Dosyaların arasına dalmıştım, kafamı iyice işe vermiş, dışarıdaki gürültüyü duymamaya başlamıştım. Ama birden yanımda bir hareketlilik hissettim. Hızla gözlerimi kaldırdım ve Azra'yı tam yanımda, gözlerimin içine bakarak buldum. Kafamda bir şeyler karıştı, ve kalbim birkaç saniyeliğine hızla çarptı.
"Ne yapıyorsun burada?" dedim, bir tık daha sert, sesim alışık olduğum kadar keskin değildi ama öyle hissettim. O anki kafa karışıklığımı gizlemeye çalıştım.
Azra, neşeyle gülümsedi, sanki benim bu halimi çok iyi bildiğini biliyormuş gibi. "acıktım." dedi çocukça, "hamburger istiyorum."
Bir an boş bir bakış attım. Ne kadar alışık olsam da, onun bu kararlı tavırları beni hep geriyordu. "Hamburger mi? Daha sağlıklı bir şeyler isteyemez misin?" dedim, hafifçe burnumu kırarak, inatlaşarak. Onun gibi birinin sağlıklı yiyecekleri tercih etmesi, kesinlikle daha iyi olurdu.
Azra gözlerini devirdi, sanki tek derdi bir hamburger yemekmiş gibi. "Gerçekten canım hamburger istiyor, Boran. Bu kadar takma." dedi, gözleri hala benden uzaklaşmıyordu.
Bir süre sessiz kaldım, gözlerimi ondan alamadım. İçimden bir şeyler kabarıyor, ama nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Ama bu kadar basit şeylere de inatlaşmak, onun huyuydu.
Yine de ona bir şeyler söylerken, belki de onun sadece eğlendiğini düşündüm. Ama o an, Azra'nın bu kadar rahatça ve beni zorlayarak istediği her şeyi alabilmesi... İstediği gibi davranması... Bu, beni zorlayan bir şeydi.
Bana doğru yaklaşıp, daha da yakından bakınca, içinde bulunduğumuz anı fark ettim. Ve bir şeyler gitgide daha karmaşık hale geliyordu.
Sonunda, içimdeki karışıklığı bir kenara bırakıp, "Tamam," dedim. "ararız getirirler şimdi."
Azra gözlerinde mutlulukla parlayan bir ışıkla hemen bana doğru yaklaştı. O kadar hızlı hareket etti ki, kendimi hazırlayamadım. Boynuma sarılırken, bir anlık bir duraksama hissettim. Kollarının sıcaklığını hissettim, vücudu bana iyice yaklaştı. Ne kadar istemesem de, içimdeki duygu başka bir boyuta sıçradı.
Yanaklarımdan hafifçe öptü, ve biraz da tatlı bir ses tonuyla "Teşekkür ederim," dedi, bana duyduğu güven ya da belki de sadece eğlencesi... Ne olduğunu anlamıyordum ama bir şekilde bütün bedenim ona tepki veriyordu.
Biraz daha afalladım. Gözlerim ona kaydı, dudaklarımdan daha bir kelime bile çıkmadan, sadece sessizce ona bakarak, içimdeki karışık hislerin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Onun bana böyle yaklaşması... Bu kadar tatlı ve doğal olması, işin garip tarafı da buydu.
Telefonu elime aldım, derin bir nefes alarak numarayı çevirdim. Siparişimi verirken, kafamda hala Azra'nın o yakınlığı dönüp duruyordu. Telefonu kulağıma dayadım, siparişimi verirken bir yandan da gözlerimi ondan kaçırmaya çalışıyordum.
"İki hamburger ve kola," dedim, sesimi biraz daha sakin tutmaya çalışarak.
Azra, bu sessizliği fazla uzun bulmuş olacak ki, hemen yanı başımda belirdi. Beni izlerken, yüzündeki o sürekli meraklı ifadeyle, "Sohbetine de doyum olmuyor, ben mi çok konuşuyorum sen mi hiç konuşmuyorsun?" dedi.
Cevap vermeden, telefon görüşmesini bitirdim. Hemen ardından, gözlerimi Azra'ya kaydırdım. Başımda durmuş, bana bir bakış atıyor, gülümsüyordu.
"Sen çok konuşuyorsun, mavi," dedim, hafifçe gülümseyerek. "Ama seninle zaman geçirmek bana da ilginç bir şeyler öğretiyor gibi."
Azra gözlerini kıstı, az önceki gülümsemesiyle devam etti. "Öyle mi?" dedi, "mafya adama kendimden bir şeyler katmam bence çok havalı."
Sessiz kalmayı tercih ettim. Ama bu sessizlik de fazla uzun sürmeyecekti, bir şekilde sohbetine geri dönüp, ona yanıt vermek zorundaydım.
Bunu biliyordum.
Azra, hiçbir şey demeden hemen yanı başımda masamın üzerine oturdu. Kollarını arkasına atatarak, bir elini masa üstünde gezdirmeye başladı. Ben, gözlerimi odaklamaya çalışarak, önümdeki dosyaları karıştırıyordum ama bir türlü işlerimi toparlayamıyordum. Azra'nın her hareketi, her küçük gülümsemesi, tüm dikkatimi dağıtıyordu.
Fakat bir şekilde işime odaklanmam gerektiğini biliyordum. Kafamı kaldırıp, dosyanın içeriğine göz attım ama düşüncelerim başka bir yerdeydi. Azra'nın varlığı, sakin olmamı engelliyordu. O kadar yakındı ki, varlığına karşı koymak neredeyse imkansız gibiydi.
Gözlerim bir anlığına Azra'nın ellerine kaydı, parmaklarını yavaşça masa üzerinde gezdirirken, her hareketi bir başka dikkatimi çekiyordu. O kadar alışkın değildim bu tür rahatsız edici yakınlıklara. Azra'nın varlığı her an bir adım daha yakınlaşıyor, her an daha fazla içimi karıştırıyordu.
Kafamı tekrar dosyama çevirip, derin bir nefes aldım. Ama bu sesli nefes bile bana yardımcı olmuyordu. O an, dosyanın içeriğine bir daha bakmam gerektiği kararını verdim. Ancak Azra'nın oturuşu, sakin ama bir o kadar da etkileyici duruşu, benim odaklanmamı engelliyordu.
Bir süre sessiz kaldık, ama gerginlik ortamı yavaşça sardı. Azra'nın bakışları hala üzerimdeydi, konuşmuyor gibiydi ama varlığı hissediliyordu. Gözlerimi tekrar ona kaydırdım, ve bu sefer gözlerimiz kısa bir süreliğine buluştu.
O an, az önceki sabırlı duruşum kayboldu. Kendi içimdeki mücadeleyi fark ettiğimde, tekrar gözlerimi dosyamdan ayırdım. Her şey bir karmaşaya dönüşüyordu.
Bedenimde zonklamalar hissederken derin bir yutkunuş gösterdim. "İyi misin?" Sesi bir fısıltı gibi insanı cezbediyordu. "Değilim." Dedim. Ama sesim yeterince boğuk çıkmıştı. Ayağa kalkıp hava almak istemiştim ama onun bakışları beni durdurdu. "Kendine bunu yapma," dedi kolumu tutup beni kendine çekerken bacaklarını açıp beni kendisine yakınlaştırdı. "Neyin inadı bu Boran efendi. İki dakika biraz zevk yaşayacaksın belki, neden kendini tutuyorsun."
"Olmaz Azra." Sesimi sert tutmaya çalışıyordum. "Seninle olmaz," elimi bacağının üzerinde bıraktığında kendi elleri göğsümden boynuma uzanıyordu. "Seninle olmaz." Dedim bir kez daha ama aslında bunu kendime hatırlatıyordum. Kafamda sürekli bir iç savaş vardı: Kendimi korumalı mıydım, yoksa bu çekime teslim mi olmalıydım?
Bacaklarım bir şekilde beni Azra'dan uzak tutmaya çalışsa da, onun yaklaşmasıyla bu mesafe gittikçe daralıyordu. Ne kadar direnmeye çalışsam da, ellerim istemsiz bir şekilde ona doğru çekiliyordu. Gözlerimdeki kararsızlık, onun bakışlarında bir şeyleri değiştirdi. Azra, bu savaşı çok iyi biliyordu, her hareketiyle bir adım daha yaklaşıyordu. Ve ben, ona karşı koymaya çalışırken, bir yandan da içimdeki huzursuzluğu gidermeye çalışıyordum.
Kafamda bir şeyler kopuyordu. Kendime ne kadar direnmeye çalışsam da, her şeyin değiştiğini hissediyordum.
Bundan kaçmak mümkün değildi. Beni kendine çekti ve aramızdaki mesafe bir anda yok oldu. Ellerim, istemsizce onu çekiştirmeye başladı, hissettiklerimi anlatmaya kelimeler yetmiyordu. Azra,yeniden yaklaşarak yüzümü okşadı, başımı kaldırıp ona bakarken duvarlarımın tek tek yıkıldığını hissediyordum.
Bir an için hepsi kesildi. Azra, biraz daha yaklaşarak dudağımı nazikçe yakaladı. O an, içimdeki tüm direncin bir çırpıda eridiğini, her şeyin bir anda anlam kazandığını fark ettim. Bedenim, duygularım, her şey, sadece onun etrafında dönüyordu. Öpücüğü derinleşti, içimdeki huzursuzluk bir anlık kayboldu.
Bacaklarını biraz daha açtığında onu sarıp kendimi bedenine bastırdım. Bütün vücudum bir elektriklenme yaşarken dudaklarınızın arasından boğuk bir inleme fırladı. Onu masaya yatırırken elleri sırtıma ulaştı. Tırnakları gömleğimin üzerinden tenime battığında istem dışı bir hareketle alt bedenimi, kadınlığına bastırdım.
Gözlerimi kapattığımda, onun varlığı, tüm benliğimi ele geçirmişti. Dudaklarımdan dökülen fısıltılar, odanın sessizliğini bozarken, Azra'nın da aynı şekilde karşılık verdiğini hissediyordum. Bedenlerimiz, birbirine kenetlenmiş, adeta tek bir bütün haline gelmişti. İçimdeki heyecan, doruk noktasına ulaşırken, Azra'nın sıcaklığı, beni sarıp sarmalıyordu.
O an, zamanın durduğunu, dünyanın sadece bizden ibaret olduğunu hissettim. Azra'nın varlığı, içimdeki tüm boşluğu doldurmuş, bana tarifsiz bir huzur vermişti. Onunla birlikteyken, her şeyin anlam kazandığını, hayatın gerçek amacının bu olduğunu anladım.
Azra'nın teni benimkine değdiğinde, içimde kopan fırtınaları bastırmak imkânsız hale geliyordu. Parmaklarım, kalçalarına usulca yerleşirken dudaklarımız bir kez daha buluştu. Solukları birbirine karışırken, göğsü hızla inip kalkıyordu.
Ellerim, ince kumaşın altına süzülerek belinin kıvrımlarını takip etti. Onun yumuşaklığı, teninin sıcaklığı başımı döndürüyordu. Azra'nın tırnakları sırtımda bir iz bırakırken, kulaklarıma ulaşan kısık nefesi beni daha da derine çekiyordu.
Tam o anda,
Kapı aniden iki tıklamayla çalındı.
Önce ikimiz de donup kaldık. Bir an için nefeslerimiz kesildi, kalplerimiz hızlandı. Azra'nın gözleri bana kilitlenmişti, içinde hem şaşkınlık hem de hafif bir korku vardı. Kapı tekrar çalındığında, o hızla doğruldu.
İçimizdeki büyü, bir anda paramparça oldu. Ben hızla geri çekilip gömleğimi düzelttim, o ise saçlarını toparlarken yüzü hala ateşler içindeydi. İkimiz de hâlâ nefes nefeseydik, ama artık başka bir dünyaya geri dönmek zorundaydık.
Koltuğuma oturup masaya yanaşırken nefesimi kontrol altına almaya çalıştım. Azra ise pencerenin önüne geçip dışarıyı izliyordu. Omuzları hafifçe inip kalkıyor, yüzündeki ifade karmaşıktı. "Gel," dedim sonunda.
Kapıyı açıldığında Rauf’un yüzünde hafif bir sırıtış vardı. Elindeki poşeti kaldırıp, “Abi, hamburger sipariş etmişsiniz,” dedi. Ama gözleri anında odayı taradı, Azra’nın camın önünde durduğunu görünce bakışları şüpheyle daraldı. O an, içeride olanları fark ettiğini anlamam için ekstra bir çabaya bile gerek yoktu.
gözlerimi kaçırmamaya çalışarak, sert bir sesle, “Bırak ve çık, Rauf,” dedim.
O an Rauf’un yüzündeki sırıtış biraz daha belirginleşti ama itiraz etmeden poşeti masaya bırakıp geri çekildi. Tam çıkarken kapının eşiğinde hafifçe başını bana doğru eğip, “Afiyet olsun,” dedi. Sesindeki alaycı ton gözümden kaçmadı.
Kapı kapandığında, odanın içindeki sessizlik daha da ağırlaştı. Azra camın önünde durmaya devam ediyordu, başını yana eğmiş, dışarıdaki dünyaya bakıyordu ama aklı kesinlikle burada, bu odadaydı.
Gözlerimi ondan ayırmadan yerime yaslandım ve derin bir nefes aldım. Onunla aramdaki mesafeye rağmen, varlığı bedenimde bıraktığı etkiyi hâlâ silememiştim.
Azra, sanki hislerimi anlamış gibi başını çevirip bana baktı. Yüzünde o kışkırtıcı ama aynı zamanda meraklı ifadeyle, "Ne oldu, iştahın mı kaçtı?" diye sordu, sesi hafif bir alay barındırıyordu.
Gülümsedim, dudaklarımın kıvrımı istemsizce yukarı kalktı. "Hayır," dedim, sesi biraz daha alçaltarak. "Daha da çok acıktım."
Azra'nın yüzü bir an için kıpkırmızı oldu, ama her zamanki gibi toparlanması uzun sürmedi. Yine de gözlerini kaçırarak masanın karşısındaki koltuğa oturdu. Sandalyeye tam yerleşirken dizlerini hafifçe birbirine sıkıştırdı, ellerini kucağında birleştirdi.
Gözlerimi ondan ayırmadan sordum, "Utanıyor musun?"
Kaşlarını hemen çattı, gözlerindeki meydan okuma geri dönmüştü. "Saçmalama," dedi, başını hafifçe yana eğerek.
Gülümsememi bastırmadan başımı iki yana salladım. "Demek senin de utanma duygun varmış ha? Bunu görmek güzel."
Azra kaşlarını kaldırdı, ama yüzündeki hafif mahcubiyet hâlâ kaybolmamıştı. Bakışlarını benden kaçırırken kısık bir sesle, "O kadar da şaşırma," dedi.
Ben ise sandalye mi biraz geriye yaslayıp onu izlemeye devam ettim. Ne kadar inatçı olursa olsun, o anki hâli hoşuma gitmişti. Bir süre sessizlik içinde kaldık, ama bu sessizlik bile rahatlatıcıydı.
Önümüzde duran hamburgerlere göz attım ve paketlerden birini açıp masaya koydum. "Al bakalım, daha fazla aç kalma." dedim, dudaklarımdaki gülümseme hâlâ silinmemişti.
Azra, hâlâ hafif bir mahcubiyetle bakışlarını kaçırarak elini uzattı ve hamburger paketini aldı. Ama yüzüne o tanıdık ifadeyi yerleştirmesi uzun sürmedi. Gözlerini kısarak bana baktı, dudaklarında sinsice yayılan bir gülümsemeyle, "Ama içecek yok," dedi.
Başımı hafifçe yana eğdim, kaşlarımı kaldırarak. "İçecek mi istiyorsun?"
"Tabii ki," dedi, hamburgerini açıp bir ısırık almadan önce. "Kolam olmadan yiyemem."
Paketten şişe kolasını çıkarıp verdiğimde pipeti ağzına yerleştirdi ve bir yudum aldıktan sonra gözlerini kapattı. "İşte şimdi oldu," diye mırıldandı.
Yine o rahat tavrını takıp yemeğine başladı. Onun bu kadar doğal olması, benimse içimde kopan fırtınalar... İkimizin de çok ayrı uçlarda yaşadığının belirtisiydi.
Hamburgerimden bir ısırık alıp gözlerimi kısarak ona baktım. "Senin bu rahatlığın nereden geliyor, Azra?"
Omuz silkti. "Belki de senin aksine hayattan zevk almayı biliyorumdur."
Gülümsedim, ama içinde bir meydan okuma saklıydı. "Öyle mi?"
Azra başını hafifçe yana eğdi. "Ne yani, sen eğlenmeyi bilmiyor musun, Boran?"
Bunu söylerken gözleri doğrudan benimkine kilitlendi. İçimde bir şeyler kaydı, ama bu sefer o hisse kapılmayacaktım. En azından şimdilik.
Ona cevap vermedim. Tekrar hamburgerinden bir ısırık aldıktan sonra bana doğru eğildi, gözlerinde o tanıdık muziplik vardı. “gerçekten bu kadar sıkıcı olmak zorunda mısın?”
Gözlerimi devirdim, “Sıkıcı olduğumu kim söyledi?”
“Şu anki ruh halin,” dedi, patates kızartmasını alıp ağzına atarken. “yemek yerken bile zorla yapıyormuşsun gibi bir halin var.”
Hamburgerimi elime alıp ona meydan okurcasına baktım. “Sadece işime dönmek istiyorum, Azra.”
Oturduğu yerde iyice geriye yaslandı ve bacak bacak üstüne attı. “Beni bu odada tutuyorsan işine dönmeyi aklından çıkar bence. Hem, farkında değil misin? Beni izleyip duruyorsun.”
Boğazımdan hafif bir gülme sesi yükseldi. “Gerçekten mi?”
“Evet,” dedi, elini kaldırıp patates kızartmasını sallayarak. “Beni susturmaya çalışıyorsun ama en çok da sen eğleniyorsun. Kabul et Boran, hayatına biraz heyecan iyi geliyor.”
Derin bir nefes alıp başımı iki yana salladım. “Azra, sen gerçekten insanın sinirlerini zorlayan bir insansın.”
Gözlerini kısıp başını yana eğdi. “Ama hoşuna gidiyor, değil mi?”
Bu kez sadece gülümseyerek hamburgerimden bir ısırık aldım. O da sırıtarak bana eşlik etti. Aramızdaki savaş hiç bitmiyordu, ama itiraf etmeliydim… Yenilgi hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı.
Saatlerdir masama gömülmüştüm. Önümde duran dosyalar birer birer azalırken gözlerim bilgisayar ekranına sabitlenmiş, zihnim rakamlar ve sözleşmeler arasında kaybolmuştu. Arada bir başımı kaldırıp Azra’ya göz attığım oluyordu—telefonuna dalmış, zamanın nasıl geçtiğini unutmuş gibiydi.
Sonunda, son imzamı da attığımda geriye yaslandım ve boynumu esnettim. Yorgunluk bedenimi ele geçirirken, saate göz attım. Akşam olmuştu.
Ayağa kalkarken derin bir nefes aldım. “Artık gidelim.”
Azra hemen başını kaldırdı, gözlerinde sıkılmış bir çocuğun ışıltısı vardı. “Bence de,” dedi esneyerek. “Şu şirkette geçen her dakika on yıl gibi geliyor.”
Gözlerimi devirdim. “O kadar da abartma, Azra.”
O ise yerinden kalkarken omuz silkti. “Şu an bir parkta yürüyüş yapmayı ya da sahilde oturmayı tercih ederdim.”
Ceketimi aldım ve kapıya yöneldim. “Çıkalım.”
Azra hızla yanıma geldi, kollarını başının arkasında birleştirerek yürümeye başladı. Nereye gidiyoruz, patron?”
Ona kısa bir bakış attım. “Eve.”
Yüzünü buruşturdu. “Ne sıkıcı bir adamsın, Boran.”
Gözlerimi kısıp hafifçe gülümsedim. “Ve sen bunu değiştirmeye kararlısın, değil mi?”
Kendinden emin bir ifadeyle başını salladı. “Kesinlikle.”
Birlikte asansöre doğru ilerlerken, içimde garip bir huzur vardı. Azra’nın varlığı, ne kadar kaotik olursa olsun, günümü beklediğimden daha farklı bir şekilde tamamlıyordu.
Arabaya bindiğimizde Azra hemen rahat bir şekilde koltuğa yayılıp camı açtı. “Sonunda biraz hava alabileceğim,” diye mırıldandı. Motoru çalıştırıp yola koyuldum. Şirketten uzaklaşırken gözlerim yolda, aklım ise hâlâ gün içinde yaşananlarda dolanıyordu.
Azra yan koltukta telefonumla oynuyor, arada bir müziği değiştiriyordu. “Biraz daha hareketli bir şey açamaz mıyız?” diye sızlandı.
Göz ucuyla ona bakıp kaşlarımı kaldırdım. “Kendi arabamda kendi müziğimi dinlerim.”
Azra gözlerini devirdi ama tartışmaya girmedi. Bunun yerine bacak bacak üstüne atıp telefonu eline aldı. Tam o anda, dikiz aynasından arkadaki araca gözüm takıldı.
Siyah bir SUV.
Yaklaşık beş dakikadır aynı mesafeyi koruyarak bizi takip ediyordu. Rastlantı olabilir miydi? Elbette. Ama içimde bir huzursuzluk vardı.
Şimdilik Azra'ya fark ettirmemeye çalışarak, hızımı biraz arttırdım. Siyah SUV da hızlandı.
Evet, takip ediliyorduk.
Elimi direksiyona biraz daha sıkı bastırdım. Şimdilik panik yaratmanın anlamı yoktu. Azra hâlâ telefonuyla meşguldü, hiçbir şey fark etmemişti. Ama fazla uzun sürmeyecekti.
Sakin bir ses tonuyla konuştum. “Azra, kemerini taktın mı?”
Anında kaşlarını kaldırarak bana baktı. “Ne? Tabii ki takmadım, niye ki?”
“Sadece tak,” dedim, gözlerimi yoldan ayırmadan.
Şüpheli bakışlarını hissettim ama bir şey demeden kemerini taktı.
Ayağımı gaz pedalına biraz daha bastım, motorun homurtusu içimizi doldurdu. Dikiz aynasından gözlerim bir saniyeliğine siyah SUV’a kaydı. Mesafe hâlâ aynıydı. Fazla yakın değillerdi ama uzaklaşmama da izin vermiyorlardı.
Bu, basit bir takip değildi. Sabırlıydılar.
“Boran, neler oluyor?” Azra'nın sesi ciddileşmişti. Yan gözle ona baktım; artık telefonuyla değil, yol ve benim arasındaki gerilimle ilgileniyordu.
Sert bir dönüş yaptım, tekerlekler hafifçe kaydı. Normal bir sürücü olsa burada tereddüt ederdi, belki de yoluna devam ederdi. Ama o siyah SUV… bizi aynen takip etti.
“Takip ediliyoruz,” dedim en sonunda. Sesim fazlasıyla sakindi ama içimde bir tel kopmak üzereydi.
Azra hemen dikiz aynasına baktı, sonra bana döndü. “Ne yapacağız?”
Gözlerimi yoldan ayırmadan yan cebimdeki silaha uzandım. Bir elim hâlâ direksiyondaydı. “atlatmaya çalışacağım.”
Ayağımı gaz pedalına yüklendim. Araba birden ileri fırladı, motorun sesi şehrin gürültüsüyle birleşti. Gözümü aynadan ayırmadan birkaç şerit değiştirdim, hızımı arttırdım.
Ama peşimizdeki SUV da hızlandı.
“Lanet olsun!” dişlerimi sıktım.
Azra, sıkı sıkıya kapı koluna tutunmuştu. “Bu siktiğimin herifleri kim Boran!?”
“Öğrenmek için durmaya niyetin var mı?” diye karşılık verdim sertçe.
O sırada SUV hızla yaklaşıp arkadan bize çarptı. Araba hafifçe sarsıldı, direksiyonu son anda toparladım.
“İyi misin?” diye sordum, gözlerimi bir saniyeliğine Azra’ya çevirerek.
“Bu soruyu sormadan önce bir dahaki çarpışı düşün Boran!” diye bağırdı.
Arkada tekrar bir hareketlenme oldu. Adamlar sağ şeride geçip bizi sıkıştırmaya çalışıyorlardı. Trafik yoğundu ama bizim kadar agresif kullanacak birileri olduğunu sanmıyordum.
Önümde bir kavşak belirdi. Ya şehrin iç kısımlarına dalıp dar sokaklardan ilerleyecektim ya da hızımı kesmeden otobana sapacaktım.
Her iki seçenekte de risk vardı. Ama benim tarzım belliydi.
Dişlerimi sıkarak direksiyonu sağa kırdım. Otobana giriş yaptık.
Azra’nın eli istemsizce koltuğun kenarına gitti. Nefesi hızlanmıştı, gözleri sürekli aynadan arkadaki SUV’a kayıyordu.
“Boran, bunların şakası yok,” dedi, sesi biraz titrek çıkmıştı.
Gaza biraz daha yüklendim, ama SUV hâlâ peşimizdeydi. Bu herifler bizi öyle kolay bırakmayacaktı.
Dikiz aynasından Azra’ya kısa bir bakış attım. Gergindi ama paniklemiyordu. Yine de onu bu hâlde görmek hoşuma gitmedi.
“Torpitodan silahı al, çabuk,” dedim sertçe.
Azra gözlerini büyüttü. “Ne?!”
“Silahı al, Azra. Şimdi.”
Gözlerini kısa bir an bana dikti, sonra hızla önüne dönüp torpidoyu açtı. İçeride siyah tabanca, ona meydan okurcasına duruyordu.
Titreyen ellerini uzattı, soğuk metali avuçlarının arasına aldı. Sonra bana çevirdi.
“Sıkmayı biliyor musun?” dedim, gözlerim hâlâ yoldaydı.
Birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Sonra derin bir nefes alıp “Aynen, her gün silah eğitimi alıyordum ya, terminatorüm ben!" dedi.
Gülümsemeden edemedim. “Harika. O zaman göster marifetlerini!”
Arkadan bir çarpma daha geldi, araba yine sarsıldı. Azra bir an dengesini kaybedip koltuğa yaslandı.
“Sıkı tutun,” dedim.
Direksiyonu sertçe kırıp arabayı sağa çektim, lastikler asfaltın üzerinde tiz bir çığlık attı. Arkadaki SUV de ani bir manevrayla dönüş yapıp bizi takibe devam etti.
Azra, silahı sıkıca kavramıştı ama hâlâ tam olarak ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Aramızdaki sessizlik, arabaya vuran rüzgâr kadar sertti.
"Camı biraz aç," dedim gözlerimi yoldan ayırmadan.
"Ne yapacaksın?" diye sordu, sesi hâlâ temkinliydi.
"Beni takip edenleri uyaracağım."
Azra itiraz etmeden camı biraz indirdi. Ben bir elimle direksiyonu tutarken diğer elimi belime götürdüm, kendi silahımı çıkardım.
Dikiz aynasından baktım. Siyah SUV, farlarını kısarak iyice yaklaşıyordu. Arabamızın arkasına kadar gelmişlerdi. Bir şey yapacakları kesindi.
"Dikkatli ol, Azra," dedim. "Eğer işler sarpa sararsa, eğil ve bekle. Gereksiz kahramanlık yapmaya çalışma."
Azra gözlerini devirdi. "Beni gerçekten tanımıyorsun, değil mi?"
Tam o anda SUV hızlanıp tamponumuza çarptı. Araba bir an savruldu ama kontrolü kaybetmedim.
"Tamam," dedim iç çekerek. "Onlar başlattı."
Camdan dışarı sarkıp silahımı kaldırdım. Önce bir el, SUV'un önüne doğru uyarı ateşi sıktım. Bir an için hızlarını kestiler.
Azra, heyecanla bana döndü. "Eğer kaçmak istiyorsan, tam zamanı."
Ama ben sadece sırıttım. "Kaçmak mı? Daha yeni başlıyoruz, Gülüm."
Azra’nın parmakları silahın kabzasını sıkarken hafifçe titriyordu. Gözleri dikiz aynasından takipçilerimize kaydı, nefesi hızlanmıştı.
“Boran, bizden ne istiyorlar?” diye sordu, sesi hafifçe titriyordu ama hâlâ kendinden emin durmaya çalışıyordu.
Tam o sırada SUV, bir kez daha arkamıza çarptı. Araba hafifçe yalpaladı ama direksiyonu sıkıca kavradım.
"Azra!" diye seslendim sertçe. “Tekerlekleri hedef al ve sık!”
Ona bakmadan konuşmuştum ama yan gözle nasıl tereddüt ettiğini görebiliyordum. Silahı kaldırdı ama namluyu doğrultmakta zorlanıyordu.
"Boran, daha önce hareket hâlinde ateş etmedim!" diye çıkıştı.
Sertçe gülümsedim. "Şimdi öğreneceksin."
Azra bir an daha tereddüt etti, sonra derin bir nefes alıp cama yaslandı. Ellerini sıkıca silahın etrafına sardı ve gözlerini hedefe dikti.
"Bana güven," dedim, hızlanırken. "İlk sefer her zaman zordur, ama yapabilirsin."
Azra dişlerini sıktı, camdan kolunu çıkarırken tetik parmağını sabitledi ve tetiği çekti.
Kurşun, SUV’un ön tekerinin yanına isabet etti ama lastiği tam olarak patlatamadı.
"Tekrar dene!" diye seslendim.
Azra hızla nişan alıp bir el daha ateş etti.
Bu kez lastik anında patladı. SUV, kontrolden çıkıp yolda savrulmaya başladı.
Azra derin bir nefes verirken gözleri büyümüştü. Bunu gerçekten başardığına inanamıyordu.
"Oha," dedi şaşkınlıkla.
Gülümseyerek ona baktım. "Güzel iş çıkardın,"
SUV, hızla yolun dışına savrulup bir toprak yığınına çarptı. Toz ve duman yükselirken, Azra hâlâ nefesini dengelemeye çalışıyordu.
Arabayı yan yatırmış SUV’un birkaç metre ötesinde durdurdum. Motor hâlâ tıkırdıyor, toz bulutları hâlâ havada asılı duruyordu.
Azra hâlâ şaşkın ama dikkat kesilmişti. Arka planda, kalp atışlarını duyabiliyordum sanki.
Silahımı alıp kapıyı açtım. "Burada kal."
"Saçmalama, geliyorum."
Gözlerimi ona diktim. Kararlıydı ama onun bu işin içine daha fazla girmesini istemiyordum.
"Azra, burada kal dedim," diye yineledim sertçe.
O, dişlerini sıktı ama bir şey demedi. Bunu, “şimdilik kabul ediyorum ama bu iş bitmedi” bakışı olarak aldım.
Adımlarımı sertçe yere vurarak aracın yanına ilerledim. İçeride iki adam vardı. Biri başını direksiyona yaslamış, baygın. Diğeri ise gözlerini kırpıştırıyor, yarı bilinciyle olup biteni kavramaya çalışıyordu.
Kapıyı açtım ve onu yaka paça dışarı çıkardım.
"Kimin adamlarısınız?"
Adam, derin nefes alıp sırıtmaya çalıştı. Dudak kenarında kan vardı. "Bilmiyorum," dedi kısık sesle.
Benimle oyun oynayacak durumda değildi. Yumruğumu kaldırıp karnına geçirdim. Bir inleme sesi çıktı, dizleri titredi ama yere yığılmadı.
"Tekrar soruyorum," dedim soğukkanlılıkla, "Kimin için çalışıyorsunuz?"
Bana bakıp tükürdü.
Bu sefer burnuna indirdim yumruğu. Kan fışkırdı, sendeledi ama yine de cevap vermedi.
Ardından, arkadaki adamdan boğuk bir ses duyuldu.
"Barut'un
Başımı ona çevirdim. Gözleri hâlâ bulanıktı ama konuşmaya kararlıydı.
"Bir daha söyle!," dedim silahımı ona doğrultarak.
Adam, dudaklarını araladı ve mırıldandı:
"Biz…Barut'un adamlarıyız."
İsmi duyar duymaz içimde bir şeyler düğümlendi. Tanıyordum. Hem de çok iyi. Bu adamlarla işim bitmişti.
Gözümü kırpmadan silahımı kaldırıp baygın olana önce bir el, ardından ayakta durmaya çalışan diğerine bir el sıktım. Sessiz bir çatırtı ve ardından keskin bir sessizlik.
Silahı indirip derin bir nefes aldım.
Arabama döndüğümde Azra’nın gözleri kocaman açılmıştı. Soluk soluğaydı, ama hiçbir şey söylemiyordu. Ne bir çığlık, ne bir panik… Sadece beni izliyordu.
Kapıyı açıp direksiyonun başına geçtim. Motoru çalıştırırken bile Azra’nın bakışlarını üzerimde hissediyordum.
"Kimdi onlar?" diye sordu sonunda, sesi titrek ama merak doluydu.
Vitesi geçiştirip gaza bastım. "Yanlış soruyu soruyorsun, Azra," dedim gözlerimi yola çevirerek.
"Doğru soru ne peki?"
Göz ucuyla ona baktım. Sonra, dudaklarımın kenarı hafifçe yukarı kalktı.
"Şimdi sırada kim var?"
Azra, gözlerini camdan ayırmadan sessizliğe gömüldü. Ne bir kelime etti, ne de tek bir soru sordu. Ama hissediyordum; o da bu işin ciddiyetini kavramıştı.
Direksiyonu sıktım, parmaklarımın eklemleri gerildi. Gaza biraz daha yüklendim. Şehrin ışıkları önümüzden hızla akıp giderken, kafamın içinde yankılanan tek şey bu kadar ileri gitmelerinin nedeni neydi?
Beni tanımıyorlardı hâlâ. Eğer bana savaş açmaya kalktılarsa, karşılarında sadece bir adam bulmayacaklardı. Bütün cehennemi üzerlerine salardım.
Evin önüne vardığımda sert bir fren yaptım. Azra, aniden irkilse de tek kelime etmedi. Arabadan inerken cebimden telefonu çıkardım, numaraları ezbere bildiğim için ekrana bakmadan aradım.
Telefon birkaç kez çaldıktan sonra Rauf’un sesi duyuldu.
"Abi?"
Sesim, gecenin soğuğunu bile kesip atacak kadar sertti. "Hemen eve gel."
Rauf, tek kelime sormadan anladı. "Geliyorum," dedi ve hat kesildi.
Kapıyı açıp Azra’ya döndüm. O hâlâ koltuğunda oturuyordu. Yüzü gölgelerin arasında kaybolmuştu ama bir şey demeyeceğini biliyordum.
"İn," dedim kısa ve net bir şekilde.
O da karşılık vermeden kapıyı açıp çıktı. Ama benim içimdeki fırtına yeni kopuyordu.
Kim bana mesaj vermeye cüret etmişti?
Ve en önemlisi…
Onları ne kadar acı çektirecektim?
Eve adım attığım anda içimdeki öfke tamamen serbest kaldı. Sinirle ceketimi çıkarıp bir kenara attım, avuçlarımı yumruk yapıp derin nefesler aldım. Göğsüm sıkışıyordu, damarlarım zonkluyordu.
Azra sessizce salona geçti, koltuğa oturdu. Hiçbir şey söylemedi. Beni izliyordu, bunu hissediyordum ama şu an onun varlığı bile ikinci plandaydı.
Salonun ortasında gidip gelirken, her adımım ahşap zeminde yankılandı. Elimi saçlarıma attım, dişlerimi sıktım. İçimde öyle bir öfke vardı ki, kendimi dizginlemekte zorlanıyordum.
"Bunu yapanı bulacağım." Sesim derinden ve sert çıktı. "Ve onu kendi ellerimle geberteceğim."
Bir an duraksadım, gözlerimi Azra'ya çevirdim. O hâlâ sessizdi. Yüzünde garip bir ifade vardı, sanki kafasında bir şeyleri tartıyordu. Ama sormadı. Hiçbir şey demedi.
Ben ise yumruklarımı sıkarak yürümeye devam ettim. O adamın, benimle oyun oynayabileceğini sanan o şerefsizin suratını gözümün önüne getirdim. Kendini bilmezdi. Ölümün nasıl bir şey olduğunu gösterecektim ona.
Kapının zili aniden çaldığında, durdum. Gözlerim öfkeden hâlâ karanlık, nefesim düzensizdi. Biliyordum. Gelen Rauf’tu.
Kapıya doğru sert adımlarla yürüyüp kapıyı açtığımda Rauf’un yüzündeki ciddiyeti gördüm. İçeri girerken bir şey demesine fırsat vermeden kapıyı kapattım ve doğrudan konuya girdim.
"Bana Barut denen herifin yerini bul," dedim, sesim tok ve öfkeliydi. "Ne yapıyor, nerede, kiminle iş tutuyor, her şeyi istiyorum. Bana ihanetinin hesabını soracağım."
Rauf’un kaşları çatıldı. "Barut mu? Emin misin? O herif yıllardır-"
"Emin olmasam burada olmazdın Rauf," diye kestim sözünü. "Onun işi olduğundan adım kadar eminim. Sırtımdan vurabilecek tek kişi oydu. Ve şimdi onun sırasının geldiğini bilmesini istiyorum."
Rauf başını salladı, cebinden telefonunu çıkararak birilerini aramaya koyuldu. Gözleri sertti, o da olayın ciddiyetini kavramıştı.
Ben ise içimdeki öfkeyi kontrol etmeye çalışarak salonun ortasında ellerimi belime koydum. Barut… O pislik, bizimle iş yaparken nasıl bir cesaretle sırtımızdan vurabilirdi?
Gözlerim farkında olmadan Azra'ya kaydı. Sessizliği... Fazla sakindi. Ve bu iyi bir şey değildi. Onu biraz tanıdıysam, içindeki fırtınalar henüz dışarı taşmamıştı.
Adımlarımı yavaşça ona doğru yönlendirdim. Koltuğun kenarına ilişmiş, gözlerini bir noktaya sabitlemişti. Omuzları hafifçe titriyordu.
"İyi misin?" diye sordum, sesimi olabildiğince yumuşak tutarak.
Azra gözlerini bana çevirdi, içinde binlerce duygu saklıydı. Ama en belirgin olanı şoktu. "Şoktayım," diye mırıldandı, sesi neredeyse bir fısıltıydı.
Tereddütsüz, onu kendime çektim. Kollarımı sımsıkı etrafına sardım. Bedenindeki gerginliği hissettim, nefesi düzensizdi.
"Bir şey yok," dedim usulca, parmaklarımı sırtında gezdirerek. "Senlik bir durum yok, bu benim rutin halim."
Azra hafifçe başını kaldırdı, bakışları sorgular gibiydi. "Bu… gerçekten senin rutinin mi?"
Gözlerinin içine baktım. Evet, onun alışık olmadığı bir dünyada yaşıyordum. Ama bu benim gerçeğimdi. Ve o gerçeğin içine, istemeden de olsa, çekilmişti.
Azra'nın yüzündeki şaşkınlıkla karışan sessizlik, içimi biraz daha huzursuz ediyordu. Ona hafifçe bakarak, dudaklarımın kenarında ince bir gülümseme belirdi.
" benim kim olduğumu biliyorsun bu kadar şaşırmaman gerekirdi." Sesimdeki soğukkanlılık, ona ne kadar tanıdık geliyorsa, bu dünyaya ne kadar alıştığımı da gösteriyordu.
Azra'nın bakışları, önceki durgun halini terk etti. Hızla yerini başka bir şey aldı. Gözleri, o bildik arsızlıkla parladı. Yavaşça ellerimi tuttu, ellerimdeki gerginliği hissederek başını biraz kaldırdı. Ardından gözlerini birkaç saniye ellerime sabitledi. Sonra, başını hafifçe yana eğdi ve tam yanı başımda, her zamanki gibi gülümsedi.
"Tenin de sıcakmış," dedi, alaycı bir tonda. Ardından biraz daha yakınlaşarak, sıcaklığını vücuduma doğru hissettirmeye başladı. Dudaklarının kenarlarında, o azra'lık gülümsemesi tekrar belirdi. Azra, bana her zamankinden daha yakın bir mesafeye sokuldu. Sıcak teni, vücudumda bir yankı gibi yayıldı. Bu kadar yakın, bu kadar samimi… Ve hala belli belirsiz bir mesafe vardı aramızda.