Toplantı salonundan çıktığımda bacaklarım hâlâ gergindi.
Dışarıdan bakıldığında dimdik yürüyordum; topuklarım mermer zeminde kararlı sesler çıkarıyor, çenemi yukarıda tutuyordum. Ama içimde, uzun zamandır ilk kez bu kadar güçlü atan bir kalp vardı. Zaferin sarhoşluğu değildi bu. Daha çok, savaşın gerçekten başladığını anladığında insanın içine çöken o sert bilinçti.
Artık geri dönüş yoktu.
Şirket koridorundaki herkes bize bakıyordu. Sabah girişteki meraklı bakışlar artık başka bir şeye dönüşmüştü. İhtiyat. Tedirginlik. Hesap. İnsanlar kimin yanında durmaları gerektiğini anlamaya çalışıyordu. İsimler, hisseler, güç dengeleri… hepsi birkaç saat içinde yer değiştirmişti.
Asansöre yaklaştığımızda Harold yanımda yürümeyi yavaşlattı. Elindeki dosyaları göğsüne bastırmıştı.
“Basınla henüz konuşma,” dedi alçak sesle. “Ne kadar az söylersen o kadar iyi. Şu anda gizem senin lehine çalışıyor.”
Başımı hafifçe salladım. “Zaten ne söyleyeceğimi bilmiyorum.”
Harold’ın dudaklarında belli belirsiz bir çizgi oluştu. “Bazen en iyi şey sessiz kalmaktır.”
Bruno bunu duyup hafifçe güldü. “Bugün herkes bilge olmuş.”
Edwan bir şey söylemedi. Ama sırtımın hemen gerisinde, varlığını neredeyse tenimde hissedebiliyordum. O sessiz koruyuculuğu beni ayakta tutuyordu. Sanki dönüp bakmasam da orada olduğunu bilen bir yanım vardı ve bu, bütün karmaşanın ortasında en sabit şeydi.
Asansör kapıları açıldığında lobide bekleyenlerin sayısı artmıştı. Bu kez iki takım elbiseli kadın, bir kameraman ve elinde telefonuyla canlı yayın açmış gibi duran genç bir adam da vardı. Güvenlik görevlileri onların içeri ilerlemesini engelliyordu ama gözler anında beni buldu.
“Mia! Bayan Miller! Bir açıklama yapacak mısınız?”
“Kaybolduğunuz süre boyunca neredeydiniz?”
“Bay Doll’un şirket yönetimini kötüye kullandığı doğru mu?”
“Ablanızın tarafında mısınız?”
Sorular havada çarpışıyordu.
Refleksle duraksadım. Tam o anda Edwan eliyle sırtımın altına hafifçe dokunup beni yönlendirdi. O küçücük temas bile ne yapmam gerektiğini hatırlattı. Durmadan yürümek.
Harold bir adım öne çıkıp profesyonel ses tonuyla, “Müvekkilim bugün hiçbir açıklama yapmayacaktır,” dedi.
“Gerekli bilgilendirme hukuk birimi aracılığıyla yapılacaktır.”
Bruno da diğer yandan önüme kalkan gibi geçti. Ben başımı çevirmeden ilerledim ama tam döner kapıya ulaştığımız sırada, kalabalığın arasından biri yüksek sesle bağırdı:
“Babanızın ölümünün doğal olmadığını düşünüyor musunuz?”
Adımım havada kaldı. Dönmedim. Sadece bir anlığına bedenim buz kesti. Sorunun etkisi ensemden belime kadar indi. Ne Harold ne Bruno ne de Edwan o anda konuştu. Çünkü onlar da bunu hissetmişti.
Bu soru rastgele sorulmamıştı.
Biri özellikle bunu dışarı sızdırmış olabilirdi ya da birileri zaten şüpheleniyordu.
Edwan bu kez daha net bir baskıyla beni çıkışa yönlendirdi. Arabaya ulaşana kadar hiç konuşmadık.
❄
Daireye döndüğümüzde hava kararmaya başlamıştı. Şehir camların ardında kurşuni bir renge bürünmüş, akşam trafiği caddeleri kıpkırmızı far çizgileriyle doldurmuştu. İçeri girdiğim anda ayakkabılarımı çıkarıp derin bir nefes aldım. Dizlerimdeki gerginlik ancak şimdi çözülüyordu.
Bruno mutfağa yönelip ceketini sandalyeye attı.
“Kahve mi? Yoksa daha sert bir şey mi?”
“İkisi de,” dedim yorgunca.
“Karakter gelişimi,” diye mırıldandı.
Harold gitmeden önce son belgeleri bırakmış, sabah erkenden şirket kayıtlarına erişim için hukuk ekibiyle tekrar buluşacağını söylemişti. Şimdi evde yalnızca biz vardık. Bu bile rahatlatıcıydı.
Edwan kabanımı omuzlarımdan aldı. Parmakları boynumun arkasına hafifçe değdiğinde gün boyu taşımaya çalıştığım bütün sertlik bir anlığına eridi. Ona baktım. Yüzünde gururla karışık dikkatli bir ifade vardı.
“Neden öyle bakıyorsun?” diye sordum.
“Çünkü bugün ortalığı dağıttın.”
İstemeden güldüm. “Çok asil bir yorum.”
“Benim sözlüğümde gayet asil.”
Bruno mutfaktan seslendi.
“Ben daha akademik bir ifade kullanacağım: Matthew’in ödü koptu.”
Bu cümle kulağıma iyi geldi. Fazla iyi. O kadar ki yüzümde fark etmeden karanlık bir gülümseme oluştu.
Salondaki koltuğa oturduğumda bedenim geriye gömüldü. Birkaç saniye boyunca sadece tavana baktım. Sonra aklıma lobideki soru geldi.
“O soruyu biri özellikle sordurdu,” dedim.
Bruno kahve kupalarını tepsiye koyarken durdu.
“Muhtemelen.” dediğinde “Elimizde henüz basına sızacak kadar net bir şey yok.” demiştim.
“Bazen birilerinin elinde bir şey olmasına gerek yok,” dedi Bruno. “Bir söylenti yeter. Özellikle zengin, ölü ve güçlü bir adam söz konusuysa.”
Edwan karşımdaki tekli koltuğa oturmuştu. Dirseklerini dizlerine dayayıp bana baktı.
“Soruyu duyduğunda yüzünün değiştiğini gördüm.”
Bakışlarımı ona çevirdim.
“Çünkü ilk kez biri bunu yüksek sesle söyledi.”
Edwan başını hafifçe eğdi.
“Sen zaten bu sorunun cevabını hep düşünüyordun.”
Bu tespitten kaçamadım. Haklıydı. Babamın ölümünü her düşündüğümde içime yapışan o huzursuzluk basit bir yas boşluğu değildi. Onu hatırlamıyor olabilirdim ama etrafındaki zaman çizelgesi çürük kokuyordu. Ölümü, benim kayboluşum, Matthew’in Amy ile evlenmesi, şirket üzerinde kontrol kurması… hepsi fazla kusursuz ilerlemişti.
Bruno kupaları getirdi. Benimkini uzatırken, “O yüzden yarından itibaren iki şey yapacağız,” dedi.
“Bir: şirketin finans ve imza kayıtlarını açacağız. İki: Andrew Miller’ın ölüm raporuna ulaşacağız.”
Kahveyi iki elimle tutup ısısını avuçlarıma çektim. “Ölüm raporu elimizde yok mu?”
“Henüz değil. Hastane, adli birim ve aile avukatı arasında bir yerde. Harold peşine düşecek.”
“Peki ya Matthew?” diye sorduğumda Edwan’ın çenesi sıkıldı. “O bugün kendine gelmiştir.”
“Hayır,” dedim yavaşça. “Bence bugün ilk kez neyle karşı karşıya olduğunu anladı.”
Bunu söylerken içimde farklı bir his dolaştı. Korku değildi. Daha soğuk, daha kontrollü bir şeydi.
Birden gözüm masanın üzerindeki şirket kartvizitli notluklardan birine takıldı. Gün içinde çantama atılmış olmalıydı. Üzerinde şirket logosu kabartmalı duruyordu. Kartı elime alıp çevirdim. Boş arka yüzüne parmağımla hafifçe vururken zihnimde bir düşünce şekillenmeye başladı.
“Matthew şimdi ne bekliyor sizce?” diye sordum.
Bruno omuz silkti. “Senin acemilik yapmanı. Duygusallaşmanı. Bir yerde patlamanı.”
Edwan ekledi:
“Ya da ona saldırmanı.”
Kartı yavaşça masaya koydum. “O zaman hiçbir şey yapmayacağız.”
İkisi de bana baktı.
“Onu çağıracağım,” dedim.
Bruno’nun kaşı kalktı. “Buraya mı?”
“Hayır. Yarın şirkete. Benim ofisime.”
Edwan hemen itiraz etmedi ama yüzünde o tanıdık sertlik oluştu.
“Bu iyi bir fikir olmayabilir.”
“Tam da bu yüzden iyi.” dediğimde ayağa kalkıp pencerenin önüne yürüdüm ve aağıdaki ışıklara baktım.
“Bugün kurul önünde beni ilk kez gerçekten rakip olarak gördü. Ama hâlâ eski refleksleriyle hareket ediyor. Bana baskı kurmaya çalışacak, üstten konuşacak, dengemi bozmak isteyecek. Ben de ona yeni düzeni göstereceğim.”
Bruno gülümsemeye başladı. “İşte bunu sevdim.”
Edwan hâlâ temkinliydi. “Yalnız olmayacaksın.”
Arkamı dönüp ona baktım. “Olmayacağım. Ama konuşmayı ben yapacağım.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonunda Edwan geriye yaslanıp derin bir nefes aldı. “Pekâlâ. Ama bir terslik hissedersem kapıyı kırarım.”
“Çok romantik,” dedim.
“Tehdit içeriyor ama evet.”
Bruno kahkahasını bastırmadı.
❄
Gece ilerledikçe Bruno, Harold’dan gelen birkaç belgeyi incelemek için odasına çekildi. Ben de misafir odasına geçtim ama yatmak yerine masaya oturdum. Loş abajur ışığında önümüze açılan bu yeni hayatı düşünüyordum. Şirkette kurula karşı konuşan kadın bendim. Otel odasında hafızasını toplamaya çalışan o panik halim ise sanki aylar önceki birine aitti.
Yine de içimde bir eksiklik vardı. Kazandığım şeyler, hatırlamadığım geçmişin yerini tutmuyordu. Kim olduğumu hâlâ tam bilmiyordum. Şirketi yönetebilecek biri miydim gerçekten? Eskiden nasıldım? Babam bana neden her şeyi bırakmıştı? Amy neden benden nefret ediyordu? Ve Matthew’in planı ne kadar eskiydi?
Kapı usulca çalındı.
“Gel.”
Edwan içeri girdi. Duş almıştı sanırım; saçları hafif nemliydi. Üzerinde sade, koyu renk bir tişört vardı. Yorgunluğu biraz azalmış görünüyordu ama göğsündeki yaraların tamamen iyileşmediğini oturuşundan anlayabiliyordum.
“Uyumadın,” dedi.
“Sen de.”
Kapıyı kapatıp yanıma geldi. Çalışma masasının kenarına yaslandı. Ben sandalyede dönüp ona baktım.
“Canın mı sıkkın?” diye sordu.
Bir süre cevap vermedim. Sonra dürüstçe konuştum.
“Bugün çok güçlü hissettim. Ama şimdi yalnız kalınca… sanki o güç bana ait değilmiş gibi geliyor.”
Edwan’ın bakışı yumuşadı. “Niye öyle düşünüyorsun?”
“Çünkü kendimi hatırlamıyorum. Belki ben eskiden bu kadar cesur bile değildim. Belki bugün sadece mecbur kaldığım için öyleydim.”
Bir adım yaklaştı. “Mecbur kaldığında ne yaptığın da kim olduğunun bir parçasıdır.”
Bu cümle göğsümde yankılandı.
Edwan önümde eğilip ellerimi tuttu. Başparmağı avuç içimde yavaşça dolaştı.
“Mia, sen hafızanı kaybettin diye bütün özünü kaybetmedin. Bunu hâlâ her harekette gösteriyorsun.”
Gözlerimi onun gözlerinde tuttum. “Neyi?”
“İnatçılığını. Cesaretini. Kızınca nasıl dikleştiğini. Canın acısa bile geri adım atmayışını.”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Bir de tehlikeli planlar yapma huyunu.”
İstemeden güldüm. Gülüşüm titrek çıktı ama gerçekti.
Sandalyeden kalktım. Aramızdaki mesafe iyice azaldı. Ellerim refleksle tişörtünün altından beline ulaştı. Sıcak tenine dokununca ürperdim. O da bunu hissetti. Gözleri dudaklarıma kaydı.
“Yarın için korkuyor musun?” diye sordum kısık sesle.
“Evet,” dedi tereddütsüz.
Bu cevap beni şaşırttı. “Gerçekten mi?”
“Senin için korkuyorum.”
Bunu öyle doğal söylemişti ki kalbim sızladı. Bu adam beni, bazen benden çok düşünüyordu.
Parmak uçlarımı çenesine götürdüm. “Ben de senin için korkuyorum.”
Bir süre yalnızca birbirimize baktık. Sonra Edwan alnını benimkine yasladı. Nefesi yüzüme karıştı.
“Bugün seninle gurur duydum,” dedi.
Gözlerimi kapattım. Bu söz, gün boyu aldığım bütün resmi tebriklerden daha çok işledi içime.
Dudaklarım onun dudaklarına değdiğinde öpücük yavaş başladı. Acele etmiyorduk. Sanki günün bütün sertliğini birbirimizin ağzında eritmek ister gibi dikkatliydik. Edwan’ın eli belime kaydı. Beni kendine çekerken göğsündeki bandajlı bölgeye dikkat ettiğini hissettim. Ben de öyle. Yine de öpüşmemiz birkaç saniye içinde derinleşti. İçimdeki bütün gerginlik, öfke ve korku başka bir şeye dönüşüyordu.
Arzuya.
Teselliye.
Evin içindeki tek güvenli yere.
Yavaşça ayrıldığımızda nefeslerimiz birbirine karışıyordu.
“Burada benimle kal,” dedim.
Bakışında yumuşak bir sıcaklık oluştu. “Sadece sarılacaksak.”
Bir kaşımı kaldırdım. “Yalan söyledin.”
“Evet,” dedi hiç utanmadan.
O haline gülmeden edemedim.
❄
Ertesi sabaha gözlerimi açtığımda gün henüz tam aydınlanmamıştı. Edwan yanımda uyuyordu. Saçları alnına düşmüştü. Uykuda bile yüzündeki sert çizgiler biraz yumuşamıştı. Onu izlerken içimde tuhaf bir sakinlik yayıldı. Son haftalarda ilk kez, birkaç saniyeliğine hiçbir şey düşünmedim. Ne Matthew’i, ne şirketi, ne geçmişi.
Sonra telefonum titredi. Ekranda Harold’ın adı vardı.
Mesaj kısa ve netti:
Andrew Miller’ın ölüm dosyasına ulaştık. Raporun bir nüshasında oynama şüphesi var. Konuşmamız gerek.
Kalbim ağzıma geldi.
Hemen doğrulurken yanımdaki yatak hafifçe sallandı. Edwan gözlerini araladı. Daha ben bir şey demeden yüzüme baktı.
“Ne oldu?”
Telefonu ona uzattım.
Uykunun son izleri de yüzünden silindi. Hızla oturdu. “Bu sabah mı göndermiş?”
“Az önce.”
Bir saniye içinde bütün uyuşukluğum kaybolmuştu. Yataktan çıkıp pencereye yürüdüm. Şehir sabah ışığında soluk görünüyordu. Ama benim için dünya tekrar keskinleşmişti.
Bruno kapıya vurmadan içeri girdiğinde yüzümüzü görünce bir şey olduğunu anladı.
“Neler oluyor?”
Edwan mesajı ona gösterdi.
Bruno okurken yüzü karardı.
“Lanet olsun.”
Arkamı döndüm.
“Nüshada oynama şüphesi varsa, biri ölüm sebebiyle ilgili belgeyi değiştirmiş olabilir.”
Bruno başını ağır ağır salladı. “Evet.”
Göğsümde bir basınç oluştu. “Demek ki gerçekten bir şey var.”
Bruno bu kez doğrudan bana baktı.
“Artık ihtimalden fazlası var.”
Odanın içinde ağır bir sessizlik oldu. Sonra ben yavaşça derin bir nefes aldım. Korku tekrar içime sızmaya çalışıyordu ama bu sefer ona başka bir şey eşlik ediyordu. Kararlılık.
Masaya gidip telefonumu elime aldım.
Bruno beni izliyordu. “Ne yapıyorsun?”
“İlk emrimi veriyorum.”
Rehberde dün not edilen şirket numarasını buldum. Matthew’in özel sekreterinin hattıydı. Hiç tereddüt etmeden aradım. Üçüncü çalışta kadın sesi açtı.
“Bay Doll’un ofisi.”
Sesimi olabildiğince sakin tuttum.
“Ben Mia Miller.”
Karşı tarafta minicik bir sessizlik oldu. Sonra kadın kendini toparladı.
“Günaydın Bayan Miller, nasıl yardımcı ola...”
“Bay Doll’a iletin,” dedim sözünü kesmeden ama kesinlikle durdurarak.
“Bugün saat on birde benimle görüşecek.”
Kadın afallamıştı.
“Hanımefendi, bay Doll'un programını kontrol etmem gerekecek...”
“Hayır, gerekmeyecek.” Sesimdeki soğukluğa ben bile şaşırdım.
“Saat tam on birde toplantı odası değil. Yönetim katındaki başkanlık ofisinde olmuş olsun.”
Bruno’nun gözleri hafifçe büyüdü. Edwan ise sessizce beni izliyordu.
Telefondaki kadın yutkunduğunu gizleyemedi. “Mesajınızı ileteceğim bayan Miller.”
“Mesaj değil,” dedim. “Talimat.”
Telefonu kapattım. Oda sessizliğe gömüldü.
Bruno birkaç saniye sonra yavaşça nefes verdi.
“Vay canına.”
Elimi hâlâ telefondan çekmemiştim. Parmaklarım sıcaktı. Nabzım hızlanmıştı ama geri dönüş yoktu.
Edwan yatağın kenarından kalktı. Bana doğru yürüdü. Yüzünde o tanıdık, yarı endişeli yarı gururlu ifade vardı.
“Başkanlık ofisi mi?” diye sordu.
“Evet.”
“Henüz resmi olarak...”
“Sorun değil,” diye araya girdim. “Bugün resmi hale gelir.”
Bruno kollarını bağlayıp kapıya yaslandı.
“Bence o ofise senden önce girmeye çalışan biri olursa kıyamet çıkar.”
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı. “O zaman kıyamet çıksın.”
Ama gülüşüm hemen söndü. Çünkü zihnimde artık tek bir şey vardı: babamın ölüm raporu. Değiştirilmiş bir belge. Oynanmış bir dosya. Ve bu işin tam ortasında duran Matthew.
Gözlerimi pencereye çevirdim. Sabah ışığı biraz daha güçlenmişti. Yüksek binaların camlarına vuruyor, soğuk bir parıltı oluşturuyordu. İçimdeki korku artık şekil değiştirmişti. Belirsizlikten beslenen bir korku değildi. İsmi olan bir şeye dönüşüyordu.
Şüphe.
Ve şüphe, doğru yere çevrildiğinde çok tehlikeli bir silahtı.
Alçak sesle, ama ikisinin de duyacağı netlikte konuştum:
“Bugün onu yalnızca yeni düzenle tanıştırmayacağım.”
Edwan dikkatle yüzüme baktı.
“Başka ne yapacaksın?”
Matthew’in dün masada bana baktığı o anı hatırladım. İlk kez gerçekten sarsıldığını. İlk kez korkuya benzeyen bir şey gösterdiğini.
“Babamın ölümünden korkmasını sağlayacağım.”
Odadaki sessizlik büyüdü. Bruno bu kez gülmedi. Edwan da konuşmadı. Çünkü ikisi de aynı şeyi anlamıştı.
Artık mesele şirket değildi.
Miras da değildi.
Bu, doğrudan doğruya bir cinayetin kapısına dayanıyordu.
Ve ben o kapıyı çalmaya değil, kırmaya hazırlanıyordum.
❄
Bölüm sonu