Gece boyunca neredeyse hiç uyuyamadım. Harold Bennett’ın ofisinden döndüğümüzden beri içimde tuhaf bir elektrik dolaşıyordu. Yorgundum ama gözlerimi kapattığım an ya babamın yüzü ya Amy’nin donuk bakışları ya da Matthew’in o sinsi gülümsemesi zihnimde beliriyordu. En çok da Harold’ın söylediği o cümle beynimin içinde yankılanıp duruyordu:
On iki gün.
On iki gün içinde ya hayatımı geri alacaktım ya da onu sonsuza kadar kaybedecektim.
Koridordan salona uzanan loş ışıkta tavana bakarak uzanıyordum. Misafir odasının perdesi tam kapanmamıştı. Şehrin gece ışıkları içeri sızıyor, duvara kırık şekiller düşürüyordu. Amerika’ya geleli daha bir hafta bile olmamıştı ama sanki burada nefes alan her şey benden bir karar bekliyordu.
Yatağın kenarında duran telefon ekranı birkaç kez aydınlandı. Bruno ve Harold arasında gidip gelen kısa mesajlardı. Belgeler, saatler, isimler, kurul üyeleri, noter işlemleri... Her şey artık gerçekti. Kaçıp saklanabileceğim bir sis kalmamıştı.
Kapım usulca tıklandığında doğruldum.
“Gir.”
Kapı açıldı. Edwan içeri girdiğinde üzerinde koyu renk bir tişört ve eşofman vardı. Saçları hafif dağılmıştı. Yorgun görünüyordu ama gözleri tamamen açıktı. O da uyumamıştı.
“Uyandırdım mı?” diye sordu alçak sesle.
Başımı iki yana salladım.
“Zaten uyumuyordum.”
Kapıyı kapatıp yanıma geldi. Bir süre bir şey söylemeden yüzüme baktı. Sonunda dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Yarın büyük gün.”
Derin bir nefes alıp verdim.
“Bugün artık. Saat sabahın dördü.”
Edwan başını çevirip perde aralığından görünen şehre baktı.
“Doğru.”
Yatağın kenarına oturduğunda şilte hafifçe çöktü. Sessizce onun omzuna yaslandım. Bir eli hiç düşünmeden saçlarımın arasına girdi. Parmak uçları baş derimde dolaşırken bedenimdeki gerginlik biraz olsun çözüldü.
“Korkuyorum,” dedim sonunda.
Bunu itiraf etmek kötü hissettirmedi. Çünkü bu kez güçlü görünmeye çalışmak istemiyordum.
Edwan’ın eli saçlarımda durdu. “Biliyorum.”
“Ya hata yaparsam?”
“Yaparsan da düzeltiriz.” dedi anında.
“Ya onlar benden daha hazırlıklıysa?”
Bu kez yüzümü kendine doğru çevirdi. Mavi gözleri, gece lambasının solgun ışığında daha koyu görünüyordu.
“Onlar yalanla hazırlandı, Mia. Sen gerçekle gidiyorsun.”
Bu cümle içime işledi. Öyle büyük, öyle süslü bir şey değildi ama tam ihtiyacım olan yerde durdu.
Gözlerimi kapatıp alnımı omzuna yasladım. “Yanımda ol.”
Dudakları saçlarıma değdi.
“Her saniye.”
❄
Sabah olduğunda Bruno çoktan ayaktaydı. Mutfaktan kahve kokusu geliyordu. Yüzümü yıkayıp dışarı çıktığımda açık mutfak tezgâhının üzerinde dosyalar, kalemler, telefonlar ve yarısı içilmiş bir kahve kupası vardı. Bruno gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, telefonla konuşuyordu. Bizi fark edince elini kaldırıp beklememizi işaret etti.
Edwan sandalyelerden birini çekip oturdu. Ben de yanına geçtim. Üzerimde koyu renk kalem etek, krem bir bluz ve Bruno’nun özellikle “ciddi görünmen lazım” diyerek seçtirdiği uzun bir kaban vardı. Saçlarımı açık bırakmak istememiş, sıkı olmasa da düzenli bir topuz yapmıştım. Aynada kendime baktığımda hâlâ tanımadığım biriyle karşılaşır gibi oluyordum. Ama bugün bunun bir önemi yoktu. Tanıyıp tanımamamdan bağımsız olarak o isim bana aitti.
Mia Miller.
Bruno telefonu kapatıp bize döndü.
“Harold binaya geçti. Kurul üyelerine resmî bildirim ulaştı. Matthew de haberi almıştır.”
“Güzel,” dediğimde sesim beklediğimden daha sert çıktı.
Bruno bunu fark edip hafifçe gülümsedi.
“Aynen bu tonda devam et.”
Edwan kahvesinden bir yudum alıp “Kurulda kaç kişi var?” diye sordu.
“Yedi. İkisi doğrudan Matthew’a yakın. Biri Amy’yi sever ama çıkarına bakar. Diğer üçü temkinli tipler. Kim kazanacaksa ona meylederler.”
“Yani güvenilecek kimse yok,” dedim.
“Tam olarak öyle,” diye onayladı Bruno. “Ama bu kötü bir şey değil. Tarafsız gibi görünen insanlar güç dengesine göre saf değiştirir. Bugün o denge sen olacaksın.”
Kalbim sert attığında Bruno önümdeki dosyayı açtı. İçinde Harold’ın hazırladığı evraklar vardı. Vasiyet özetinin onaylı kopyası, hisse dağılımı, şirket sözleşmesinden maddeler, acil kurul toplantısı talebi...
Parmağını sayfanın altına koydu. “Burayı toplantıdan önce imzalayacaksın. Resmî olarak hak iddianı kayda geçirecek.”
Belgeye bakarken boğazım kurudu. İmza kısmında boş bir çizgi duruyordu. Benim için ayrılmış bir alan. İsmim yazılıydı. Kendi el yazımı hatırlamıyordum. İmzamın nasıl göründüğünü bile bilmiyordum. Bunun garipliğine kısa bir an takıldım.
“Bir şey mi oldu?” diye sordu Edwan.
Başımı kaldırdım. “İmzayı bile hatırlamıyorum.”
Bir saniyelik sessizlik oldu.
Sonra Bruno kalemi elime verdi. “Bugün yeni imzanı atarsın.”
O kadar sade söylemişti ki istemsizce gülümsedim.
“Belki de eski hayatımdan en sevdiğim şey bu olur,” dedim. “Kendi imzamı yeniden seçmek.”
Edwan’ın yüzünde belli belirsiz bir gurur ifadesi belirdi. “İşte bu.”
İmzamı attım.
Mia Miller.
Çizgiler akıcı değildi, biraz temkinliydi ama kararlıydı. Kağıda bakarken içimde tuhaf bir kesinlik doğdu. Bu isim kaç gündür ağzımda, bileğimde, korkularımda, başkalarının cümlelerinde dolaşıyordu. İlk kez gerçekten benim elimden çıkmıştı.
❄
Şirket binasına vardığımızda dünle bugünün farkını hemen hissettim. Dün insanlar beni görünce şaşırmıştı. Bugün hazırlanmışlardı.
Girişteki güvenlik görevlileri daha resmiydi. Resepsiyondaki kadın bana baktığında gözlerini anında kaçırdı. Lobide duran birkaç kişi ise bu kez fısıldaşmayı bile saklamıyordu. Adımlarım yankılanırken herkes kim olduğumu biliyordu.
Asansöre bineceğimiz sırada siyah takım elbiseli genç bir adam yanımıza geldi.
“Bayan Miller?”
Bakışlarımı ona çevirdim. “Evet.”
“Kendisi adına sizi yönetim katına kadar ben çıkaracağım.”
“Kendisi derken?”
Adam bir an duraksadı. “Bay Doll.”
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı. “Ne kadar nazik.”
Edwan bir adım öne çıkacak gibi oldu ama ben onu kolundan hafifçe tuttum. Henüz böyle bir kavgaya gerek yoktu.
Genç adamla birlikte asansöre bindik. Dört kişi dar alanda sessizce yukarı çıktık. Onun kravatını düzeltme şekli, bakışlarını yere sabitlemesi, rahatsızlığı ele veriyordu. Belli ki bu görevden memnun değildi. Bu benim için iyiydi, Matthew’in etrafındaki insanlar bile huzursuzsa bu bana yarardı.
Kapılar açıldığında doğrudan yönetim katına çıktık. Burası dün gördüğüm koridorlardan daha sessiz, daha pahalı ve daha soğuktu. Krem mermerler, karanlık cam yüzeyler, duvarlarda modern tablolar... Her şey gücü göstermek için tasarlanmıştı. İnsan sıcaklığı yoktu.
Uzun toplantı salonunun kapısı önünde Harold bizi bekliyordu. Koyu gri takım elbisesi içinde dimdik duruyordu. Elindeki dosyayı bana uzattı.
“Her şey hazır, bayan Miller.”
Genç adam bizimle gelmeyip geri çekildi. Harold göz ucuyla onun gidişini izleyip alçak sesle konuştu.
“Matthew yirmi dakika önce geldi. Amy de içeride.”
“Ne güzel,” dedim. “Aile toplantısı gibi.”
Harold’ın ağzının kenarı hafifçe oynadı ama ciddiyetini bozmadı. “İçeri girdiğinde önce konuşmalarına izin ver. Ellerindeki tek şey baskı kurmak. Sen sadece hakkını talep edeceksin.”
Bruno omzumu sıktı. “Biz buradayız.”
Edwan hiç konuşmadı ama bakışı yetiyordu. O bakışta güven vardı. Deli gibi atan kalbimi biraz olsun dengeliyordu.
Kapı açıldığında içeriye ilk adımı attığım anda odadaki bütün sesler sustu. Uzun, koyu renkli toplantı masasının etrafında yedi kişi oturuyordu. Başta Matthew, sağında Amy, solunda iki yabancı erkek, karşı tarafta yaşları elliyle altmış arasında değişen kurul üyeleri. Bazıları bana şokla, bazıları ölçüp biçen bir dikkatle bakıyordu.
Matthew ve Amy ayağa kalkmadığında bu küçük detayı aklımda not ettim.
Yürümeye devam ederkem topuk seslerim odada yankılanıyordu. Masanın boş bırakılmış tarafında, Harold’ın işaret ettiği sandalyeye gelince durdum.
Matthew nihayet konuştu.
“Bu toplantının gereksiz olduğunu düşünüyorum.”
Sesi dün olduğu gibi düzgün ve kontrollüydü. Ama artık o kontrolün altındaki öfkeyi daha net görebiliyordum.
Sandalyeme oturdum.
“Açıkçası Matthew... ne düşündüğünle çok ilgilenmiyorum.”
Odanın içindeki birkaç bakış anında bana döndü. İlk darbeyi ben vurmuştum. Bruno ve Edwan arka tarafta, duvar kenarındaki sandalyelerde yerlerini aldı. Harold ise dosyaları herhesin önüne koyup hemen sağ tarafımda ayakta kaldı.
Kurul üyelerinden kır saçlı, sert bakışlı bir kadın boğazını temizledi.
“Toplantıyı kim yönetiyor?”
Harold hemen cevap verdi.
“Acil toplantı talebi, hissedar ve mirasçı olarak Bayan Mia Miller adına yapılmıştır. Hukuk danışmanı olarak ben süreci başlatacağım.”
Matthew masaya yaslanıp parmaklarını birbirine geçirdi.
“Mia’nın sağlık durumunun böyle bir sürece uygun olmadığını düşünüyorum.”
Başımı ona çevirdim.
“Ben gayet uygunum ama senin yüzüme bakarak yalan söylemeye ne kadar uygun olduğundan emin değilim.”
Amy hemen araya girdi.
“Mia, sana yardım etmeye çalışıyoruz.”
Bu cümle içimde anında öfke doğurdu.
“Bunu söylerken yüz kasların hiç acımıyor mu?”
Amy’nin ağzı açıldı ama bir şey diyemedi.
Harold elindeki dosyadan belge çıkarıp kurul üyelerine dağıtmaya başladı. “Andrew Miller’ın imzalı ve noter onaylı son vasiyetinin özet kopyası önünüzde bulunan dosyalarda yer alıyor. Belgeye göre çoğunluk hissesi, yönetim yetkisi ve mal varlığının ana kısmı Bayan Mia Miller’a bırakılmıştır.”
Odada uğultu yayıldı.
Matthew ilk kez açıkça gerildi. Çenesindeki kas seğirdi. Gözlerini belgelerden ayırmadan, “Bu belgeyi daha önce görmedim,” dedi.
Harold sertçe cevap verdi. “Görmemiş olmanız, var olmadığı anlamına gelmez bay Matthew.”
Kurul üyelerinden biri, yuvarlak yüzlü, pahalı gözlüklü bir adam öne eğildi. “Bu durumda mevcut yönetim statüsü tartışmalı hale gelir.”
“Geçici yönetim zaten tartışmalıydı,” dedim.
Adam bana baktı. Sanki benden bu kadar net bir ton beklemiyordu.
Diğer bir üye söze girdi. “Bayan Miller’ın kayıp olduğu süre boyunca şirketin devamlılığını sağlamak adına bazı kararlar alınmıştı.”
“Şirketin devamlılığını mı,” dedim. “Yoksa koltukların devamlılığını mı?”
Bu kez birkaç kişinin yüzünde istemsiz bir ifade oynadı. Biri rahatsız oldu, biri bastırılmış bir memnuniyet duydu. Güzel, tam istediğim gibi dağılıyorlardı.
Matthew sandalyesine yaslandı. “Mia, duygusal davranıyorsun. Babanın ölümünden sonra...”
“Sakın babam hakkında konuşma.”
Sözüm o kadar sert çıktı ki odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı. Matthew sustu. Ben devam ettim.
“Babam öldü. Ben ortadan kayboldum. Sonra sen ablamla evlendin. Şimdi de burada oturup bana duygusal davrandığımı söylüyorsun.”
Gözlerimi kurul üyelerinde gezdirdim.
“Sizce gerçekten problem benim ses tonum mu?”
Kimse cevap vermediğinde Harold masaya bir belge daha koydu.
“Bayan Miller bugün itibarıyla hak iddiasını resmen kayda geçirmiştir. Bu nedenle mevcut yönetim kurulunun yetki sınırları ve son dönemde alınan kararlar denetime açılmalıdır.”
Amy sonunda dayanamayarak ayağa kalktı.
“Bu saçmalık. Mia şu an kendinde değil. Hafızasını kaybetti, neye imza attığını bile bilmiyor olabilir.”
Bu söz içime dokundu. Çünkü korktuğum şeyi yüzüme vuruyordu. Ama tam bu yüzden geri adım atamazdım.
Yavaşça ayağa kalktım ve Amy’ye baktım.
“Hafızamın eksik olması aptal olduğum anlamına gelmiyor.”
Sesim yükselmiyordu. Sakinleştikçe daha tehlikeli olduğunu hissedebiliyordum.
“Hatırlamadığım şeyler olabilir,” dedim. “Ama kime güvenmeyeceğimi gayet iyi biliyorum.”
Amy’nin yüzü gerildi. Matthew ayağa kalkıp onun dirseğine hafifçe dokundu. Bu sakinleştirme hareketiydi ama aynı zamanda susturma.
Bu ayrıntıyı da not ettim.
Kurulun yaşlı üyelerinden biri gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.
“Şirket istikrarı için net bir çözüme ihtiyacımız var.”
Harold hemen konuştu.
“Net çözüm hukuka uymaktır.”
Bruno arka taraftan ilk kez söze karıştı.
“Ayrıca mali denetime gidilmesi gerekiyor. Andrew Miller’ın ölümünden sonraki bütün hisse hareketleri, imzalar ve olağanüstü kararlar incelenmeli.”
Matthew ona döndü.
“Siz bu şirkette kimsiniz?”
Bruno hafifçe gülümsedi.
“Bugün mü? Mia’nın yanında duran kişi.”
Bu küçücük cevap Matthew’i daha çok sinirlendirdi. Masaya ellerimi koyup kurul üyelerine baktım.
“Şunu açık söyleyeceğim.” Her kelimeyi bilerek seçiyordum. “Buraya kavga etmeye gelmedim ama hakkım olanı almadan da çıkmayacağım. Bu şirket benim babamın mirası. Vasiyette adı yazan kişi benim. Çoğunluk hissesi bana ait ve bugünden itibaren şirket üzerinde tam denetim talep ediyorum.”
Kelimeler ağzımdan dökülürken sanki içimde bir kapı açılıyordu. Bunu ilk kez yapmıyormuşum gibi hissettim. Sanki yıllar önce de benzer bir masada, benzer insanlara, benzer bir tonda konuşmuştum. Belki de bu dünya bana tamamen yabancı değildi. Belki hafızam unuttuğu şeylerin izini bedenimde bırakmıştı.
Kurul üyeleri birbirine baktı. Karar anı yaklaşmıştı.
Tam o sırada kapı açıldı.
İçeriye giren genç kadın nefes nefese görünüyordu. Elinde bir tablet vardı. Herkes rahatsızlıkla ona döndü. Doğrudan Matthew’e baktı.
“Affedersiniz Bay Doll ama bu acil.”
Matthew’in yüzü karardı. “Şimdi değil.”
Kadın yutkundu. “Basına düştü.”
O üç kelime odanın dengesini bozdu.
Matthew hızla elindeki tableti aldı. Gözleri ekranda gezinirken yüzündeki renk değişti. Amy hemen yanına eğildi. Ben yerimden kıpırdamadım.
Bruno telefonuna baktı. Sonra bana çevirdi ekranı.
Haber başlığı tek satırda duruyordu:
“Miller Varisi Geri Döndü: Kayıp Mirasçı Mia Miller Şirketine Sahip Çıkıyor.”
Altında binanın önünde çekilmiş fotoğrafım vardı. Bu sabah girişteki anlardan biri. Yüzüm sert, bakışım doğrudan kameraya dönük.
İstemeden nefesim değişti.
Harold alçak sesle, memnun bir tonda konuştu. “Bunu ben yapmadım.”
Bruno kaşını kaldırdı. “Ben de.”
Edwan sakin kaldı ama gözlerinde kısa bir parıltı oluştu. “Fark etmez. İşimize yarar.”
Haklıydı.
Artık olay yalnızca bu odadaki yedi kişiden ibaret değildi. Dış dünya da haberi almıştı. Matthew’in en sevdiği şey olan perde kontrolü elinden kayıyordu.
Kurul üyeleri açıkça huzursuzlanmıştı. İçlerinden biri telefonunu çıkarıp habere baktı. Diğeri koltuğunda doğruldu.
Tam istediğim şey oluyordu.
Matthew tableti masaya sertçe bıraktı.
“Bu medya oyunu kararlarımızı etkilememeli.”
Ben ona baktım. “Ama etkileyecek.”
Kır saçlı kadın üye dudaklarını bastırdıktan sonra konuştu.
“Kamuya açık bir kriz istemiyorsak, yasal mirasçının talebi göz ardı edilemez.”
Bir diğeri onu onayladı. “Geçici yetki düzenlemesine gidilmeli.”
Matthew, “Bu delilik,” diye tısladı.
Harold son darbeyi vurdu. “O halde oylayalım.”
Kalbim yeniden hızlandı. Kurul üyeleri birbirine baktı. Birer birer eller kalkmaya başladı.
İlki tereddütlüydü.
İkincisi daha netti.
Üçüncü el kalktığında Amy’nin yüzündeki renk tamamen çekildi.
Dördüncü el geldiğinde Matthew sandalyeye çakılmış gibi kaldı.
Çoğunluk sağlanmıştı.
Kır saçlı kadın sonucu ilan etti:
“Geçici yönetim yetkileri askıya alınacak. Nihai inceleme süresince Bayan Mia Miller, mirasçı hissedar olarak denetim yetkisini kullanacak.”
Nefes almayı o ana kadar tuttuğumu fark ettim. Kazanmamıştım. Daha savaşın başındaydık ama ilk mevzi benimdi.
Matthew bana baktı. O bakışta artık yalnızca öfke değil, ilk kez gerçek bir endişe de vardı. Ben de bakışlarımı hiç kaçırmadan ona baktım.
Çünkü sonunda denk duruyorduk.
Toplantı dağılmaya başladığında insanlar dosyalarını toplamaya koyuldu. Kimi aceleyle çıktı, kimi bana ölçülü bir saygıyla başını salladı. Amy yerinden kalktı ama bir an durup bana baktı. Sanki bir şey söylemek istiyordu. Sonra vazgeçip Matthew’in peşinden çıktı.
Odadaki gerginlik biraz boşalınca dizlerimdeki gücün titrediğini hissettim. Sandalyeye yeniden oturdum.
Edwan hemen yanıma geldi. Eğilip yüzüme baktı.
“İyi misin?”
Bu kez gerçekten gülümsedim. “Sanırım.”
Bruno yanımıza yaklaştı. “Sanırım değil. Muhteşemdin.”
Harold dosyaları toplarken, “Henüz bitmedi,” dedi. “Ama bugün çok şey değişti.”
Başımı kaldırıp cam duvara doğru baktım. Şehir aşağıda uzanıyordu. Dev, sert, kayıtsız. Ama artık ben de ona kayıtsız değildim.
“Şimdi ne olacak?” diye sordum.
Harold dosyayı kapattı. “Şimdi şirket kayıtlarını açacağız. Mali hareketleri inceleyeceğiz. Andrew’nun ölümünden sonraki her adımı didik didik edeceğiz.”
Bruno ekledi. “Ve Matthew’in ne sakladığını bulacağız.”
Edwan’ın eli hafif ama kararlı bir temasla sırtıma geldi. Gözlerimi kapıya çevirdim. Matthew’in az önce çıktığı kapıya.
“Hayır,” dedim sakince. “O sakladığını kendi elleriyle çıkaracak.”
Üçü de bana baktı. İçimde yeni bir plan şekilleniyordu. Daha keskin, daha tehlikeli bir plan.
Çünkü artık elimde unvan vardı.
Yetki vardı.
Ve Matthew’in benden nefret etmesi için gerçek bir sebep vardı.
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.
“Bundan sonra onu ben çağıracağım.”
❄
Bölüm sonu