Gözlerimi açtığımda, sabahın solgun ışıkları perdelerin arasından sızıyor, salonun içine usulca yayılıyordu. Kafam hâlâ ağırlık yapıyordu, ama vücudum alışılmadık bir rahatlık içindeydi. Gözlerimi biraz daha açtım, ve o an fark ettim, Azra, kollarımın arasındaydı.
Nefesim bir an durdu. Hareketsiz kaldım. Kalbim garip bir ritme bürünmüştü. Onun başı göğsüme yaslanmıştı, nefesi tenime çarpıyor, ince parmakları gömleğimin kıvrımına sıkıca tutunmuş gibiydi. Ve en fenası, bacakları benimkinin üzerindeydi.
Gözlerim hızla aşağı kaydı, ama aynı hızla geri çekildi. O anda, o sahneyi kafamdan silmek istedim, ama vücudumdan silmek zor olacaktı. Lanet olsun.
Azra’nın nefesi hâlâ düzenliydi, derin uykudaydı. Onu uyandırmamak için kıpırdamadım. Birkaç saniye boyunca, sadece orada, onun varlığıyla çevrili kaldım. İlk defa bu kadar huzurlu uyuduğumu fark ettim. Sadece bedenim değil, zihnim de... Kaç zamandır böyle dingin bir şekilde uyuyamamıştım? Daha da önemlisi, bunun sebebi neydi?
Bir cevap vardı, ama onu kabul etmek zor geliyordu. İçimde bir yerde, bunun Azra yüzünden olduğunu biliyordum. Fakat bu gerçeği kabullenmek istemiyordum. Hatta imkânsız olduğunu kendime söylemek istiyordum. Ama gerçek, sabahın bu sessizliğinde, içimde yankılanıyordu.
Bu uykuda huzurluydum. Ve bu, onun sayesindeydi.
Bunu kabul etmek zordu.
Gözlerim istemsizce Azra’nın yüzüne kaydı. Yüzü huzurluydu. Ne o her zamanki alaycı gülümsemesi vardı ne de meydan okuyan bakışları. Sadece derin bir uykunun masumiyetiyle oradaydı.
Kirpikleri, solgun sabah ışığında hafifçe titriyordu. Kaşları gevşemiş, dudakları azıcık aralanmıştı. O keskin, sivri dili susmuştu nihayet. Sessizdi. Sakin.
Onu böyle görmek… garipti. Sanki her an dikenlerini çıkarmaya hazır duran o vahşi kediden eser yoktu. Onun yerine, yabancısı olduğum bir yumuşaklık vardı yüzünde.
Parmaklarım neredeyse kendi iradem dışında hareket etti. Bir an, yanağının kenarına uzanıp o dağınık bir tutam saçı geriye itmek istedim. Ama yapmadım. Dokunmadım.
Kendimi bu hale soktuğuma inanamıyordum. Sabahın ilk saatlerinde, bu koltukta, Azra’nın nefesi göğsüme çarparken onu izliyordum. Ve bundan şikayet etmiyordum.
Bu, büyük bir sorundu.
Birkaç saniye öylece kaldım. Boynumda Azra’nın nefesi, kollarımda sıcak bedeni… O anın içime işlediğini, tenime kazındığını hissediyordum. Ama ne kadar uzun sürerse sürsün, devam edemezdi. Derin bir nefes alarak adımlarımı hızlandırdım, bir an önce yukarı çıkmalı ve onu yatağına bırakmalıydım.
Kapıyı dikkatlice açıp odasına girdim. Loş ışık odanın köşelerinde yankılanıyor, hafifçe esen rüzgâr tül perdeleri hareket ettiriyordu. Ay ışığı yüzüne vurduğunda, Azra’nın yüz hatlarını daha net görebildim. Uykusunda huzurluydu, dünden, hatta bu gece yaşananlardan eser yoktu. Sanki şu dünyada hiçbir derdi yokmuş gibi uyuyordu.
Onu yavaşça yatağa bıraktım. Hareket ettikçe kaşlarını hafifçe çatıp bir şeyler mırıldandı ama uyanmadı. İçimdeki anlamsız bir hisle eğilip üzerindeki örtüyü kaldırdım ve üzerine örttüm. Fazla uzun kalmamam gerekiyordu. Kendimi kaybedecek gibiydim.
Bir an ona son kez baktım, sonra hızla odadan çıktım ve kendi odama yöneldim.
Kapıyı arkamdan kapattığımda, vücudumdaki gerilimi ancak fark edebildim. Ellerim titriyor muydu? Kalbim neden hâlâ bu kadar hızlı atıyordu? Derin bir nefes aldım, üzerimdeki gömleği çıkarıp bir kenara fırlattım ve banyoya yöneldim.
Soğuk suyu açıp, kendimi suyun altına bıraktım. Buz gibi damlalar tenime çarptıkça nefesimi tuttum. Yanıyordum. Azra’nın dokunuşu, boynumda hissettiğim nefesi… Üzerimden silinmiyordu.
Ellerimi yüzüme sürüp gözlerimi kapadım.
Su, vücudumdan aşağı akarken içimdeki harareti söndürebilecek mi bilmiyordum ama en azından biraz olsun kendime gelmem gerekiyordu. Ellerimi başımın arkasında kenetleyip başımı suyun altına soktum, düşüncelerimi temizlemeye çalışıyordum ama bu lanet olası gece gözlerimi her kapattığımda zihnime kazınıyordu.
Azra’nın uyurken bile üzerimde bıraktığı etkiyi düşündükçe dişlerimi sıktım. Kadın, bir bela olduğu kadar bir muammaydı da. Uzak durmam gerekiyordu, ama o hep yanı başımdaydı.
Bir süre daha suyun altında kaldım, sonra aniden doğrulup duşu kapattım. Havluyu belime dolayıp aynaya baktığımda gözlerimin içindeki savaşı net bir şekilde görebiliyordum. Kendime dik dik bakarken dudaklarım arasından bir küfür savurdum.
Bu iş böyle gitmeyecekti.
Odaya geri döndüğümde hâlâ sinirim geçmemişti. Üstüme bir şeyler geçirip pencerenin önüne yürüdüm. Gecenin sessizliği bile içimdeki karmaşayı dindiremiyordu.
Bu kadını evime aldım, hayatıma aldım, ama sınırları belirleyemeden her şey kontrolden çıkmaya başladı. Azra’nın kokusu, teni, sesi, arsız gülümsemesi… Her şeyi aklımda yer etmişti.
Bunu değiştirmem gerekiyordu.
Ne kadar istesem de, o gece yaşananları unutmak zorundaydım çünkü o benim dünyama ait değil.
Ama en kötüsü de;
Bunu kendime ne kadar söylesem de, her seferinde içimde ona uzanan bir yan olduğunu fark etmekti.
Alt kata inerken basamaklar tahtadan gelen hafif bir gıcırtıyla ağırlığımı hissettirdi. Salona adım attığımda içeride hâlâ geceye ait bir iz vardı. Az önce uyuduğum koltuğa geri otururken başımı geriye yasladım. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirdim, içimde dolaşan öfkeyi bastırmaya çalışarak.
"Şefika!" diye seslendim. Kadın birkaç saniye içinde kapının eşiğinde belirdi.
"Buyurun, Boran Bey?"
"Acı bir kahve yap, sert olsun."
"Başka bir şey ister misiniz?"
Cevap vermeden başımı iki yana salladım. Şefika hızla mutfağa dönerken cebimden sigara paketini çıkardım. İçlerinden birini çekip dudaklarımın arasına yerleştirdim ve çakmağı çakıp sigarayı yaktım. İlk nefesi ciğerlerime çektiğimde dumanın acı sıcaklığıyla birlikte biraz gevşediğimi hissettim.
Tam o sırada telefon çaldı. Gözlerimi devirdim ve masadaki cihazı alıp ekrana baktım. Rauf.
Cevapladım. "Söyle?"
"Kardeşim," dedi Rauf, sesi her zamanki gibi kayıtsızdı. "Ne haber?"
"Ne olacak? Sabah sabah ne istiyorsun?"
"Güne senin duman sesinle başlamak gibisi yok, valla. Şirkette birkaç evrak seni bekliyor. Önemli toplantı var, unutmadın değil mi?"
Başımı iki yana salladım. "Unutmadım. Gelirim."
"tamam, bu arada... Dün gece erkenden çıkmışsınız, bir sorun yok değil mi?"
O an, elimdeki sigarayı ezme isteğiyle parmaklarımı sıktım.
Dişlerimi sıkarak, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak cevap verdim: "Öyle gerekti."
Rauf'un sesi biraz daha dikkat kesildi. "Abi, bu ‘öyle gerekti’ lafını duyduğumda genelde ortalık birbirine girmiş oluyor."
İçimden küfür edip sigaramdan derin bir nefes daha çektim. "Yanlış bir şey duymadın. bu sefer ortalık dağılmadan çıktım, rahat ol."
Rauf hafifçe güldü. "Azra yüzünden mi?"
Sigarayı küllüğe bastırıp söndürdüm. Sinirim, bu soruyla birlikte katlanarak arttı. "Rauf."
"Tamam tamam, bir şey demedim." Sesinde açıkça alay vardı. "Şimdi kardeşim, senin gibi bir adam gece kulübüne gidip içki yerine öfkesini içiyorsa, orada bir sıkıntı vardır."
Koltuk gıcırdadı, istemsizce sinirle yaslandığımı fark ettim. "İşim gücüm var, Rauf. Boş muhabbete vaktim yok."
"Tabii tabii," dedi, hâlâ aynı gevşek ses tonuyla. "Bugün şirkete gelirken Azra’yı da getiriyorsun, değil mi?"
Kaşlarımı çattım. "Ne alaka?"
"Gece kendinle kulübe getirdiğinden soruyorum. Belki beraber gelirsiniz, Yanında dolaştırıyorsun, belki şirkete de getirirsin diye düşündüm."
"Saçmalama, Rauf," diye kestirip attım. "O benim yanımda değil, sadece…"
Ne? Ne sadece? Cümlemi tamamlayamadım. Rauf’un kahkahası telefonun diğer ucundan yükseldi.
"Boran," dedi, "bu işten sağ çıkabilecek misin, emin değilim ama izlemesi çok keyifli."
"İşim var," diyerek telefonu kapattım ve masaya bıraktım.
Şefika tam o an kahvemi getirip önüme koydu. Gözüm, fincanın içindeki siyah sıvıya takıldı. Belki uyanmak için kahveden çok, buz gibi bir yüzleşmeye ihtiyacım vardı.
Kahveden bir yudum aldım, acılığı dilimin ucunda patladı ama zihnimi açmaya yetmedi. Elimi saçlarımdan geçirdim, başım hâlâ ağırdı. Azra’yı yukarı çıkarırken uyanmadı ama bu geceyi düşündükçe… içimde tarif edemediğim bir şey kıvranıyordu.
Yanımdaydı.
Ve bu lanet olası şey, bana garip bir rahatlama vermişti.
Kendi kendime sövüp kalktım. Bir sigara daha yakarsam, bugün başlamadan bitecekti. Üst kata çıkıp hazırlanmalıydım. Şirkete gidecektim ama ondan önce Azra’ya gideceğimi haber vermeliydim.
Merdivenleri çıkarken içimde bir huzursuzluk vardı. Kapısını tıklatmadan açtım.
Yatakta hâlâ uyuyordu. Omzuna düşen saçları, hafif dağınık hali… Yastığa yarı gömülmüş yüzü huzurlu görünüyordu. O kadar derin uyuyordu ki, bıraksam öğlene kadar uyanmazdı.
Yaklaşıp hafifçe omzuna dokundum. "Azra. Uyan."
Hafifçe kıpırdandı ama gözlerini açmadı.
"Azra," diye tekrarladım, biraz daha sert bir sesle.
Mırıldandı, sesi uykulu ve boğuktu. "Ne var?"
"Ben şirkete gidiyorum?"
Gözlerini araladı, uykulu bir gülümsemeyle başını yastığa daha da gömdü. "Neden, sen patron değil misin, işçi misin?."
Derin bir nefes aldım. Beni sınamaktan asla vazgeçmeyecek, değil mi?
"patron olduğum için gideceğim zaten, çıkıyorum şimdi evden." dedim sertçe.
Azra birden doğrulup, gözlerini açtı. Kafasını biraz sallayarak, "Ama ben evde sıkılırım," dedi.
İçimden bir şeyler kopmuş gibiydi, ama yüzümü ne kadar maskelenmişse o kadar da soğuk tutuyordum. "Tatilde değilsin, Azra. Kal evde, akşama gelirim," diye söyledim, arkamı dönerken.
Ama o, her zamanki gibi beni durdurdu. Elimi tutarak, ciddiyetle, "Bende geleyim, seninle… Ne olur," dedi, gözleri yalvararak. "Söz, yaramazlık yapmayacağım."
Elimi çekmeye çalışırken, vücudumda biriken gerginliği fark ettim. "Orası kreş değil, Azra," dedim, sesimdeki sertliği artırarak. "İş yerinde bana mı yaramazlık yapacaksın? Oraya gelemezsin."
Dönüp mavi gözlerine baktım, o an gözlerindeki ısrarı görmek, bütün denetimimi bozmaya yetecekti. Ama bir yandan da, kendime hâkim olmam gerektiğini biliyordum.
Azra’nın parmakları bileğimi kavradığında bir an duraksadım. Sıcak ve ısrarcıydı. Gözleri uykunun ağırlığını hâlâ taşısa da içinde masum bir ısrar vardı. Dudaklarını hafifçe büzüp bakışlarını yumuşattı.
“Ne olur Boran… Tüm gün burada yapayalnız kalmak istemiyorum.”
Dudaklarımı sıktım. “Azra, çocuk gibi davranma.”
“Davranmıyorum.” Hafifçe başını yana eğdi, gözlerini kocaman açarak baktı. “Söz, uslu duracağım. Seni hiç rahatsız etmeyeceğim. Varlığımı bile unutacaksın.”
Bu kızın işi gerçekten de insanın sinirleriyle oynamaktı. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirdim, sabır çekerek bir nefes aldım.
“Azra—”
“Lütfen.”
Gözleri hâlâ uykulu ve masumdu. Gerçekten yalnız kalmak istemiyor muydu, yoksa yine beni manipüle mi ediyordu bilmiyordum ama içimde bir şeyler çözülmeye başlamıştı.
“Elimi bırak,” dedim sertçe.
Ama bırakmadı.
Kaşlarımı çattım. “Bırak dedim.”
“Gelebilir miyim?”
“Azra.”
Parmaklarını sıkıca bileğimin etrafına sardı, sesi iyice yumuşadı. “Boran, bütün gün duvarlarla mı konuşayım?”
Diğer elimle yüzümü ovuşturup derin bir nefes aldım. Lanet olsun ki direnmemin bir anlamı yoktu. Elimi bileğinden kurtarıp başımı yana çevirdim.
“Hazırlan. Sadece on dakika.”
Gözleri parladı. “Gerçekten mi?”
“Azra.”
Yataktan hızla çıkıp gözlerimin önünde odanın içinde koşturmasına göz devirdim. Azra bir heyecanla lavaboya giderken kendi kendime söylenerek odadan çıktım.
Bu kız bana rahat nefes aldırmayacaktı.
Kendi odama geçtim, yatağın üzerinde duran gömleğimi indirdiğim tişörtün ardından giyinmeye başladım. Kemerimi takarken saçlarımı halledip parfümümü sıkmıştım.
Son olarak gömleğimin üst düğmelerini iliklerken odanın kapısının açıldığını duydum. Daha başımı bile çeviremeden Azra’nın sesi duyuldu.
“Giyecek bir şeyim yok. Senin dolabını karıştıracağım.”
Kaşlarımı çatıp ona döndüğümde… elim istemsizce durdu.
Başında hâlâ su damlaları olan bir havlu vardı, boynunun kenarından aşağı süzülen damlalar tenini ıslatmıştı. Üzerinde bornozdan başka bir şey yoktu.
Ve hiç tereddüt etmeden, benden izin bile beklemeden dolabıma doğru yürüdü.
Dilim tutuldu.
Bildiğim kelimelerin hepsi kafamın içinde bir yerlere saçıldı ve tek bir tane bile ağzımdan çıkamadı.
Azra, sanki içeride donup kalmış bir adam yokmuş gibi dolabı açıp içini inceledi. Parmaklarını askılarda gezdirirken başını yana eğdi. “Takım elbiseler, gömlekler… Hep koyu renk. Hiç mi renkli bir şeyin yok Boran?”
Hâlâ cevap veremiyordum. Yutkunmam gerektiğini fark ettim ama boğazımdaki kuruluk buna engel oluyordu.
Azra arkasına bakmadan konuşmaya devam etti. “Beni hiç şaşırtmadın. Ama en azından büyük beden tişörtlerin vardır, değil mi?”
Sonunda nefes aldım. Derin, bastırılmış, sabır kokan bir nefes.
“Azra…” Sesim tahmin ettiğimden daha boğuktu.
“Ne?” diye arkasına döndü. Gözleri kocaman ve masumdu. Beni delirttiğinin farkında bile değilmiş gibi.
Başımı yana eğdim, gözlerimi kısarak ona baktım. “Bornozla odamda dolabımı karıştırıyorsun. Bunu normal mi buluyorsun?”
Omuz silkti. “Evet.”
Güldü.
Ve işte o an, tüm sabrımın bir kez daha sınandığını anladım.
Gözlerimi kapattım. Bir. İki. Üç.
Derin bir nefes alıp verdim, ardından gözlerimi açtım.
Kendine gel, Boran.
Azra'nın varlığı odada bir fırtına gibiydi. Kontrolsüz, arsız ve haddini bilmez.
Ama asıl sorun, bu fırtınanın beni de içine çekmesiydi.
Azra dolabıma gömülmüş halde içinden bir şeyler çekiştirirken mırıldandı. “İşte, işe yarar bir şeyler buldum.”
Elinde tuttuğu siyah eşofman takımını inceledi. Üstünü tuttu, sonra altını, ardından memnuniyetle başını salladı.
“Bu olur.”
Dilimin ucuna çok fazla şey geldi. Ama hiçbirini söyleyemedim.
Çünkü onu izlerken beynim, vücudumdan birkaç saniye geriden geliyordu.
Sonunda, dudaklarımı araladım ve yalnızca şunu söyleyebildim:
“Çabuk giyin.”
Ve sonra arkamı döndüm.
Yoksa daha fazla kendimde kalamayacaktım.
Ona sırtımı dönmek, bir şeyleri kontrol altında tutmak için tek çaremdi. Ellerimi belime koyup derin bir nefes aldım. Kendi kendime sakin olmam gerektiğini telkin ederken arkamdan gelen mırıltıyı duymazdan gelmeye çalıştım.
“Boran, ne bakıyorsun? Çık dışarı.”
Kaşlarımı çattım, istemsizce dönüp ona baktım. “Kendi odamdan mı çıkayım?”
Azra gözlerini devirdi. “Evet? İnsan biraz mahremiyet ister.”
Sinirle gülümseyip başımı iki yana salladım. “Azra, sabrımı zorluyorsun.”
Bana tatlı ama bir o kadar da muzip bir ifadeyle baktı. “Daha neler? Ben kıyafet değiştirirken gözlerini kapatamaz mısın?”
Gözlerimi devirdim. “Saçmalama.”
Ama tam o sırada, Azra üstündeki bornozun ucunu tutup çıkarmak için kıpırdayınca bakışlarımı hızla kaçırdım ve istemsizce geri döndüm.
O da bunu fark etmiş olacak ki kahkahasını saklamaya gerek duymadı. “Vay be, Seni utandırmak ne kolaymış.”
Dişlerimi sıktım. “Beş dakikan var.”
“İki dakikaya hazırım.”
Kendi kendime sabır dileyerek odadan çıkmaya yöneldim. Azra’yla bir günü nasıl atlatacağımı bile bilmiyordum ama bu kadının beni delirteceği kesindi.
Bahçeye adım attığımda serin sabah havası yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım, göğsüm genişledi. Ellerimi cebime sokup etrafa göz gezdirdim. Kuş cıvıltıları ve hafif esen rüzgârın sesi dışında her şey sakindi.
Bu kadına neden "evde kal" diyemedim, bilmiyorum. Kendi kendime söylenirken arabanın kapısını açtım, direksiyona geçip motoru çalıştırdım. Elimi vitesin üstüne koymuş, sessizce bekliyordum.
Dakikalar sonra evin kapısı açıldı ve Azra göründü. Saçlarını ensesinden sıkı bir topuz yapmıştı. Üzerindeki siyah eşofman takımının kollarını katlamış, bileklerini açıkta bırakmıştı. Adımları her zamanki gibi kendinden emin ve umursamazdı.
Kapıyı açıp oturdu, bana dönüp hafifçe gülümsedi. “Ben hazırım, gidebiliriz.”
Göz ucuyla ona baktım. Hiçbir şey demeden vitesi değiştirip arabayı hareket ettirdim.
Bundan pek de memnun olmadığımı anlamış olacak ki, kollarını göğsünde bağladı ve hafifçe başını eğerek sırıttı. "Bu surat ne Boran? Beni istemedin ama geldim diye mi böyle asıldın?"
Dişlerimi sıktım. "Aynen öyle."
Kahkaha attı. "Çok tatlısın."
Sertçe direksiyonu tuttum. Gün uzun olacaktı, ama asıl mesele ben bu kadına ne kadar dayanabilecektim?
Direksiyonun derisini sıkarak gözlerimi yola diktim.
Azra yan koltukta, keyfinden hiçbir şey eksilmemiş gibi camdan dışarı bakıyordu. Ara sıra bana kaçamak bakışlar atıyordu, belli ki canımı sıkmayı eğlence haline getirmişti.
"Şirketin kahvesi güzel mi?" diye sordu aniden.
Kaşlarımı çattım. "Neden sordun?"
Omuz silkti. "Madem oraya gidiyoruz, bari kahve içmeye değer olsun."
Gözlerimi devirdim. "Sen oraya kahve içmeye gitmiyorsun."
"Öyle mi?" Hafifçe yana eğildi, dirseğini kolçağa dayayıp beni izledi. "Peki ben oraya ne yapmaya gidiyorum, sevgili patron?"
Diğer elimle direksiyonu sıktım. "İşimi yapmama engel olmamaya."
Başını yana yatırıp güldü. "O kadar sıkıcısın ki Boran, tahmin ettiğimden bile daha fazla!"
Ona hiç dönmedim ama gözlerim istemsizce dikiz aynasından yansıyan suretine kaydı. Sıkıcı mı? Bu kadının benim hakkımda hiçbir fikri yoktu.
Birkaç dakika sessizlik içinde ilerledik. Arabayı şirketin özel otoparkına sürdüğümde Azra hâlâ camdan dışarıyı izliyordu. Motoru kapatıp ona döndüm.
"Bak," dedim net bir sesle. "İçeri girdiğimizde gereksiz hareketler yapmanı istemiyorum. Orası oyun alanın değil."
Gözlerini bana dikti, gözlerindeki o tanıdık arsız parıltı hemen belirdi. "Boran, bir şirkette ne kadar yaramazlık yapabilirim ki?"
Onu az çok tanıyordum artık ve cevabı çok iyi biliyordum. "Seninle ilgili her şey ihtimal dahilinde."
Yüzüme hafif bir gülümsemeyle bakarak kemerini çözdü. "O zaman içeride ne kadar uslu olabileceğimi görüp şaşırmaya hazır ol."
Kapıyı açıp indi. Benimse içimden geçen tek şey, o kadının uslu durmayacağına bahse girmekti.
Arabadan inip kapıyı sertçe kapattım. Azra’nın ne yapacağını kestirmek zor değildi, ama her ne olursa olsun başıma bela açacağını biliyordum.
O, kendinden emin adımlarla önümde yürüyordu. Saçlarını ensesinden toplamış, kollarını sıvamış hâlde sanki buraya işe başlamak için gelmiş gibiydi. Bense yanında onu neden getirdiğimi sorguluyordum.
Girişteki güvenlikler beni saygıyla selamladı, Azra ise başını kaldırıp binanın ihtişamını süzdü. "Fena değil," diye mırıldandı.
Göz ucuyla ona baktım. "Şirketin mimarisini mi eleştiriyorsun?"
"Yok canım, sadece düşündüğümden daha büyükmüş," dedi umursamazca. Sonra gözlerini bana dikti. "Hadi bakalım, bay patron. Beni şirketinin büyüleyici dünyasına sok da görelim."
Başımı iki yana salladım ama bir şey demedim. Asansöre yönelip kartımı okuttum, kapılar açıldığında Azra arkamdan içeri süzüldü.
O kadar rahattı ki, sanki yıllardır burada çalışıyordu. Ellerini ceplerine sokup gözlerini tavana kaldırdı. "Kaçıncı kat?"
"Otuz sekiz."
Azra dudaklarını büzdü. "Ooo, tepelerde takılıyorsun yani."
Asansör yükselmeye başladığında gözlerini bana dikti. "Sence insanlar buraya geldiğimde ne düşünecek?"
"Umurumda değil."
Güldü. "Bence umursuyorsun. Şu an kim olduğunu, neden seninle geldiğimi, seninle ne alakam olduğunu sorgulamaları fikri hoşuna gitmiyor, değil mi?"
Dişlerimi sıktım. "Azra…"
Parmağını havaya kaldırdı. "Tamam tamam, sustum. Ama bir gün seninle ilgili her şeyi çözeceğim, Boran. Bunu hissediyorum."
Asansör durdu, kapılar açıldı. "İşte geldik. Şimdi de benim dünyama hoş geldin, Azra."
Ona döndüm ve ilk defa sertçe gülümsedim. Çünkü burası benim alanımdı. Burada oyunu ben oynardım.
Azra gözlerini kısarak bana baktı, sanki meydan okuyormuş gibi. Şirketin devasa koridorlarına adım atarken herkesin bakışları üzerimize çevrildi. İnsanlar beni her zaman selamlar, saygıyla yol açardı ama Azra’nın yanımda oluşu belli ki bazılarına sürpriz olmuştu.
"Herkesin bakışlar üzerimde, sanki kırmızı halıda yürüyorum."
Yan gözle ona baktım. "Senin her yerde dikkat çekmene gerek yok. Sessizce takıl, sorun istemiyorum."
Kaşlarını kaldırdı, sanki söylediklerim onu güldürmüş gibi. "Ben mi sorun çıkarırım? Yapma Boran, sen de biliyorsun ki ben masumum."
Tam o anda Rauf köşeden döndü ve bizi gördüğünde adımlarını yavaşlattı. Gözleri önce bana, sonra Azra’ya kaydı.
"Bu sürpriz oldu," dedi, kollarını göğsünde kavuşturarak. "alışılmışlıkların dışında..."
Azra hafifçe yana eğildi. "Merhaba, ben Azra," dedi, elini uzatarak.
Rauf kısa bir duraksamadan sonra elini sıktı. "Memnun oldum. Eminim Boran'ın yanında olmak oldukça… ilginçtir."
Azra gülümseyerek başını salladı. "Kesinlikle... Çokta eğlenceli olduğunu söyleyemem."
Gözlerimi devirdim. "Rauf, toplantı odasını hazırlayın. Azra’nın burada olmasının hiçbir önemi yok, işimize bakalım."
Rauf hafif bir gülümsemeyle başını salladı. "Tabii ki. Ama bence Azra’yı da bir yere yerleştirmelisin. Belki bir oturma alanına? Ya da… resepsiyonun oraya?"
Azra hemen atıldı. "Beni çocuk gibi bir kenara koyamazsınız. Sizinle gelebilirim."
Ellerimi belime koydum. "Öyle mi? sence o içeride ne yapacaksın?"
Omuz silkti. "Bilmiyorum. Ama sessiz duracağıma söz veremem."
İç çekerek başımı iki yana salladım.
Azra'nın sırıtışı canımı sıkmaya başlamıştı. Karşımda dimdik duruyordu ve gözleriyle adeta meydan okuyordu.
"İyi, benimle geliyorsun," dedim sertçe. "Ama unutma, bu bir iş yeri. Saçmalarsan seni kapının önüne koyarım."
Azra sahte bir masumiyetle başını salladı. "Saçmalamam için bir sebep vermezsen sorun olmaz, Boran."
Rauf hafifçe gülerek başını iki yana salladı. "Bu çok eğlenceli olacak gibi hissediyorum ama hadi hayırlısı,"
Önde ben, arkamda Rauf ve Azra olmak üzere cam toplantı odasına doğru ilerledik. Kapıyı açtığımda içerideki adamlar anında sustu. Bazıları Azra'ya kısa bir bakış attı, bazılarıysa sadece beni selamlayarak yerlerine döndü.
Masada her zaman olduğu gibi en başa oturdum. Azra tereddütlü bir şekilde etrafa göz gezdirdi, nereye oturması gerektiğini anlamaya çalışıyor gibiydi.
"Yanıma gel," dedim.
Bir an duraksadı, sonra umursamaz bir tavırla yanımdaki sandalyeye oturdu.
Toplantı başladığında ben konuşmaya odaklanmaya çalışırken, Azra'nın varlığı dikkatimden hiç gitmiyordu. Kollarını masaya yaslamış, ilgisiz bir şekilde ama aynı zamanda dikkatlice dinliyordu.
Birkaç dakika sonra eğilip fısıldadı, "Sen hep böyle ciddisin, değil mi?"
Kaşlarımı çattım. "Burada iş konuşuyoruz, Azra."
"Tamam," diye mırıldandı, geri yaslanarak. Ama suratındaki belli belirsiz gülümseme kaybolmamıştı.
Azra, toplantının ortasında birdenbiraz mesafeyle yanında oturan, yeni müdür yardımcılarından birine doğru eğildi. Gözleri parlıyordu, bunun sadece bir flörtleşme olduğunu biliyordum ama her geçen saniye, ona daha da fazla dikkat etmemi sağlıyordu. Dudakları, kıvrak bir şekilde gülümsedi, ve o adamla alttan alta bir şeyler konuşmaya başladı.
Ne kadar dikkat etmeye çalışsam da, içimdeki kıskanıklık gittikçe büyüyordu. Onun, o adamla olan konuşmasına bakmak bile içimi parçalıyordu. Azra'nın ilgisini benden başka birine yöneltmesi, bende bir şeyleri tetiklemişti. Her bir hareketi beni daha da fazla sinirlendiriyordu.
Bir an, şu an odadaki herkesin dikkatini Azra üzerine çektiğini fark ettim. Gözlerini adamın gözlerinden ayırmadan, belki de bir oyun olarak yaptığı o masum bakışları… ama biliyordum ki, bu sadece bir oyundu, ama yine de rahatsız ediciydi. Beni zor durumda bırakmaya başlamıştı.
Toplantıya devam etmeye çalıştım, ama gözlerim sürekli onun hareketlerini takip ediyordu. Azra'nın gülüşü, o adamla paylaştığı o samimi tavır, beni ne kadar sinirlendiriyordu. Gözlerim kayarak, masanın etrafındaki herkese bakmam gerektiğini fark ettim, ama Azra'nın o küçücük hareketi, beni tamamen savunmasız bırakıyordu.
Azra, adamla olan bu konuşmanın etkisini daha da arttırmaya çalıştı. Hafifçe omuzlarını sıvazladı, ve o adamın kulağına fısıldayarak ne söylediğini anlamadım, ama bunu bir şeyler daha karmaşık hale getirecek gibi hissettim.
Ve o an, tam o sırada, gözlerimi üzerimden çekemeyip bir an ona odaklandım. Kendimi kontrol etmeye çalıştım, ama içimdeki hislere engel olamıyordum. O adamın ceketinin yakasında küçük bir iz vardı, bu küçük detay bile gözümden kaçmadı.
Azra'nın bana bakmadığını, ama hala o adamla ilgilendiğini görmek… Beni tam anlamıyla delirtmeye başlamıştı. Bir adım attım, öfkeyle dönüp onu izlemeden duramadım.
Bir an gözlerimdeki öfkenin farkına varması için ne yapmam gerektiğini düşündüm, ama Azra'nın yüzündeki o alaycı gülümseme, beni sadece daha da derin bir sinirle dolduruyordu. "Toplantı bitti!" diye söyledim. Azra, irkilmişti. Gözlerim ona kayarken, aniden ciddiyetim arttı. Hemen gözlerini benden kaçırıp gülümsedi ama o an her şeyin farkındaydım. Hızla bir şeyler yapmaya çalışıyordu ama benden kaçmaya çalışmak, hiçbir işe yaramazdı.
Rauf, durumun farkına varıp birden gülmeye başladı. Kafasında ne olduğunu, neler düşündüğünü çok iyi biliyordum. Ama bu sefer sabrımın sonu gelmişti. Toplantıyı bitirip, ellerimi masanın üzerine koydum. İçimden bir şeyler kıvranıyordu.
Azra'nın davranışlarını gözlerimle takip ettim. O kadar iyi oynuyordu ki, kendini gizlemeye çalışırken bile her adımı beni daha da delirtmeye yetiyordu.
Hızla derin bir iç çekerek oturduğum koktuğa yaslandım ve gözlerimi kapattım. İçimi sakinleştirmeye çalışırken, her geçen saniye biraz daha fazlasını veriyordu bana. Ve hala bu kadının benden ne istediğini çözemedim.
Odanın kapısını kapatmadan önce içeriye son bir kez göz attım. Herkes çıkmıştı, sadece Rauf yerinde oturuyordu, hala gülerek izliyordu. Hızla ona doğru döndüm ve sertçe söyledim, "Rauf, dışarı çık." Odaya yalnızca Azra ile kalmak için ihtiyaç duyduğum anı bekliyordum. Oda şimdi tamamen sessizdi, sadece nefeslerimiz duyuluyordu. Rauf, yüzünde alaylı bir gülümseme ile dışarı çıkarken, ben Azra'ya döndüm.
"Bir daha çalışanlarımla muhatap olma," dedim, sesimdeki sertlik titriyordu. O an gözlerimin içine bakarak, ona gerçekten kendimi kaybettim gibi bir an hissettim. Sözlerim bir tehdit gibiydi ama aynı zamanda kontrol edemediğim bir öfkeydi.
Azra, gözlerindeki ışıltıyı gizlemeden, alaycı bir şekilde cevap verdi. "Yakışıklı bir herifti," dedi, arkasından gülerek. "Bir geceliğine beraberlik teklif ettim ama evli olduğunu söyledi, kel ve sadakatli işte... Ne yaparsın?"
Sözleri kafama bir darbe gibi indi. "Azra!" dedim, sesim aniden yükseldi. İçimdeki öfke, tüm bedenimi sarhoş etmişti. Bu kadar küçümseyici, bu kadar alaycı… Azra'nın gözlerindeki o sinik gülümseme, beni iyice çıldırtıyordu.
Ayağa kalkıp bir adım daha attım ve neredeyse onun önünde eğilerek, "yeter Azra, bu kadar basit davranma kendine!" diye yükseldim. İçimdeki sinir, bir nehir gibi taşmaya başladı. Bunu hazmedemiyordum.
Azra hala gülüyordu ama ben ona bakmaya dayanamıyordum. Ona fazlasını yapmam gerekiyordu ki, kendimi tutamıyordum.