir nefes aldım ama nafileydi. "Yeter artık, Azra!" diye bağırdım. "Kendi içimde savaş falan yok. Sana ne dersem onu yapacaksın!" Azra gözlerini kısıp bana yaklaştı. Aramızdaki mesafe tehlikeli derecede azalmıştı. "Bana ne yapacağımı mı söylüyorsun, Boran?" diye fısıldadı. Gözleri gözlerime kilitlenmişti. İçindeki kıvılcımlar ruhumu ateşe veriyordu. Boğazımdan derin, hırıltılı bir nefes çıktı. Elimi koltuğun kenarına vurdum, kendimi geri çekmeye çalışıyordum. Ama o pes etmedi. "Sen ne dersen onu yapacağım, öyle mi?" diye devam etti. Başımı eğdim, kaşlarımı çattım. "Evet." Azra kahkaha attı. Kısa ama içten bir kahkaha. Ve sonra… Parmaklarını boynumun yanına koyup dudaklarını tam kulağıma yaklaştırdı. "Göreceğiz, Vardal." Nefesim kesildi. Tüm sinirimi, tüm mantığımı susturan bir cümleydi bu. Ve ben, hayatım boyunca ilk defa kimin gerçekten oyunu kontrol ettiğini bilmiyordum. Eve vardığımızda, Azra tek kelime etmeden arabadan indi. Normalde birkaç arsız laf etmeden duramazdı ama bu kez sessizdi. Fazla sessiz. Kapıyı çarpıp, evin açılan kapısıyla içeri girdi, ben ise biraz daha ağırdan aldım. İçimde bir huzursuzluk vardı. Peşinden gidip onu köşeye sıkıştırmak, cevaplar almak istiyordum ama… Yapmadım. Azra, sessiz adımlarla merdivenleri çıktı. Ona bakmamaya çalıştım, ama başaramadım. Gölgesi duvarlara vururken bir an duraksadı, sanki bir şey söyleyecekmiş gibi… Ama vazgeçti. Ben de ona sırtımı döndüm ve doğrudan salona geçtim. Kendi içimde hâlâ fırtınalar koparken, bar dolabını açtım. İlk elime gelen şişeyi aldım ve kapağını açmadan önce bir an durdum. Bu gece kulüpte olanları, Azra’nın söylediklerini, bakışlarını… Tek tek zihnimden geçirdim. Sonra şişeyi açıp bardağa doldurdum. Ve bu gece, her yudumda içimdeki karmaşayı biraz daha susturmaya çalıştım. Bardağı elime aldım. Camın soğuk yüzeyi, parmaklarımdaki harareti dindirmeye yetmiyordu. İçimde büyüyen bu şey… adı öfke miydi, tutku mu, yoksa ikisinin zehirli bir birleşimi mi, bilmiyordum. İlk yudumu aldığımda alkol boğazımı yalayıp geçti, ama içimdeki yangını söndüremedi. Tam tersine, alevi harladı. Gözlerimi kapattım. İçimde bir Azra vardı, kahkahalarıyla aklımı kemiren, her kelimesiyle sabrımı sınayan, nefesiyle beni deliliğe sürükleyen… Ve bir de ondan kurtulmak isteyen yanım. Ama gerçek buydu: Kurtulamıyordum. Başımdaki ağırlığı hafifletmek istercesine elimi saçlarıma attım. Yavaşça gözlerimi açtığımda, önümde uzanan geniş salonun loş ışıklarına daldım. Odanın içinde dağılmış gölgeler, içimdeki karmaşaya benziyordu. Karanlık, şekilsiz, ama orada olduğunu bildiğin bir şey… Ne kadar kaçmaya çalışsan da seni yutmaya hazır bekleyen bir boşluk. Azra… Kadının ismi bile bende yarım kalmış bir küfür gibi yankılanıyordu. Bardaktaki son damlayı da içime çekip koltuğa yaslandım. Başımı geriye atarken, tavanın sessizliğine baktım. Ve o an fark ettim. Ne kadar içersem içeyim, ne kadar öfkelenirsem öfkeleneyim… Onu içimden söküp atamayacaktım. Bunu hissettim. Zihnimde bir savaş vardı, her düşünce birbirini ezerek ilerliyordu. Azra’nın gülümsemesi, sanki bana her zaman bir adım daha yaklaşıyor, bir yıkım daha getiriyordu. Her hareketi, her bakışı, her ses tonuyla içimdeki huzuru, sınırları sarsan bir huzursuzluğa çeviriyordu. Onu daha çok tanıdıkça, daha çok parçalanıyordum. Ama, ne kadar çırpınsam da, ne kadar direnmeye çalışsam da, o hâlâ hep oradaydı, bir gölge gibi. Bir sigara yaktım. Dumanı, karanlık odada yankılanarak kayboldu. Bir an, her şeyin kaybolduğunu düşündüm, sadece bu tütünün dumanı kalmıştı. Her yudumda içim biraz daha boşalıyordu, biraz daha yıkılıyordum. Ve sonra, o sesi… Yavaşça, ama ısrarla kulaklarımda yankılandı. O sesi, o tanıdık, sert ama bir o kadar da cezbedici sesi. "Boran Vardal..." İlk defa ismimin bu kadar güzellikle anıldığını duyuyordum. Ve ben ilk defa ismimi tekrar tekrar duymak istedim, onun dudaklarından, onun sesinden... Gözlerim ağırlaşmaya başladı. Alkolün etkisiyle tüm kaslarım gevşemiş, zihnim bulanıklaşmıştı. Birkaç saniye, birkaç dakika, belki de daha fazla… Ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Koltuğa daha da yerleşip, başımı geriye yasladım. Sadece tavana bakarak, her şeyin nasıl bu hale geldiğini sorguladım ama sorularıma bir cevap bulamadım. Hızla geçip giden düşüncelerim arasında kaybolurken, her şey yavaşladı. İçimdeki boşluk gittikçe büyüdü. Kafamı kaldıracak enerjim yoktu. Bir süre sonra, o sessizlikte bir adım sesi duydum. Kulaklarımda yankılandı, önce fark etmedim ama sonra, merdivenlerden inen birinin ayak seslerini duydum. Azra. Bir şekilde, ne zaman geldiğini anlamadım ama onu hissettim. Sadece varlığı, etrafımdaki havayı değiştirdi. Bir adım daha attı ve sonra sessizce, hiçbir şey söylemeden yanımda belirdi. Gözlerimi zar zor açarak ona baktım. Tişörtümü giymişti, odama mı girmişti? Sonra artık onun için normal bir hsreketmiş gibi umursamadım. Tişörtü salaş, saçları dağınıktı. Çıplak ayakları, zemine dokunduğunda o ince çıtırtıyı duyuyorum. Onun o rahat hali, bana tuhaf bir şekilde yakınlık hissettirdi. Kendimi buna hazır hissetmesem de, bile isteye ona gözlerimi kapatıp, bu anı geçiştirmeye çalıştım. Ama o, hiç ses çıkarmadan yanımda koltuğa oturdu ve başını omzuma yasladı. Zihnim hâlâ bulanıkken, vücudumda hissettiğim tek şey Azra’nın sıcaklığıydı. Ve... bir şekilde, o sıcaklık, her şeyden çok daha fazlaydı. Konuştuklarında mı bana bu kadar yakınlaşıyorlardı? Yoksa bana yaklaştıkça her şey daha mı karmaşıklaşıyordu? Düşüncelerim, parçalara ayrıldı ama tek bir şey netti: Her şey, olduğu gibi kalmalıydı. Azra’nın burada, tam yanımda olmasından başka bir şey düşünemedim. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım, Azra’nın kokusu, bir parfüm ya da sabun kokusu gibi değil, bambaşka bir şeydi. Kendine ait bir şeydi. Havanın içinde ona özgü bir iz vardı, odada dolaşan, ondan geriye kalan bir his. Kokusu başımı döndürebilecek kadar baskındı, ama bir şekilde huzur veriyordu. Onun varlığına alıştım, istemesem de. Bir süre sessizce yanımda oturdu, ve o sakin nefes alış verişlerini duydum. Bir şeyler söylemek istedim, gitmesini istedim, ama sesimi çıkaramadım. İçimden, belki de burada kalmamalısın dedim. Gitmeli, yalnız kalmalıydım. Ama ağzımdan tek bir kelime bile çıkmadı. Bunu istemediğimi biliyordum, fakat yalnız kalmayı da seviyordum. Hızla karışan bu iki his arasında boğuluyordum. Bedenim uyuşmuştu, zihnim ise hâlâ bulanıktı. O kokusu, her nefeste biraz daha derinleşiyor ve beni bu karışıklık içinde boğuyordu. Kendimi ona yaklaşırken, ama bir yandan ondan kaçarken buluyordum. Bir türlü karar veremedim. Ne de olsa, sonradan fark ettim, sesimi çıkarmadım çünkü belki de gitmesini istemiyordum. Azra'nın buradayken, benim yanımda oluşunun, bir tuhaf huzur yarattığını fark ettim. Sadece orada, sessizce yanımda olmasının bile beni daha iyi hissettirdiğini kabullenmek zor geldi. Yavaşça, belki de bir daha asla uyanmayacakmışım gibi, gözlerimi kapattım ve derin bir uykuya dalmaya başladım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE