Azra bir adım daha atarak, beni zorlayarak daha da yaklaştı. Ellerini boynuma doğru yerleştirip, gözlerimdeki öfkenin tam ortasında, gülümseyerek söylediklerini duyduğumda vücudum gerildi. "Madem bu kadar kıskanıyorsun," dedi, sesinde bir tını vardı, "O zaman bana istediğimi ver."
Sözleri, içimdeki tüm sabrı hızla yok etti. Ama bir an, onun yakınlığından, ellerinin dokunuşlarından daha fazlası beni etkiledi. Şu an her şeyin başında duruyordum. Azra'nın dokunuşu, bir an için beni yavaşça yatıştırdı, başımın içinde bir karmaşa vardı ama o an onu hissetmek, bir şekilde bu çılgınca duyguyu biraz olsun dengelemişti.
Gözlerim ona odaklanmışken, derin bir nefes aldım ve gözlerimden o anı kaçırmadan ona doğru yaklaştım. "Beni çok zorluyorsun, Mavi," diye fısıldadım. Bir an, kelimelerimin anlamını, duygusuz bir şekilde söylesem de, içimdeki karmaşayı hissederek söylemiştim. O kadar yakındı ki, dudaklarımın neredeyse ona değeceği noktada, nefesim onun yüzüne doğru yöneldi.
Onun bu kadar yakın olması, öfkemin olduğu kadar, başka bir yerden de beni etkiliyordu. Ellerindeki baskı beni bir an daha sakinleştiriyor gibiydi ama aslında savaşı sürdürmek istemiştim. Biraz daha kendimi toparladım ama gözlerim Azra'dan kaçmadı.
Elleri hâlâ boynumdayken, her saniye daha fazla onun yakınlığını hissediyordum. Bir an, tüm o sabırsızlık ve çekim arasında kendimi kaybetmek üzereydim. Ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilmeden, onu kucaklayıp masaya oturtmak için hareketlenmek isteyen vücuduma hakim oldum. Kollarım onu sıkıca sardığında, bedeni benimle uyum içinde, biraz olsun rahatlamış gibi hissettim.
Gözlerimiz, bir an her şeyin ötesine geçmişti. Tüm odanın sessizliği, nefeslerimiz arasındaki fısıldamalar, her an biraz daha yakın oluyordu. Azra, bana doğru birkaç adım daha attığında, ne kadar isteksiz olsam da, ondan daha fazla uzaklaşmamak için kendimi zor tutuyordum. Bir an, sadece gözlerimiz birbirine kilitlenmişken, sanki her şey susmuş ve sadece ikimiz kalmıştık.
Havanın sıkıştığını hissediyordum. Dudaklarımız neredeyse birbirine değecek kadar yakınken, içimde bir şey beni engelliyordu.
Bir saniye durdum. Azra'nın bakışlarına, yüzümdeki kararsızlığa rağmen, durakladım. Gözlerimdeki karışıklığı gördü. Ama ben ona, sadece bir adım geri attım ve az önceki anı geride bıraktım. Azra'nın bakışlarını, ondan gelen cevapsız arzuyu hissettim ama o anı geçmeye, kendimi dizginlemeye karar verdim.
Bir anlık bir sessizlik oldu. O kadar yakın olmasına rağmen, hiçbirimiz kıpırdamadık. İkimiz de bir an bu durumu hissettik, bu anın içinde kaybolduğumuzu, ama ne yazık ki, sınırı aşmayacağımı biliyordum.
Ve sessizlik, her şeyin içinde yankılandı.
Gözlerim ona odaklanmışken, derin bir nefes aldım. İçimdeki bu karmaşa beni gerçekten zorlayordu. Ne yapmam gerektiğini tam olarak bilmiyordum. Sadece bir an, o kısa an için, kalbim bir adım daha atmaya, ona yaklaşmaya istekliydi. Ama sonra, daha da fazla ileri gitmek, her şeyin içinde kaybolmak istemediğimi fark ettim.
Bir an, elleri boynumdan kayıp, masanın kenarına yerleşirken, sesimi çıkaramadım. Gözlerimiz hala birbirine bağlıydı. Azra, biraz da alaycı bir şekilde, gülümsedi. "Boran," dedi, sesi titrek ama kararlı, "Bir adım bile atsan, durdurulamazsın."
Ağır bir iç çekişiyle yanıt verdim. "Bunu biliyorum. Ama işte… bazen durmak da gerekiyor."
Bir an için sessiz kaldı, gözleri benden kaçmadı. Yavaşça, dudaklarını ısırarak, tekrar baktı. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama sonra sustu. Duyguları bir anlığında onun bakışlarından okudum, tam anlamıyla ne düşündüğünü bilmiyordum ama bir şey kesindi: Benim sınırlarımı zorlamak istiyordu.
Ancak ben, her şeyin farkındaydım. Azra'dan kaçmak, ondan uzak durmak kolay değildi. Ama sınır koymak, bu kadar çekim varken, her zamankinden daha önemliydi.
"Neden," dedi yine, bir an için sesi daha yumuşak, "Neden hep böyle uzak duruyorsun? Benimle… biraz daha yakın olmak istemiyor musun?"
Kelimeler, içimde yankılandı, zihnimde bir fırtına gibi. Sadece gözlerime baktı, ve bir adım daha yaklaşmak için her şeyin hazır olduğunu belli etti. O an, kalbimdeki savaş daha da büyüdü.
Gözlerindeki kırılmayı fark ettim ama yüzüne yansıyan o incinmiş bakışlar, içimde hiçbir şey uyandırmadı: "Babası borçlarını ödemediği zaman gözünün yaşına bakmayacağım bir kurban için fazla samimi olduk zaten, artık yeter. Daha fazla ileri gitme."
Gözleri, bir an kaybolmuş gibi oldu, ama sonrasında yeniden, biraz kırık ama güçlü bir şekilde yanıt verdi: "Daha iyi ya işte. İdam mahkumunun son isteği gibi... Sen bana istediğimi ver, sonra borcun ödenmese, çek tetiği, öldür gitsin. Bir daha ne karşına çıkabilirim ne de yüzümü hatırlarsın."
bir an durdum. Sözleri, içimdeki karmaşık duyguları daha da derinleştirdi. O an, zaman bir nebze yavaşladı. Ne kadar acımasız olursa olsun, bir tarafım da garip bir şekilde ona çekiliyordum. Gözlerim Azra'ya odaklanırken, aniden gerçekleri hatırladım...
Sıkı bir nefes verirken bir anlığına gözlerimi kapattım. Hiç olmadığı kadar zor bir sınavdan geçiyordum. Bana olan bakışlarını geçip toplantı odasından çıktım. Arkamdan geleceğini biliyordum. Ama o anlık ondan kaçmak istedim.
Kendi odama adım attığımda, içimde bir fırtına kopuyordu. Adımlarım ağır, düşüncelerim karışıktı. Azra'nın sözleri hâlâ kulaklarımda yankı yapıyordu. "İdam mahkûmunun son isteği gibi..." Gerçekten ne söyleyeceğimi, nasıl bir tepki vereceğimi bilemiyordum. Her şey birbirine karıştı. Onunla her karşılaşmamızda, aramızda bir şeyler daha yoğunlaşıyor, bir anda ona yaklaşmak isterken, bir diğer anda ondan uzaklaşma isteği doğuyordu içimde. Kendi duygularımı bile tanımak giderek zorlaşıyordu.
Koltuğuma oturduğumda, ellerim masanın kenarlarına sıkıca yapıştı. Derin bir nefes aldım. Saçlarımı geriye doğru silkeledim. Birkaç saniye boyunca sadece sessizlik vardı, o kadar derin, o kadar yoğun bir sessizlik ki, kalbimin atışını duyabiliyordum.
O an kapı hafifçe aralandı. Rauf girdi odaya, normalde her zaman olduğu gibi rahat bir tavırla. Ancak bana bakarken yüzündeki ifadeden, bir şeylerin ters gittiğini anlayabiliyordum.
"Her şey yolunda mı?" diye sordu, sesi biraz alaycı ama endişeli bir tınıyla.
İçimden bir şeyler fışkıracak gibi oldu ama tutmaya çalıştım. "Yolunda," dedim, ama sesim biraz titredi. Azra'nın sözleri hâlâ aklımda. Bir an için, o kadar karmaşık bir hale geldim ki, ne düşünüp ne yapmam gerektiğini anlayamadım.
Rauf biraz daha yaklaştı, bu sefer daha ciddi bir şekilde. "Bir sorun var, sanki. Bir şeyler olmuş gibi gözüküyor," dedi, gözleri beni süzerken.
Bir yudum daha nefes aldım. İçimdeki boşluğu hissettim. Ne kadar bastırmaya çalışsam da, o boşluk büyüyordu. Azra... O kız. Sadece bir kelimeyle beni bu kadar etkileyebilmesi… Onu anlamak, onu çözmek zordu. Ama aynı zamanda kaybetmek de istemiyorum.
Gözlerimi Rauf’a çevirdim. "anlatacak bir şeyim yok," dedim, ama içinde bulunduğum çelişkiden dolayı kelimelerim bir hayli sert çıkmıştı.
Rauf, söylediklerimi duymazdan gelerek odanın içindeki koltuklardan birine oturdu. Beni gözleriyle tartıyordu. Bu bakışı iyi bilirim, bir şeylerin ters gittiğini anladığında, konuşmamı beklerken yaptığı şeydi bu.
“Elbette anlatacak bir şeyin yoktur,” dedi dalga geçercesine. “Toplantı odasında herkes dağıldıktan sonra Azra’yla baş başa kalman… Sonra sinirle odana kapanman… Ve şu an buradaki hâlin, belli ki her şey yolunda.”
Gözlerimi kıstım. “Sana dert anlatacak hâlim yok, Rauf.”
“O zaman kendine anlat, Boran.” Ellerini iki yana açıp hafifçe geriye yaslandı. “ona ilgi duyduğunu o kadar belli ediyorsun ki… Eğer ben anlıyorsam, başkaları da anlıyordur.”
Sinirle elimi saçlarımdan geçirdim. “Ben bir şey belli etmiyorum.”
Rauf başını yana eğdi, gülümsemesi hafif alaycıydı. “Hayır, tabii ki. Azra’yı parçalarcasına kıskanman, sonra da odana kapanıp iç hesaplaşma yaşaman kesinlikle hiç belli olmuyor.”
Dişlerimi sıktım. “Ben,”
“Sen ne, Boran?” Rauf gözlerini üzerime dikti. “Sen, Azra’yı istemediğini mi söylüyorsun? Yoksa ondan uzak durman gerektiğini mi?”
Cevap veremedim.
Çünkü ikisi de doğruydu. Onu istememeliydim, ama istiyordum. Uzak durmalıydım, ama yapamıyordum.
Azra… İçimdeki tüm duvarları, tüm sınırları yıkıyordu.
Rauf, sessizliğimi gördüğünde başını hafifçe salladı. “Tamam, kardeşim. Bu konuyu şimdi konuşmak istemiyorsan, konuşmayız. Ama kendini kandırmaya devam edersen, sonunda en çok kendin zarar göreceksin.”
Ayağa kalktı, üzerindeki ceketi düzeltti ve kapıya doğru yöneldi. “Ama bir dost tavsiyesi… geç kalma...”
Kapı ardından kapandı, ben ise oturduğum yerde hâlâ yumruklarımı sıkıyordum.
Odanın içi boğucu derecede sessizdi. Rauf gideli dakikalar olmuştu ama ben hâlâ aynı yerde, aynı şekilde oturuyordum. Ellerimi saçlarımdan çekip yüzümü ovuşturdum, derin bir nefes aldım.
Ne yapacağımı bilmiyordum.
Bütün iç seslerim birbirine karışmıştı. Mantığım, Azra’dan uzak durmam gerektiğini haykırıyordu. O bir borcun parçasıydı, bir anlaşmanın içinde yer alıyordu ve ben bu anlaşmayı imzalayan adamdım. Onun duygularını, varlığını, hatta hayatını kontrol eden kişi bendim.
Ama diğer yanım… diğer yanım onu istiyordu.
Azra başıma belaydı. Küçük oyunları, beni kışkırtması, meydan okuması… Deliriyordum. Ve daha da beteri, onunla birlikte delirmenin beni korkutmamasıydı.
Koltuğa daha sert yaslandım, elim masanın üzerine düştü. O an gözüm, kenarda duran çakmağıma ilişti. Bir sigara yakıp içime çektiğimde belki biraz rahatlar, kafamı dağıtabilirdim.
Tam çakmağı almak için uzanmıştım ki kapı tıklatılmadan açıldı.
Azra.
Omuzlarını dikleştirmiş, yüzüne sanki biraz önce söylediklerinden hiç etkilenmemiş gibi umursamaz bir ifade yerleştirmişti. Ama gözleri… gözleri hâlâ biraz kırılmış, biraz öfkeliydi.
Kapıyı arkasından kapattı ve iki elini beline koyarak bana dik dik baktı.
“İşim bitti mi?” diye sordu. “Yoksa birkaç hakaret daha edip beni iyice yere mi sermek istersin?”
Gözlerimi kıstım. “Beni rahat bırak, Azra.”
“Ah, bırakırım tabii!” diye alayla güldü. “Zaten hiç rahatsız etmemişim gibi konuşuyorsun, Boran. Sanki bütün gün senin zehir zemberek sözlerini dinlememişim gibi.”
Yerimden kalktım, masaya yaslandım. Ona yukarıdan baktım ama hiç geri adım atmadı.
“Ne istiyorsun?” diye sordum.
Kaşlarını kaldırdı. “Ne mi istiyorum? Bilmiyorum. Belki de burada ne kadar zavallı olduğumu bir kez daha duymaya gelmişimdir.”
“Zavallı değilsin,” dedim sertçe. “Ama ben de oyuncağın değilim.”
Azra başını yana eğdi. Gözlerindeki kırılganlık bir anda yok oldu, yerine tanıdık meydan okuyan bakışları geldi.
“Sen de benim celladımsın, değil mi?” dedi kısık sesle.
Önümde duruyordu. O kadar yakın ki… Elleri iki yana düşmüştü ama bir an tereddüt etti, sonra parmak uçlarını göğsüme hafifçe bastırdı.
“Peki, Boran,” diye fısıldadı. “Celladım olacaksan, bari benim kurallarıma göre yap.”
İçimde bir şeyler paramparça oldu.
Ve ben, o an, ne mantığımı ne de bu lanet olası savaşı umursayabildim.
Dokunuşları önce hafifti, adeta beni sınamak ister gibi… Ama sonra, parmak uçları göğsümde daha fazla gezindikçe, işin rengi değişti.
Bunu yapmasına izin vermemeliydim. Ama içimde bir şeyler inatla hareketsiz kalmamı söylüyordu.
“Azra.” Adını söyledim ama sesim bir uyarıdan çok, kendimi de inandırmaya çalıştığım bir fısıltıya benziyordu.
Azra’nın gözleri beni taradı, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Küçük, sinsice bir zafer ifadesi.
“Ne?” diye fısıldadı. “Bırakayım mı?”
Parmakları yukarı süzüldü, yakamın kenarına dokundu, sonra hafifçe sıkıca tuttu. Kıyafetimin yakasını düzeltirmiş gibi yapıyordu ama ikimiz de bunun sadece bir bahane olduğunu biliyorduk.
Beni zorluyordu.
Ve ben, yavaş yavaş, bundan haz almaya başlıyordum.
Ellerini geri çekmesi için hiçbir şey yapmadım. Tersine, nefesim farkında olmadan daha derinleşti. Azra bunu fark edince iyice cesaretlendi, yüzünü bana daha da yaklaştırdı.
“Neden bu kadar direniyorsun?” diye sordu, sesi neredeyse şefkatliydi ama içinde her zamanki alaycılığı da taşıyordu.
Ellerimi masanın kenarına yasladım, dişlerimi sıktım. “Bana oyun oynuyorsun, Azra.”
Güldü. Gerçekten, içten içe eğleniyordu. “artık oyun demekten vazgeç, seni istiyorum neden anlamıyorsun?”
Ellerini yavaşça yakamdan aşağı kaydırdı. Avuç içi göğsümün üzerinden geçtiğinde, içimdeki yangın iyice alevlendi.
İçimden geçenleri yaparsam, her şey değişirdi.
Onu durdurmazsam, geri dönüşü olmayan bir noktaya varırdık.
Ve o an, umurumda bile olmadı.
Ellerimi kaldırdım, onun bileklerini yakaladım. Oynadığı oyunu bozmak için… ya da belki, daha da ileri götürmek için.
Azra’nın nefesi hızlandı. Ama geri çekilmedi. Hatta, hafifçe bileklerini hareket ettirerek parmaklarını avuçlarıma doladı.
Göz göze geldik.
Sonsuz gibi gelen bir an…
Ellerimi hâlâ bileklerinde tutuyordum ama sıktığım falan yoktu artık. Dokunuşum daha çok bir keşif gibiydi… ya da teslimiyet.
Azra bunu fark etti. Başını hafifçe yana eğdi, gözleri beni çağırıyordu. Beni istiyordu. Ve ben de onu...
Baş parmağımı bileğinin iç tarafında gezdirdim, o ince, hassas derinin altında atan nabzını hissettim. Hızlıydı. Heyecanlıydı.
Kendi nabzımın da farklı olmadığını fark ettim.
Ellerini yavaşça bıraktım ama gitmesine izin vermedim. Onun yerine, parmak uçlarımla kollarına dokundum, yukarı doğru süzülerek omuzlarına vardım.
Azra’nın nefesi değişti, dudakları aralandı.
Bu, bir davetti.
Başımı eğip onun yanağına yaklaştım, önce sadece nefesim tenine değdi. Hafif bir titreme… Geri çekilmedi. Hatta gözlerini kapattı.
Önce küçük bir dokunuş.
Tenine en hafif hâlimle bir öpücük kondurdum.
Azra’nın gözleri aralandı, yüzünde o alışık olduğum alaycı ifade yerine, anlık bir şaşkınlık vardı. Sanki gerçekten beklemiyordu bunu.
Azra’nın şaşkınlığı sadece bir anlıktı. Sonra gözleri parladı, dudaklarına o tanıdık, kışkırtıcı gülümseme yerleşti.
Ellerini yavaşça kaldırıp gömleğimin yakasına koydu. Parmağını hafifçe yakamın kenarında gezdirdi, sonra aşağı doğru süzdü.
“İşte böyle…” diye fısıldadı. “Demek sonunda pes ediyorsun?”
Gözlerini gözlerime kilitlediğinde içinde saf bir zafer hissi vardı. Ama ben ne kazanmasına ne de kaybetmesine izin verecektim.
Başımı hafifçe eğdim, dudaklarımı kulağının yakınına götürüp fısıldadım:
“Bunu bir başlangıç mı sanıyorsun, Mavi?”
Tam ona neyin başlangıç, neyin oyun olduğunu gösterecekken Azra aniden kollarını boynuma doladı ve beni kendine çekti.
Yüzü yüzüme yaklaştı, sıcak nefesi tenime çarpıyordu. Ellerimi beline koydum, ama itmek için değil.
Azra'nın dudakları dudaklarıma sadece bir nefes mesafedeydi. Ama bekledi. Bekledi ve bekletti.
Bunu istiyordu. Ama bunu benim başlatmamı istiyordu.
Ve ben de tam olarak bunu yapacaktım.
Elimi belinden sıyırıp ensesine götürdüm. Parmaklarım, teninin sıcaklığına alışmaya çalışırken, başımı biraz daha eğdim. Azra’nın nefesi dudaklarıma çarpıyordu.
Beni test ediyordu. Beni sınamaya, gösterisini sürdürmeye çalışıyordu. Ama bu sahnenin ipleri artık onun elinde değildi.
Başparmağımla çenesini hafifçe kaldırdım, yüzüme bakmasını sağladım. “Beni tahrik etmekte iyisin,” diye fısıldadım, sesim kontrolsüz bir pürüzlülük taşıyordu.
Azra, dudaklarını araladı. “Sadece tahrik etmek mi?”
Gözleri kışkırtıcı, meydan okuyan bir ışıltıyla parlıyordu.
Cevap vermedim. Sadece gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan başımı biraz daha eğdim. Dudaklarımız birbirine sadece bir nefes uzaklıktaydı. Azra’nın parmakları yakamı sıktı, bir anlığına gerildiğini hissettim.
Ve sonra…
İlk temas.
Dudaklarımı hafifçe, kışkırtıcı bir şekilde onun dudaklarının kenarına değdirdim. Hemen ardından çenesinin altına küçük, neredeyse dokunmayacak kadar hafif bir öpücük kondurdum.
Azra’nın nefesi hızlandı.
Ellerini boynumda biraz daha sıktı, tırnakları tenime hafifçe battı.
Bu hareketi karşılıksız bırakmadım. Parmaklarımı ensesinden aşağı kaydırıp beline doladım, onu biraz daha kendime çekerek dudaklarımı çenesinden boynuna doğru kaydırdım.
Başını hafifçe yana yatırdı, dudaklarımı daha fazlası için davet eder gibi.
Ama onu bu kadar kolay memnun edecek değildim.
Ona bir saniye daha, sadece bir saniye daha bu yakınlığı tattırdıktan sonra başımı geri çektim.
Gözleri anında açıldı, içindeki beklenti ve hayal kırıklığını görmekten garip bir tatmin duydum.
“Küçük dokunuşlar ve küçük öpücükler istemiştin, değil mi?” diye fısıldadım.
Azra’nın gözleri kısıldı. Dudaklarında tehlikeli bir gülümseme belirdi.
Azra’nın gülümsemesi, masum bir oyunun çok ötesindeydi. Gözlerindeki ışık, meydan okuyan bir ateş gibi yanıyordu. Elleri hâlâ boynumda, parmakları tenime hafifçe baskı yapıyordu.
Başını yana eğerek dudaklarını hafifçe ısırdı, gözleri doğrudan benimkilere kilitlenmişti. “Beni böyle mi oyalıyorsun?”
Başparmağımı yanağına sürerek hafifçe güldüm. “Şimdilik yetmez mi?”
Azra başını iki yana salladı. Sonra ellerini yakamdan kaydırıp parmaklarını gömleğimin ilk düğmesine götürdü. “Bence daha fazlasını yapabilirsin,” diye fısıldadı, sesi alaycı bir yumuşaklıktaydı.
Gömleğimin düğmesini tek eliyle yavaşça çözdü. Sonra ikinciyi...
Oyun oynuyordu, bunu biliyordum. Ama yine de, dokunuşu tenimde iz bırakıyordu.
Parmaklarını hafifçe göğsüme sürerken, başını kaldırıp dudaklarını tam çenemin altına değdirdi.
Bedenim gerildi. Bu küçük temas, düşüncelerimi bir an için bulanıklaştırdı.
Azra bunu fark etti.
Dudaklarını biraz daha bastırdı, sonra küçük bir kahkaha attı. “Beni az önce cezalandırmak istiyordun, hatırlıyor musun?”
Nefesim biraz daha ağırlaştı. Elleri gömleğimin açık kalan kısmına kayarken bile kontrolümü kaybetmemeye çalışıyordum.
Ama Azra kolay kolay pes etmeyecekti.
Dudaklarını boynumun yanına yaklaştırdı, sıcak nefesi tenime çarptı. “Şimdi ne yapacaksın, patron?”
Onu tam karşıma alarak belinden sıkıca kavradım, bir adım gerilemesini sağladım. Gözlerindeki heyecanı, sınırları zorlamaya devam eden bakışlarını gördüğümde, ben de hafifçe gülümsedim.
Başımı ona yaklaştırıp dudaklarımı kulağının hemen yanına getirdim.
“sana istediğini vermeyeceğim mavi.”
Azra bir an duraksadı. Ama gözleri meydan okumaktan vazgeçmedi.
Ve bu inatta kimin galip geleceğini görmek için ikimiz de sabırsızlanıyorduk.
Azra’nın gözleri, sanki yeni bir oyun kuruyormuş gibi kısıldı. Gömleğimin yakasına hâlâ tutunuyordu, ama şimdi daha sıkı. Kaşlarını hafifçe kaldırarak dudaklarını büzdü.
“Gerçekten mi?” diye mırıldandı.
Başımı dikleştirdim, yüzüne bir kararlılıkla baktım. “Evet, gerçekten.”
Azra hafifçe güldü, kahkahasının içinde gizli bir meydan okuma vardı. Ellerini göğsüme bastırarak, beni hafifçe geriye itmeye çalıştı ama kıpırdamadım.
“Ne kadar süre dayanabileceğini merak ediyorum,” dedi usulca.
Elimi beline kaydırıp ona doğru bir adım daha yaklaştım. “Sınırlarımı test etmek seni bir çıkmaza sokabilir.”
Azra başını yana eğip gözlerini kıstı. “zorluk mu? Sanırım daha çok senin pişman olmanı izlemek eğlenceli olurdu.”
Ellerini yavaşça gömleğimin yakasından çekti ve bana meydan okuyan bir bakış attı. “O zaman bekleyelim bakalım, kim pes edecek?”
Derin bir nefes aldım. Gözlerim onun gözlerinde kilitliydi.
Ve içimden bir ses, bu oyunun sandığımdan çok daha uzun süreceğini söylüyordu.
Odadaki sessizlik uzadıkça ağırlaşıyor, havada asılı kalıyordu. Aradan geçen birkaç dakika boyunca ne ben bir şey söyledim ne de Azra. Sadece zaman ilerledi ve içimdeki karmaşa büyümeye devam etti.
Sonunda Azra derin bir nefes alıp gözlerini bana çevirdi. Sandalyede biraz kıpırdandıktan sonra kollarını gererek esnedi.
"Telefonunu versene."
Kaşlarımı çatıp ona baktım. "Ne yapacaksın?"
"Canım sıkılıyor. Biraz sosyal medyada gezineyim."
Gözlerimi devirdim, hafifçe gülerek başımı iki yana salladım. "Benim sosyal medyam yok. Telefonumu sana veremem."
Azra dudaklarını büktü, gözlerini devirdi. "Gerçekten canım sıkılıyor ama!" diye sızlandı.
İçimde bir tereddüt oluştu. Normalde kimseye telefonumu vermezdim, ama Azra… Ah, Azra. Ona hayır demek her geçen dakika daha da zorlaşıyordu.
Bir anlık kararsızlıktan sonra iç çektim ve cebimden telefonumu çıkarıp ona uzattım. "Sakın saçma sapan bir şey yapma."
Azra zafer kazanmış gibi sırıtıp telefonu aldı ve parmaklarını hızlıca ekranda gezdirmeye başladı. Eski yerine geçip bacaklarını koltuğa çekti, iyice yayıldı.
Ben ise masamın başında oturdum ama çalışmak yerine onu izlemekle meşguldüm. O ekranı kaydırırken, ben gözlerimi ondan alamıyordum.
Azra'nın parmakları telefon ekranında hızlıca kayarken, gözlerim ona odaklandı. Onun o anki rahat hali, sandalyede gevşemesi... Ne olduğunu tam olarak anlamıyordum ama içimde bir şeyler karışıyordu. Hislerim, her geçen dakika daha da karmaşıklaşıyordu. Onu sadece bir bedel, bir sorun olarak görmem gerekiyordu, ama şimdi... Şimdi her şey bulanıklaştı.
Birkaç saniye daha düşündüm, gözlerim farkında olmadan ona kayarken derin bir nefes aldım. Sadece odaklanmam gerek, sadece iş. Ama gözlerim hala ondaydı, onu izlemeye devam ediyordum, belli ki karışıklığım sadece artıyordu.
O sırada kapı hafifçe aralandı ve içeri, sekreterim girdi. Mini etek, vücuda oturan bluz ve topuklu ayakkabılarıyla oldukça dikkat çekiciydi. Gözlerim onu fark ettiğinde, Azra'nın bakışları hemen sekretere kaydı. O an, bakışlarımız bir an kesişti. Azra'nın gözlerinde alaycı bir ifadeyle sekretere dikkat kesildiğini gördüm. Beni izlemeyi bırakmıştı, her şeyi unutmuş gibi.
Sekreterim o an biraz daha içeri girdi ve ben dosyaları alırken, gözlerim Azra'nın, sekretere olan ilgisini yakaladı.
"bu dosyaları da alabilir misin?" diyerek, sekretere doğru bakıp başka dosyaları uzattım,
"Tabii ki de, Boran bey."
Getirdiği dosyaları imzalayıp diğerlerini uzattığımda "Çıkabilirsin." Dedim.
Sekreter gülümsedi, dosyaları aldı ve bana kısa bir bakış attıktan sonra odadan çıktı. Azra ise sadece onu izleyip durmuştu.
Telefonuna yeniden dönerken parmaklarını ekranda gezdirmeye devam ederken, ben işime odaklanmaya çalıştım. Ama içimdeki huzursuzluk devam ediyordu.
telefonunun ekranına bakarken, birden başını kaldırıp, gözlerimle buluştu. O an içinde ne hissettiğimi anlayamazken, bir anda tuhaf bir soru sordu:
"Seksi bir sekreterin varmış... Daha önce hiç onunla yattın mı?"
Sözleri beni öylesine afallattı ki, bir an için donakaldım. Gözlerim ona bakarken, dudağımın kenarında bir gülümseme belirip hemen kayboldu. Ne diyeceğimi, nasıl karşılık vereceğimi bilemedim. Kafam karışmıştı, bir şeyler içimi kemiriyordu ama hemen sustum.
Yanıt vermeden önce derin bir nefes aldım, o sorunun nedenini tam çözemedim ama içimdeki gerginlik artıyordu. Azra'nın bakışlarındaki alaycı ifadeyi gördüm, sanki beni test ediyordu.
"Bir ilişki içinde olduğumu düşünmen çok hoş, ama bunu sana açıklamayacağım, mavi?" dedim, hafif alaylı bir şekilde.
Bunu söylemekle neyi başardığımı bilmiyordum, ama hislerim içimde düğümlenmişti. Azra'nın her hareketi, her sözünü tekrar tekrar kafamda çeviriyordum. Yine mi bu soruları sormak zorundaydım? Kendi ruhumu bile tanıyamaz hale gelmiştim.
Azra, gözlerini bana dikip bir süre sessiz kaldı. Ardından, alaycı bir gülümseme belirdi yüzünde, tam istediği etkiyi sağladığından emin gibiydi. Bir an, bir şey söylemek isterken, dudaklarını ısırarak gözlerimi süzdü.
"Cevap veremediğine göre, demek ki bir şeyler olmuş." dedi, sesinde bilerek bir tahrik edici ton vardı. Gözleriyle beni ölçerken, o bilindik, masum gibi görünen ama aslında hiç de masum olmayan bakışlarıyla ayağa kalkıp bir adım daha yaklaştı.
"Merak etme, kimseye söylemem, sadece soruyorum?" dedi, başını hafifçe eğerek.
Bakışlarından kaçırmak istedim ama gözlerim ona kayıyordu. Onun her hamlesi, her cümlesi, her bakışı beni bir şekilde cezbetmeye başlıyordu. Hemen sustum, ne söyleyeceğimi bilemeden derin bir nefes aldım. İçimden bir şeyler kabarıyor, ama ne olduğunu anlayamıyordum.
Azra, yine o tatlı gülümsemesiyle, her an beni alt etmek ister gibi devam etti. "Sadece merak ettim," dedi, biraz daha yaklaşarak, "artık tek bir kadınla yatma hakkın olsa, o sekreterin mi, yoksa ben mi olurum?"
Her kelimesi, bir ok gibi vücuduma saplanırken, tüm savunmalarım yıkılıyordu.
"Cevap veremeyeceğimi biliyorsun değil mi?" diye ekledim, sesimi sertleştirerek. "Ne sekreterim, ne de sen. Bunu sormaya hakkın bile yok."
Azra, umursamaz bir şekilde gülümsedi. "Hıh, kararsız kaldın galiba," dedi. Ama bir şekilde sözlerinin altındaki alaycı ton, beni hiç olmadığı kadar dürtüyordu. Gözlerimle onu izlerken, bir an durdum, içimdeki karmaşık duyguları anlamaya çalıştım.
Azra, her adımında bana meydan okumayı seviyor gibiydi. "Bence içten içe beni seçiyorsun," dedi ve küçük bir gülümseme ekledi. "yoksa ikimizi de aynı anda mı seçerdin?"
Sinirlerim iyice gerilmeye başlamıştı, ama bir yandan da o inatçı tavrına karşı koymak, bir tür çekişme gibi hissediliyordu. "Azra, ya sus ya da senin dilini koparırım!" dedim, sesimdeki sertlik arttıkça, ve bir an için kendimi susturmaya karar verdim. İçimde biriken bu karmaşık duyguları ona yansıtmamak için direniyordum.
Azra, sanki hiçbir şey olmamış gibi rahatça tekrar koltuğa oturarak arkasına yaslandı, telefonuyla oynamaya devam ederken bana alaycı bir bakış attı. Bu, her zamanki tavrıydı. İkimizin arasındaki bu tatlı inatlaşma, yavaşça daha da derinleşiyordu.
Benim içinse her şey gitgide zorlaşıyordu. Azra'yı ve her hamlesini anlamaya çalışırken, o hâlâ ne yapmak istediğinden emin gibiydi. Ama ben de ondan geri adım atmayacaktım.