Asansör aşağıya indikçe kulaklarımın içindeki uğultu artıyordu. Az önce yaşananlar gözümün önünde tekrar tekrar canlanıyordu. Amy’nin yüzündeki donuk korku, Matthew’in zor bela koruduğu o sahte sakinlik, babamın fotoğrafını gördüğüm anda içime saplanan o tanıdık sızı...
Ben gerçekten geri dönmüştüm. Hem de onların hiç istemediği bir şekilde.
Asansör kapıları açıldığında üçümüz birlikte dışarı çıktık. Lobiye yeniden adım attığım an biraz önceki fısıltıların daha da çoğaldığını hissettim. İnsanlar artık gözlerini kaçırmıyordu. Bazıları açık açık bana bakıyordu. Sanki şirketin hayaleti dirilmişti.
Bruno önden yürüyüp çıkış kapısını açtı. Soğuk hava yüzüme vurduğunda derin bir nefes aldım. Dışarıdaki bu soğuk, binanın içindeki o boğucu yapay havadan daha iyiydi.
Arabaya bindiğimiz anda Edwan bana döndü.
“İyi görünmüyorsun.”
Başımı koltuğa yasladım. “İyi hissetmiyorum ama kötüyüm de diyemem. Garip bir şey bu.”
Bruno kontağı çalıştırırken dikiz aynasından bana baktı. “Başın mı ağrıyor?”
“Elim ayağım boşalmış gibi. Bir de...” dedim, dudaklarımı ıslatıp, “babamın sesini duydum.”
Arabada kısa bir sessizlik oldu.
Edwan’ın bakışları yüzümde gezindi. “Gerçek bir anı mıydı?”
“Evet.” Bu kez tereddüt etmedim. “Bana şirketten bahsediyordu. Bir gün her şeyin benim sorumluluğum olacağını söylemişti.”
Bruno direksiyonu kavrayan ellerini biraz sıktı. “Bu önemli.”
“Evet,” dedim. “Çok önemli.”
Camdan dışarı baktım. Binalar yanımızdan akıp gidiyordu ama ben hâlâ o toplantı odasındaydım. Babamın fotoğrafına bakıyor, onun yüzünde kendime benzeyen bir çizgi arıyordum. Hatırlamadığım ama babam olduğunu bildiğim bir adamın ölümü, artık soyut bir bilgi olmaktan çıkmıştı. İçimde ilk defa gerçek bir boşluk oluşmuştu. Onu tam tanımıyordum. Ama bana ait bir şeyi benden koparmışlardı. Bunu biliyordum.
Bruno şehir merkezinden biraz uzaklaşıp daha sakin bir sokağa saptığında, “Avukatın ofisine gidiyoruz,” dedi. “Babanın eski hukuk danışmanlarından biri hâlâ hayattaysa ve şirkete bağlı değilse, işimizi kolaylaştırabilir.”
“Ya bağlıysa?” diye sordum.
Bruno’nun ağzı ince bir çizgi halinde gerildi. “O zaman kimin, kimin tarafında olduğunu öğrenmiş oluruz.”
Edwan homurdanır gibi nefes verdi. “Bugün yeterince düşman gördük.”
Bakışlarım ona kaydı. Solgun değildi artık ama hâlâ tam iyileşmediği belliydi. Göğsünü çok ani hareketlerden koruyor, fark ettirmeden dikkatli davranıyordu. Bana bakarken gözlerinin altındaki o yorgunluk çizgisi yeniden belirginleşti. O an, içimde bir sızı yükseldi. Matthew’in tetiğe basışı gözümün önüne geldi.
Parmaklarımı dizlerimin üzerinde kenetledim. “Bir daha onun sana zarar vermesine izin vermeyeceğim.”
Edwan hemen karşılık verdi. “Bu cümleyi ben kurmalıydım.”
“Hayır,” dedim sertçe. “Bu kez ben kuruyorum.”
Beni birkaç saniye izledi. Sonra yumuşak bir ifadeyle gülümsedi. O gülümsemede bana duyduğu gurur da vardı, endişe de.
Araba sonunda koyu kırmızı tuğlalarla örülmüş eski bir binanın önünde durdu. Gösterişsizdi. Cam kapısının üzerinde altın harflerle bir isim yazıyordu: Harold Bennett & Associates.
İçeri girdiğimizde eski kağıt, kahve ve cilalanmış ahşap kokusu karşıladı bizi. Resepsiyonda oturan yaşlı kadın önce başını kaldırmadan “Randevunuz var mı?” diye sordu. Sonra beni görünce sustu. Gözlüklerinin üzerinden dikkatle doğrudan bana baktı.
“Bay Bennett burada mı?” diye sordu Bruno.
Kadın hâlâ bana bakıyordu. “Kimsiniz?”
Ben cevap verdim. “Mia Miller.”
Kadının dudakları aralandı. Hâlâ bu ismin insanlarda iyi ya da kötü bir etkisi vardı.
Kadın ayağa kalktı. “Bir dakika lütfen.”
Ağır ve kısa adımlarıyla arka taraftaki kapılardan birine yöneldi. Biz küçük bekleme alanında ayakta kaldık. Eski tarz koltuklar, ağır perdeler, duvarda asılı hukuk diplomaları... Buradaki her şey yıllardır yerinden kıpırdamamış gibiydi. Birkaç dakika sonra kapı açıldı ve beyaz saçlı, ince yapılı yaşlı bir adam dışarı çıktı.
İlk bakışta yüzünde profesyonel bir mesafe vardı. Sonra beni daha dikkatli görünce o mesafe kırıldı.
“Tanrım...” diye fısıldadı. “Andrew’nun kızı.”
İçime garip bir şey oturdu. Beni ilk kez bu şekilde gören biri, sanki gerçekten kim olduğumu biliyormuş gibi konuşuyordu.
Adam yavaş adımlarla yaklaştı. “Ben Harold Bennett. Babanın uzun yıllar avukatlığını yaptım.”
Başımı hafifçe salladım. “Sizinle bir konuda konuşmam gerekiyor.”
“Anlıyorum.” Bakışları kısaca Bruno ve Edwan’a kaydı. “Hepiniz içeri gelin.”
Bizi geniş ama sade bir odaya aldı. Kitaplıklarla çevrili bu odada büyük bir masa, iki pencere ve eski bir saat vardı. Avukat Harold kapıyı kapattıktan sonra bana oturmam için kahverengi deri koltuğu gösterdi. Oturdum ama sırtımı güvenle tam yaslayamadım. Bedenim düşman arar gibi hâlâ tetikteydi.
Harold masasının arkasına geçti, ellerini birleştirdi ve yüzüme baktı.
“Önce senden duymak istiyorum. Ne kadarını biliyorsun?”
Bir an sustum. Sonra dürüstçe konuştum.
“Hafızamı mı kaybettim ve büyük kısmı hâlâ eksik. Ama babamın öldüğünü, benim kaybolduğumu, Matthew Doll’un kısa süre sonra ablam Amy ile evlendiğini ve bugün şirkette karşıma çıktığını biliyorum. Ayrıca beni öldürmeye çalıştığını da hatırladım.”
Harold’ın yüzündeki çizgiler derinleşti. Ama şaşkın görünmüyordu. Bu beni rahatsız etti.
Kaşlarımı çattım. “Buna şaşırmadınız.”
Yaşlı adam ağır ağır nefes verdi. “Andrew öldükten sonra çok şey ters gitti. Fazla şey.”
Bruno öne eğildi. “Açık konuşun.”
Harold kısa bir tereddütten sonra masasının sağ tarafındaki çekmeceyi açtı. İçinden koyu renk deri bir dosya çıkardı. Dosyanın üzerindeki kabartmalı harfler dikkatimi çekti: A. Miller - Özel.
Onu masaya bırakırken gözleri benim üzerimdeydi.
“Baban öldüğü gün bana ulaşman gerekiyordu,” dedi. “Ama sen gelmedin. Ertesi sabah senin kaybolduğunu öğrendim. Ölmüş olabileceğin söylentisi yayılmıştı.”
Edwan’ın yanımda gerildiğini hissettim. Bruno sakinlikle sessizliğini korudu.
Harold devam etti. “Baban, ölmeden kısa süre önce vasiyetini güncelledi. Ve o vasiyetin açıklanması için seni özellikle şart koştu.”
“Beni mi?” dedim fısıltıyla.
“Evet. Vasiyetin ana mirasçısı sensin, Mia.”
Nefesim boğazımda düğümlendi. Sanki zaten bunu bekliyordum ama bir başkasının ağzından duymak bambaşka bir şeydi. Babam gerçekten her şeyi bana bırakmıştı.
“Peki neden açıklanmadı?” diye sordum.
Harold’ın bakışları sertleşti. “Çünkü sen kayıptın. Resmî olarak ölü ilan edilmemiştin ama ortada da yoktun. Ve şirket yönetimi bu belirsizliği kendi lehine kullandı.”
“Şirket yönetimi derken Matthew’i kastediyorsunuz.” dedim.
“Matthew ve Amy.” Bu kez hiç çekinmeden söyledi. “İkisi birlikte hareket etti.”
İçimdeki öfke ağır ağır büyüdü. Amy’nin yüzü gözümün önüne geldi. O donuk bakışların arkasında ne kadar hırs olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum.
Harold dosyayı açtı. İçinden birkaç belge çıkarıp önüne koydu. “Andrew Miller’ın vasiyetine göre kişisel mal varlığının büyük kısmı, oy haklarının çoğunluğu ve şirket üzerindeki nihai denetim yetkisi sana devrediliyor.”
Bruno hafifçe başını kaldırdı. “Çoğunluk ne kadar?”
“Yüzde elli bir.”
Kimse konuşmadı. Çünkü bu sayı her şey demekti. Yüzde elli bir; yani şirketin gerçek sahibi bendim. Ellerim istemsizce titredi. Masanın kenarına tutundum.
“Peki Amy?”
Harold bana baktı. “Amy’ye daha sınırlı bir fon bırakıldı. Güvende yaşayabileceği, ama yönetim gücü sağlamayacak bir miras.”
Bu cümleyle geçmişten bir şey daha kıpırdadı. Babamın sesi değildi bu kez. Amy’nin öfkeli yüzüydü. Ağzından çıkan bir cümle yankılandı:
Her şey yine senin oluyor.
Gözlerimi kapattım. Başımın içinden bıçak gibi geçen ağrıyla nefesim düzensizleşti.
Edwan hemen omzuma dokunup bana yaklaştı.
“Mia.”
“Elini...” dedim güçlükle. “Elini ver.”
Hiç düşünmeden elini avuçlarıma bıraktı. Parmaklarını sıktım. Sıcaklığı beni şu ana geri getirdi. Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey Edwan'ın yüzü oldu. Endişeliydi ama panik değildi. Her zamanki gibi beni dengeliyordu.
“İyiyim,” dedim birkaç saniye sonra.
Harold bunu sessizce izledi. Sonra daha alçak bir sesle konuştu.
“Bir şart daha var.”
Artık hiçbir şey beni şaşırtmamalıydı ama yine de içim gerildi. “Ne şartı?”
“Andrew, mirasın ve yönetim yetkisinin tamamen devri için senin şahsen ortaya çıkmanı ve altmış gün içinde şirket yönetim kuruluna hak iddia ettiğini resmen bildirmeni istedi.”
“Altmış gün...” diye tekrarladım.
Harold başını salladı. “Andrew’nun ölümünden itibaren.”
Boğazım kurudu. “Ne kadar kaldı?”
Yaşlı adam doğrudan cevap verdi.
“On iki gün.”
Oda buz gibi oldu sanki.
Bruno ayağa kalktı. “Bu kadar kritik bir şeyi neden şimdi öğreniyoruz?”
Harold sert bir sesle cevap verdi. “Çünkü ben de Mia’nın yaşadığını bugün öğreniyorum.”
Bruno bir şey diyecekti ama sustu. Ben ise yalnızca o sayıya takılmıştım.
On iki gün.
On iki gün içinde hem kendimi resmen ilan etmeli, hem şirket üzerinde hak talep etmeli, hem de Matthew ile Amy’nin kurduğu düzeni sarsmalıydım. Aksi halde...
“Aksi halde ne olur?” diye sordum, cevabı duymaktan korkarak.
Harold cevap verirken gözlerini kaçırmadı. “Hak iddian zayıflar. Geçici yönetim kalıcı hale getirilmeye çalışılır. Mahkemeyle yıllar sürecek bir savaş başlar.”
Yıllar... Hayır buna izin veremezdim.
Matthew’in bunu biliyor olması ihtimali midemi düğümledi. Belki de bu yüzden benden kurtulmak istemişti. Zaman kazanmak için. Babamın şartının dolmasını beklemek için.
Edwan alçak sesle konuştu. “Yani onu bulup geri dönmesini istemediler. Saklamak istediler.”
“Ya da öldürmek,” dedim.
O kelimeyi söylemek beni ürpertti ama artık gerçeği yuvarlamanın bir anlamı yoktu.
Harold önündeki belgelerden birini bana doğru itti. “Bu, vasiyetin özet kopyası. Aslı güvenli kasada. Ama bundan sonra dikkatli olmalısın. Bugün şirkete gittiysen onlar da senin geri döndüğünü resmen biliyor.”
Bruno bana baktı. “Hızlı davranmalıyız.”
Harold onayladı. “Yarın sabah yönetim kuruluna resmî bildirim göndeririz. Sonra şirket içi kayıtları, hisse hareketlerini, Andrew’un ölümünden sonraki tüm imzaları inceleriz. Usulsüzlük varsa çıkar.”
“Varsa değil,” dedim sessiz ama net bir sesle. “Vardır.”
Bu cümlem yaşlı adamın gözlerinde kısa bir takdir parıltısı yarattı. Tam o sırada kapı çalındı. Hepimiz aynı anda o tarafa döndük.
Harold kaşlarını çattı. “Kimseyi beklemiyorum.”
Kapı aralandı. Az önce bizi karşılayan resepsiyon görevlisi telaşlı bir halde içeri baktı.
“Bay Bennett... sizinle görüşmek isteyen biri var.”
“Kim?”
Kadın yutkundu. Sonra bana baktı.
“Bayan Amy Doll.”
O an odadaki hava yine değişti. Bruno küfreder gibi nefes verdi. Edwan’ın vücudu bir anda sertleşti. Ben ise sadece kapıya baktım. Amy buraya kadar gelmişti. Demek ki bir şeyler onu korkutmuştu.
Harold ayağa kalktı. “Bayan Miller, isterseniz onu gönderebilirim.”
“Hayır,” dedim.
Ben de ayağa kalktım. Dizlerimde ki hafif titremeye rağmen sesim güçlüydü.
“Onu içeri alın.”
Edwan hemen bana döndü. “Emin misin?”
“Evet.”
Bu kez kaçan ben olmayacaktım. Babamın vasiyetini öğrendikten sonra Amy’nin yüzüne tekrar bakmak istiyordum. Gerçeğin ne kadarını bildiğini görmek istiyordum.
Harold başını sallayıp resepsiyon görevlisine işaret verdi. Kadın kapıyı kapatıp gitti. Oda da kısa bir sessizlik oldu.
Edwan bana yaklaşıp çok alçak sesle, yalnız benim duyabileceğim şekilde konuştu. “Bir şey olursa seni yalnız bırakmam.”
Bakışlarımı ona çevirdim. “Biliyorum.”
Bu iki kelime arasında, son günlerde kurduğumuz her şey vardı. Daha fazla kelimeye ihtiyaç yoktu.
Kapı yeniden açıldı. Amy içeri girdiğinde eskisi kadar kusursuz görünmüyordu. Saçları hâlâ düzenliydi, kıyafeti pahalıydı, makyajı yerindeydi ama gözlerindeki huzursuzluk bunu silemiyordu. Oda da önce Harold’a, sonra Bruno’ya, sonra Edwan’a baktı. En son gözleri bende durdu.
“Mia. Seninle yalnız konuşmak istiyorum.”
Dudaklarım kıvrıldı ama bu bir gülümseme değildi.
“Hayır.”
Bu netliğimi beklememişti. Bir an durdu. Sonra yüzüne sahte bir yumuşaklık yerleştirdi.
“Ben senin ablanım.”
“Biliyorum.” Bir adım öne çıktım. “Ve sen tam da bu yüzden asla yalnız konuşmak istemediğim kişisin.”
Amy’nin yüz kasları gerildi. “Bana böyle davranman için seni doldurmuşlar.”
Arkamdaki iki erkeği kastettiğini anlamak zor değildi.
“Kimse beni doldurmadı,” dedim. “Beni sadece öldüremediniz.”
O anda Amy’nin gözlerinde bir şey kırıldı. Suçluluk ya da korku değildi bu. Daha çok gizlilik saklıyordu.
Harold sertçe araya girdi. “Bayan Doll, buraya neden geldiğinizi açıkça söyleyin.”
Amy bakışlarını benden ayırmadan konuştu. “Mia’nın şu an duygusal olarak dengeli olmadığını düşünüyorum. Şirket meselesi için acele kararlar verilmemeli.”
Bruno alayla güldü. “Ne kadar düşünceli.”
Amy onu yok saydı. “Matthew de aynı fikirde. Mia dinlenmeli. Gerekirse-”
“Gerekirse ne?” diye sordum.
Sustu ama cümlesini ben tamamladım.
“Beni bir yere mi kapatacaksınız? Yoksa bu kez dağın daha yüksek bir yerine mi götüreceksiniz?”
Sözlerim odada yankılandı. Amy’nin yüzü tamamen beyazladı. Artık emindim. O bir şeyler biliyordu. Belki Matthew kadar kirli değildi. Belki tetiğe basan, planlar kuran o değildi ama olanları biliyordu. Ve sustuğu için suçluydu.
Göz göze geldik.
“Babam her şeyi bana bıraktı, değil mi?” dedim.
Amy’nin dudakları titredi. Cevap vermedi. Bu sessizlik, itiraftan daha güçlüydü. İçimde soğuk, sert bir şey yerine oturdu.
“Anladım,” dedim.
Sonra Harold’a döndüm. “Yarın sabah bildirimi gönderiyoruz.”
Harold başını salladı. “Evet.”
Amy bir adım attı. “Mia, bunu yaparsan geri dönüşü olmaz.”
Bu kez ona uzun uzun baktım. Çocukluğumdan kalan gölgeler, bileğimdeki ismi taşıyan o kadın, beni hep eksik hissettiren abla... Hepsi karşımdaydı.
“Ben zaten geri dönmem gereken yere dönüyorum,” dedim.
“Senin için kötü olur.” dedi.
Sesinde tehdit yoktu ama bu endişe miydi onu da anlayamadım.
“Hayır Amy.” Sesim artık buz gibiydi. “Bu kez sizin için kötü olacak.”
Odanın kapısını gösterdim.
“Çık.”
Amy birkaç saniye kıpırdamadı. Sonra yüzündeki bütün duyguları yutup arkasını döndü, kapıya yürüdü. Tam çıkarken omzunun üzerinden bana baktı. O bakışta çok şey vardı. Bir savaşın haberi vardı ama bir kardeşin bakışıydı da aynı zamanda.
Kapı artık kapandığında odaya derin bir sessizlik çöktü. Ayakta kapıya dönük şekilde kalmaya devam ettim.
Harold yavaşça, “Çok güçlü durdun,” dedi.
Başımı ona çevirdim. “Güçlü hissetmiyorum.”
Edwan destekleyen cevap verdi. “Yine de öylesin.”
Bakışlarım ona kaydı. Ve gerçekten nefes alabildim. Çünkü artık elimde bir gerçek vardı. Bir isim, bir his, bir tahmin değildi.
Gerçekti.
Babamın bana verdiği yüzde elli birlik hissenin kanıtı olan vasiyet vardı.
On iki gün ve karşıma dikilmiş bir aile yalanı. Artık savaşın zemini belliydi. Bu kez oyunu onlar kurmayacak, kuralları ben yazacaktım.
❄
Bölüm sonu