bc

Sızma Bölgesi - Bir Kalbin İzleri

book_age18+
3
TAKİP ET
1K
OKU
sweet
bxg
soldier
war
sassy
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Sınırların puslu gecelerinde yürütülen her operasyon, iki insanın kader çizgisini biraz daha birbirine bağlıyordu.O, soğukkanlılığıyla ünlenen bir askeri birimin sessiz lideriydi.O ise geçmişindeki karanlık izlerden kaçarken istemeden de olsa onların hedef bölgesine sürüklenen bir kadındı.Bir sızma görevi…Bir yanlış adım…Ve saklanmış duyguların tüm dengeleri altüst eden bir karşılaşma.Artık sadece düşman hatları değil, kalplerinin etrafına ördükleri duvarlar da bir bir aşılmak zorunda.Çünkü bazen en tehlikeli bölge, insanın kendi kalbidir. 🖤

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1.BÖLÜM: GECEYE DÜŞEN HABER
Kar gecenin içinden sessizce düşüyordu. Şırnak’ın dağlarında kar hiç yağmaz gibi başlar ama başladığında da sanki gökyüzü bütün yükünü omzuma boca edermiş gibi yağardı. O gece de öyleydi. Bir buçuk yıldır tırnaklarımla kazıyarak ilerlediğim görevin ağırlığı, tipinin uğultusuna karışarak içime çöreklenmişti. Mağaranın ağzından içeri süzülen soğuk nefes, ciğerlerimi tırmaladı. Parmak uçlarım uyuşuyordu, yine de ateş başında toplanmış terör üyelerinin dikkati üzerimden kaymasın diye titrememeye çalışıyordum. Onların arasında bu kadar uzun süre bulunmak... İnsan bir zaman sonra içindeki sessizlikte bile diken üstünde nefes alıyor. İnsan kalbinin ritmini bile duymamaya çalışıyor. Sakin görünmeliydim. Hep öyleydim zaten. Diline geleni çekinmeden söyleyen biri... Ama içimde… içimde hiç kimsenin bilmediği bir fırtına vardı. Annemin gözleri gelir bazen aklıma. Benden kaçırmaya çalıştığı çaresizlik. Babamın suskunluğu. Yıllarca üzerime basıp geçen hatıralar… Ateşten uzaklaşıp mağaranın diğer ucuna yöneldim. Benden şüphelenmiyorlardı artık, öyle sanıyordum en azından. Bir süre daha oyalanmam lazımdı ama içimde bir sıkıntı vardı. Sanki bir şey olacakmış gibi. Dışarıdaki kar tipisine baktım. Gökyüzü, beyaz bir uçuruma dönüşmüştü. Dağlar görünmüyor, sanki varlıklarını karın ağır sessizliğine saklıyorlardı. İki saat boyunca mağaranın girişinde durup, koluma, nefesime, içimdeki kırıklığa rağmen manzarayı izledim. Ailem geldi aklıma.Geçmişin gölgeleri… Hâlâ içimde bir yerlerde sızlayan kırılganlık. Bazen düşünüyorum.Bir insanın kırılması ne zaman başlar?Bir sesle mi? Bir suskunlukla mı?Yoksa bir gün uyanıp da kimsenin aslında yanında olmadığını fark ettiğinde mi? Derin bir nefes aldım. Donmamak için mağaranın içine geri girerken ayak sesleri beni durdurdu. Ateş çevresindeki kalabalık hafifçe hareketlenmişti. Sesleri daha net duymak için gölgelerin arasında ilerledim. Ve o cümle, geceyi bıçak gibi yardı: “Yarın sabah Çakı, o esir Türk askerini kamptan buraya getirecekmiş.” Ayaklarım bir an yere kök saldı. Türk askeri…Esir… İlk anda beynim bunu reddetti. Sanki duyduklarım gerçek değilmiş gibi. Ama sonra gerçek içime çivi gibi saplandı.Bir Türk askerini esir almışlardı. Ve liderleri Çakı, sabaha doğru onu götürecekti. Kanım çekildi. İçimde bir yer yandı, öyle bir öfke ki kontrol edemeyeceğimi anladığım o keskin ısı avuçlarıma kadar yükseldi. “Nasıl olur…” diye içimden geçirdim. Bir hata mı vardı?Bizim bölgemizde değil…Demek ki yakında başka bir operasyon bölgesi vardı ve haberimiz yoktu.Kalbim göğsümün içine çarpıyordu. Hiçbir şeyi belli etmeden onların arasına doğru yürüdüm. Bir terörist dönüp baktı, “Ne oldu?” der gibi. Cevap vermedim. Ateşe en yakın boş yere, soğuk toprağın üstüne oturdum. Üzerime sinen dağ kokusu, kar kokusu, ölüm kokusu… hepsi birbirine karıştı. Cebimden sigara paketimi çıkardım. Tırnaklarım üşümüş, parmaklarım uyuşmuştu ama çakmağı çaktığımda çıkan kıvılcım gözlerimde yanan öfke kadar küçüktü.Sigaranın dumanı, yanan odunların arasındaki sıcak havaya karıştı.Umursamıyormuş gibi yaptım. Hep yaptığım gibi.Ama içimde fırtına vardı.Yanımdaki adamlara, gelişigüzel bir meraklı havası takınarak sordum: “Bu esir neyin nesi?” Bir kısmı sustu. Korkudan değil, beni sevmediklerinden değil; konuşmanın onlara bir şey kazandırmayacağını bildikleri için. Ama içlerinden ikisi… o aptal özgüveni olan iki tanesi… olanı biteni bilmeden konuşmaya meyilliydi. “Dağ sırtında yakalamışlar,” dedi biri. “Rütbeliymiş galiba.” Diğeri, ateşi kurcalarken ekledi: “Yüzbaşı mıymış neymiş… ama iyi dövdüdüklerini söylüyorlar. Çakı memnun kalmış.” Yüzbaşı mı? İçimde bir şey koptu. Duman boğazıma kaçtı. Sigaranın ucunu ezmeden söndürdüm, parmaklarıma sıcaklığı hafifçe geçti ama içimdeki ateşin yanında hiçbir şeydi. Adı bile bilmiyordum henüz.Ama bir Yüzbaşı, bir asker…Bizim askerimiz…Eğer sabaha kadar bir şey yapamazsam… Eğer bu adamı kurtaramazsam… Şehadet haberi Türkiye’ye yayılırdı. Ailesine giderdi. Bir anneye daha o acıyı tattırmanın sorumluluğunu taşıyamazdım.Görev… görev benim için her şeydi. Hele ki bir Türk askeri söz konusuysa. Karınma dokunan soğuk, düşüncelerimi daha keskin hâle getiriyordu. Ne yapacaktım?Bu bilgiyi Orhan Albay’a iletebilecek miydim?Dağ başında, iletişimin neredeyse imkânsız olduğu bu yerde? Bir plan yapmalıydım.Hemen. Gözlerimi ateşin üzerinde gezdirdim. Alevler maviye çalıyordu, turuncular titriyor, kıvılcımlar havaya karışıyordu. Benim gözlerim de alevler gibi… öfkeyle yanıyordu. “Allah’ım…” diye mırıldandım dudaklarımın ucuyla, öylesine sessizce ki kimse duymadı. “Sen bana yardım et…” Bu gecenin sonunda ya planım işleyecek… Ya bir yüzbaşı kurtulacak… Ya da ikimiz de karlarla kaplı bu dağlarda sessizleşecektik. Saat ilerledikçe terör üyeleri dağıldı. Bir kısmı mağaranın köşelerine uzandı. Bir kısmı titreyerek nöbete durdu; elleri silah tutmayı bilmiyordu bile. Ben ise… Gökyüzünü kaplayan yıldızlara baktım. Kar hâlâ yağıyordu, gece sessizdi. Dağların nefesi bile donmuş gibiydi. Ve içimde tek bir cümle yankılanıyordu: “Ya kurtulacak… ya da ben onunla birlikte şehadeti karşılayacağım.” ○●○● Telsizimden hiçbir ses çıkmayınca önce antenle oynadım, sonra frekansı değiştirdim… derken ekranda parlayan kırmızı hata ışığı sinirlerimi daha da gerdi. “Şu an bozulman gerekiyordu, öyle mi?” diye mırıldandım kendi kendime. Sanki her şey inadına ters gidiyordu. Tekrar denedim. Parmaklarım buz kesmişti ama yine de cihazın köşesine bastırdım. Sessizlik. Bir süre daha uğraştım, ama nafile. Telsiz tamamen susmuştu. Derin bir nefes aldım.İçimdeki buz gibi sessizlik büyüdü. Demek ki haber veremeyecektim. Albayımız Orhan'a ulaşmanın başka bir yolu yoktu. Sinyal çekmiyordu, telsiz öldü, bu lanetli dağ tek başınalığın anlamını yeniden yazıyordu. İçimdeki sabırsızlık kabarıyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Kar, ağırlaşan düşüncelerimin üzerine düşüyordu sanki. “Allah’ım…” dedim fısıltıyla. “Ne olur aklımı berrak tut.” Plan kurmam lazımdı—ama zaman yoktu. Askerin sabaha kadar yaşayıp yaşamayacağı bile şüpheliydi. Kar fırtınası iyice bastırırken mağaranın içi karanlık bir kovuğa dönüşmüştü. Adamlar teker teker ateş başından ayrılıp çevreye dağıldı. Bazıları nöbet tutmaya kalktı—ellerindeki silahı tutmayı bilmeyen tiplerdi. Diğerleri mağaradaki köşelere kıvrılıp uyumaya başladı. O an karar verdim. Telsiz bozulmuştu.Kimseye haber gönderemiyordum.Ve sabaha kadar beklemek… bir askeri ölüme terk etmekti. Gitmem gerekiyordu. Yalnız. Gece vakti. Karın altında. Silahımı kontrol ettim.Şarjör tamdı.Yedek mermiler yerindeydi.Bıçağım belimdeydi. Sessiz ilerlemem gerekeceği için bir parça kumaşı ayakkabılarımın tabanına sardım. Mağaradan çıkarken donmuş bir nefes bıraktım ardımda. Karanlık, yola arkadaş oldu.Ayak izlerimi kar kapatıyordu; bu iyiye işaretti—peşimden kimse gelemezdi. Yaklaşık iki saat yürüdüm. Ayaklarım donmuştu ama zihnim diri kalmak için uğraşıyordu.Nefesim kesik kesik çıkıyor, içimdeki öfke yürüdükçe daha da keskinleşiyordu. O askerin yüzünü bilmiyordum. Kim olduğunu da.Ama Türk’tü. Bizdendi. Ve onu orada bırakamazdım. Vadinin ucunda silik ışıklar gördüm. Kalbim hızlandı. Kamp. Dizlerimi büküp yere çömeldim. Önce etrafı dinledim. karanlığı gözlerimle taradım.Gördüklerim tam olarak istediğim gibi değildi ama korktuğumdan da kötü değildi. Dışarıda beş kişi nöbetteydi. Ateş yoktu ama sigara içen birinin dumani uzak mesafeden bile görünüyordu. Kendime fısıldadım: “Beş kişiyi sessizce… olur.” Yavaş, çok yavaş ilerledim. Kar sesi çıkarmasın diye adımlarımı ağırlığımı yayarak attım. İlk nöbetçiye bıçakla yaklaştım; boğazına değil, omuz ve boyun arasındaki boşluğa darbe vurdum.Bayıldı ve Pulluk gibi karın içine gömüldü. Diğerini yumrukla aldım.Kafasına darbe alan adam sendeleyip yere düştü. Onu da sürükleyip kayaların ardına ittiğim ilk adamın yanına bıraktım. Üçüncü adam fark etmeden yanıma döndüğünde nefesimi tuttum; bir hamlede arkasına geçip kolunu bükerek yere yatırdım. Dördüncüsü bana döndüğünde göz göze gelmemiz bir an sürdü ama o anın devamı olmadı—bileğimi çevirip alnına hızlı bir darbe indirdim. Beşinci adam ise beni fark etti. Koşmaya çalıştı.Ben daha hızlıydım. Karda sendeleyen ayaklarının çıkardığı ses, kar fırtınasının uğultusuna karışırken, boynuna bıçağın kabzasıyla vurup yere yığdım. Hepsini tek tek kayalıkların arkasına sürükledim.Kar, üzerlerine usulca düşmeye başlamıştı. Derin bir nefes aldım.Soğuk ciğerlerimi yakıyordu ama içimdeki adrenalin daha güçlüydü. Sıra kampın içine girmeye gelmişti. Çömelerek ilerledim.Karanlık iç mekâna göz attığımda kalbim tekrar hızlandı. İçeride üç oda vardı.Bir koridor tüm odaları birbirine bağlıyordu. Sol taraftaki odada en az altı kişi uyuyordu—horlama sesleri duvardan bile duyuluyordu Sağdaki odada daha fazlaydılar; içeride nefesler birbirine karışıyordu. Orta odadan hafif bir ışık sızıyordu.Önce sol odaya girdim.Yavaşça. Nefes almaya bile korkarak. Ama orada asker yoktu.Yerde yatak görevi gören battaniyelerin arasında çeşitli silahlar, cepler, not kâğıtları vardı. Sağ odaya geçtim.Burada da yoktu.Sonra orta odaya yöneldim.Kapı aralıktı. Derin bir nefes alıp içeri uzandım—ama asker burada da yoktu. Tam çıkmak üzereydim ki koridorun sonundaki tahta yığını gözümün ucuna takıldı.Düzensizdi.Toprağın üzerinde gelişigüzel duruyor gibiydi ama… Bir şey saklanıyordu sanki altında. Sessiz adımlarla yaklaştım.Kalbim kaburga kemiklerimi yumrukluyordu. Bir an için nefesim hızlandı.Tahtalara uzandım. Ellerimle kenara çektim.Tırnaklarıma toprak doldu. Tahtalar hafifti ama altındakinin ağırlığı içimi daralttı. Çünkü gördüğüm şey… gizli bir geçitti. Yaklaşık iki metre derinliğinde, daracık bir delik. Kenarında demir bir merdiven vardı. Belli ki bir sığınağa açılıyordu. Etrafı bir kez daha kontrol ettim. Kimse yoktu. Sessizlik, karın iç çekişiyle birleşiyordu. Sol ayağımı merdivene koydum ardından sağ ayağımı. Aşağı doğru inerken tahtaları yukarı çekip tekrar deliğin üzerine kapattım. Işık tamamen söndü.Artık karanlığın, soğuk metalin ve kalbimin sesi vardı etrafımda. Ve önümde—esir alınmış bir askerin kaderi. Merhab öncelikle arkadaşlar Bu platformu ilk defa deniyorum ve inanmanızı isterim ki çok heyecanlıyım. Uzun zamandır kafamın içinde ya da deftere kısa kısa yazdığım cümleler var sadece ama bugün 01/12/2025 saat : 19: 30 O günlerden biri değil... BU KITABIN TELİF HAKLARI SAKLIDIR!!! YAYINLANMASI, ÇALINMASI YA DA ,SATILMADI GİBİ BENZERI DURUMLARDA KİŞİYE HUKUKİ IŞLEM BAŞLATILACAKTIR... İyi Günler Dilerim 🖤

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

AŞKLA BERDEL

read
92.6K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
42.9K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
89.5K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
553.3K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
58.0K
bc

HÜKÜM

read
231.6K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
37.2K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook