5. "Yeni arkadaşlar."

1894 Kelimeler
Penceremin açık kalan perdesinden içeri süzülen rahatsız edici güneş ışınlarıyla uyandım. Yataktan yüzümdeki kocaman gülümsemeyle kalktım. Dün sınav olmuştuk, iğrenç geçen o sınavdan sonra gülümsemeli miydim bilmiyorum. Yeni okulun üniformalarını yatağın üzerine attım. Dün sınavdan sonra annemle çıkıp almıştık. Üniforma, gri etek ve bordo rengi bir üsttü. Annem ne olur ne olmaz diye pantolon da almıştı. Bu gün hava rüzgarlı olduğu için etek giyme riskini göze alamadım ve bordo formanın altına gri pantolonu bacaklarımdan geçirdim. Başıma da genelde kullandığım siyah beyzbol şapkamı geçirdiğimde hazırdım. Telefonu cebime sıkıştırıp merdivenin trabzanından kayarak inerken annemin konuşmalarını işitmiştim. Tek başına ne konuşuyordu bu kadın? "Anne?" diye seslendim aceleyle salona girerken. "Ben çık-" "Bak misafirimiz var!" diyerek bana kaş göz yaptı. Evimize genelde gelen giden çok olmazdı, bu yüzden şaşırmıştım. Yanlarına yaklaştığımda, mavi gözlü, kumral çok güzel bir kadınla karşılaştım. Kadın bana gülümseyerek, "Oğlun mu?" diye sordu anneme. Yüzüm düşerken annem koşarak yanıma geldi ve saçlarımı gizleyen beyzbol şapkamı çıkardı. At kuyruğu yaptığım ve şapkamın altına alelade sıkıştırdığım saçım omzuma dökülmüştü. "Kızım, Ece." "Aa, öyle mi?" Kadın pek de mahcup olmuş gibi değildi. "Hoş geldiniz." diye mırıldandım cansızca. O ara kafamda daha önemli fikirler dönmekteydi. Demek saçlarımı tümden kezsem erkeğe benziyordum ha? Annem hafifçe belime çimdik attığında kaşlarımı çatarak ona döndüm. "Saçlarını kesersen seni öldürürüm Ece." diye fısıldadı. "Ya anne, kafamın içindeki şeyleri nasıl duyabiliyorsun?" Doğruldu ve biraz yüksek bir sesle "Hadi sen bize kahve yap." diyerek beni mutfağa yolladı. Ne demek kahve? Ne demek kahve yapmak? Aceleyle saatime baktım. İlk günden geç kalmak istemiyordum, üstelik sınıflar daha yeni belirlenmişti, bu gün Utku'yla müdürün odasına gidip acı gerçeği öğrenecektik. Hızlıca kahveyi kutusundan çıkarıp cezveye aktardım ve iki fincan su ekleyip ocağa koydum. Kahve pişerken, misafirin beni göremeyeceği bir konum seçerek anneme el salladım ama kadınla konuşuyor, beni görmüyordu. Bu sefer iki elimi birden salladım ama yine fark etmedi. Elimi ayağımı delice sallayıp zıpladığımda sonunda beni fark etmiş ve kadına, "Şimdi geliyorum." Deyip mutfağa gelmişti. "Ne var Ece, kadının yanından ayrıldım tek kaldı ayıp. Ne söyleyeceksen söyle." "Anne geç kalıyorum okula, iki gün gitmedim diye alıştın bakıyorum." diye söylendim. "Hem kim bu kadın, sabahın köründe damlamış?" "Sessiz konuş," diye beni uyardı eline tepsiyi alarak. "Halan o." Şaşırmıştım. "Halam mı? Onlar Almanya'da, gurbette değiller miydi?" "Dönmüşler işte," dedi hızlı hızlı. "Hadi sen selam ver çık, geç kalma okuluna." Önden salona giderken annemi takip ettim. Halamı daha önce hiç görmemiştim, kendimi bildim bileli yurt dışındaydı. Çocuklarıyla tanışıyordum ama, küçüklüğümde eniştemle birlikte yazları buraya gelirlerdi. Azra ve Berk. Gerçi bir süre sonra tamamen gelmeyi bırakmışlardı, en son ne zaman görüşmüştük? 10 yıl? Belki de 11. Pek hatırlamıyordum doğrusu. Bağlarımız o kadar kuvvetli değildi.  Halam ise bilmediğim bir nedenden dolayı Türkiye'ye ayak basmamıştı bu zamana dek. Birbirimizi arayıp sormuşluğumuz bile yoktu, ne diye evimize kadar gelmişti ki bu kadın şimdi? "Okula geç kalıyorum, müsaadenizle." dedim gülümsemeye çalışarak. Sonra şapkamı ve kenara bıraktığım sırt çantamı kaparak dışarı koşturdum. * Müdürün odasından çıktığımda hüzünle elimdeki ders programına ve şubeye baktım. "Hangi sınıfa düştün?" diye sordu kapıda beni bekleyen Utku. Kağıdı kaldırıp ona gösterdim. "Şu an kendimden fazlaca utandım." "Ne? Seviye 5 mi?" Alayla güldü ve o da kendi kağıdını gösterdi. "Aptal mısın?" Kafasına vurdum. "Bana aptal diyene bak, altı üstü bir sınıf üstesin benden." diye homurdandım sınıfa doğru yürürken. "Bir sınıfı küçümseme kızım, ona giremeyenler de var." Ayağına vurduğumda yüzünü buruşturdu ve hızlıca sınıfına girdi. Bende oflayarak bir sonraki sınıfa. Sınıftaki yeni yüz olmak biraz gerilmeme sebep olmuştu. Derste olan öğretmen beni yanına çağırarak kendimi sınıfa tanıtmamı istediğinde, adımı soyadımı söyleyip kısaca kendimden bahsettim ve öğretmen boş bir yere geçmemi istediğinde orta sıralarda duvar kenarı bir yere yerleştim. Bakışları kısa bir süreliğine üzerime toplasam da hocanın dersi başlatmasıyla birlikte odaklarından kurtulmuştum. Ders edebiyattı. Hızlıca defteri çıkardım ve başımı hafifçe eğip gözlerime sınıfta tur attırdım. Maç yapıp kavga ettiğimiz grubu okulda görememiştik. Gerçi sadece bir iki tanesinin simasını net hatırlıyordum, Sercan'ın ayağını kırdığı kişi ve maç sırasında ayağıma topu atan çocuk. Sanırım takım kaptanıydı, adının Mete olduğunu söylemişti Çınar. Diğer çocuğun adını hatırlamıyordum. Sınıf taraması yaptığımda onları görmediğim için rahatladım. Belki benden daha aptallardır ve son seviye sınıfa düşmüşlerdir. Sinsice gülümsedim. Dersin ortalarına doğru uyukladığım sıralarda sınıf kapısı gürültüyle açıldı. Yerimde sıçradım ve kısık gözlerimle kimin geldiğine baktım. Kim bu uykumu bölen hadsiz? "Geç kaldığım için kusura bakmayın hocam," dedi içeri hızla giren kumral saçlı bir çocuk. Sesi buraya koşarak geldiğini kanıtlarcasına nefes nefese çıkıyordu. "Bu kaçıncı Mete?" Hoca kaşlarını çatmıştı. Kolundaki saate bakıp, "Boş bir yere geç," dedi. "Bir daha olursa geç kağıdını da kabul etmem." Mete mi? Emin olmak için yüzünü inceledim ve gözlerim, tanık olduğum gerçekle irileşti. Bu Mete, o Mete'ydi. Hızlıca elimle yüzümün bir tarafını gizleyerek başımı duvara doğru çevirdim. Biraz daha az aptal olsaydın ne olurdu Ece? Onunla aynı sınıfa düşmek zorunda kalmazdın! Yanımda bir hareketlilik hissettiğimde göz ucuyla sıraya baktım. Yanıma oturuyordu! "Merhaba," dedi. Nefesimi tuttum. Hemen mi tanımıştı beni? Yüzümü duvardan çevirmeden, "Merhaba," dedim kısık bir sesle. Hoca derste, konuşmak zorunda kalmayız, birazdan susar diye düşünürken zil çaldı! Duvar dibindeydim, hala yerinden kıpırdamamıştı, dışarı çıkmak gibi bir niyeti yok gibiydi. Buradan nasıl kurtulacağımı düşündüm, sıraların üzerinden atlayarak sınıftan çıkmadıkça başka bir seçeneğim yokmuş gibi görünüyordu. Aklımda kurtulma planları yaparken, "Yerime oturmuşsun." dedi biraz soğuk bir sesle. Çantasını benim önüme bırakırken, benim çantamı da izinsizce alarak kendi önüne koydu. "Sonraki ders başka bir sıraya geçsen iyi olur." Kalkıp sınıftan çıktığında hızla ayağa fırladım ve çantamı alarak soluklandım. Ben senin yanında oturmaya meraklıydım! Sinirlenmiştim, oturacağı yere mi tükürseydim acaba? Hazır sınıfta da kimse yoktu. Kapıya göz attım, gelen giden yoktu. Sinsice gülümseyip tükürmeye hazırlandığım sırada sınıfa iki kızın girmesiyle tükürüğümde boğuldum ve öksürük krizine girdim. Bir daha böyle sinsice şeyler yapmayacağım Allah'ım, ne olur ölmeyeyim. Küçük krizi atlattıktan sonra sıralar arasında gezindim ve oturacak boş bir yer aradım. En arkada tekli bir sıra vardı, hemen çantamı atıp kuruldum. Cuma günkü sınavda kesinlikle elimden gelenin en iyisini yapmalıydım, o pislikle aynı sıraya denk gelme olasılığını göze alamazdım! Hayır hayır, daha büyük bir şey düşünmeliydim. Aynı sınıfta olmak sorun olacaktı, sınıfımı değiştirmenin bir yolunu bulmalıydım. Sonraki ders yine edebiyattı. Mete, hocadan hemen önce sınıfa girmiş ve sırayı boş görünce sınıfta gözünü gezdirmişti. Beni mi arıyordu bu aptal? Hızlıca kafamı sıraya yasladım. Beni tanıma ihtimalini göze alamazdım. Önce düşmanı adam akıllı tartmalı ve bir plan yapmalıydım. İlk adım olarak dersleri dinleme kararı aldım, cumaya kadar dersleri dinlesem yeterdi, illaki fark atardım sıralamada. Zeki kızdım vesselam. Planımın ilk aşamasını gerçekleştiremeden dersin ortasında uyuyakaldım. Diğer derslerde daha dirayetli olmaya çalışsam da, öğle arasına kadar aynı rutini devam ettirdiğimde kendimi dövmek istedim. Dersleri dinlemek: X Başka bir yol düşünmeliydim. Öğle arasında Utku'yu sınıfından alıp peşimden yemekhaneye sürükledim. Sınıfında birkaç arkadaş edinmişti bile, kötü çocuk. "Şu geçen maçta kavga ettiğimiz grup vardı ya," dedim yemek tepsimi aldığımda. "Aralarından biriyle aynı sınıfa düştüm." "Sorma," dedi. "Sercan'ın ayağını kırdığı çocuk da benim sınıftaymış, bir hafta rapor almış." Boş bir masa bulduğumda hızlıca yer kaptım. "Neden okulda takıyorsun şu şapkayı?" diye sordu. Varlığını unuttuğum beyzbol şapkama dokundum. "Güneş çok parlak." dedim başlığını biraz daha öne indirerek. "Gözüm acıyor." Kurulduğum masada karşıma geçti. "Senin sınıfında hangisi var?" Esnedim. "Takım kaptanı vardı ya Mete, o işte." Yemek tepsisini seslice masaya bıraktığında irkildim ve endişeyle oturmasını izledim. "Oha, şansa bak." Huysuzca çorbamı kaşıkladım. "Acilen başka sınıfa geçmenin bir yolunu bulmalıyım." "Başka bir sınıfa geçebilir misin ki?" diye sordu Utku ümitsizce. "O kız, düştüğünüz sınıflar bir sene boyunca geçerli olacak demişti." Yemeği daha hızlı yemeye başladım. "Kabul etmiyorum, bir yolu olmalı." "Neydi kızın adı?" Suyumdan içtim. "Gamze miydi?" "Gizem!" Masaya bırakılan başka bir tepsiyle kafamızı üçüncü kişiye çevirdik. Bu, öğretmenlik takıntısı olan ve bize okulun ilk günü sınavları tanıtan kızdı. "Adım, Gizem." dedi masamıza zarifçe oturarak. "Başka boş yer yoktu, oturmamda bir sakınca yoktur umarım." Çoktan kurulmuştu zaten. "Sorun yok, keyfine bak," dedim zoraki gülümseyerek. "Az önce bahsettiğin başka bir sınıfa geçme konusu," dedi kaşığını eline alarak. "Çok çok çok zor ama korkma, imkansız değil." Güldüm. "Üç defa üst üste vurguladığında hiç korkmadım zaten." Göz ucuyla, sessizce yemeğini yiyip konuşmaya pek katılmayan Utku'yu süzdü. "Boş ver onu, genelde de pek konuşmaz zaten, sen devam et." dedim hızlıca. Bir yandan yemek yiyip, bir yandan da anlatmaya girişmişti. "Çözüm teoride basit, sınıf değiştirmenin tek yolu, genel sınavda ilk 50'ye girmek." Şaşkınlıkla soludum. "İlk 50 mi?" Utku kahkaha atmıştı. "Kolay gelsin." dedi yemeğine dönerek. "Dur," Masada Gizem'e doğru yavaşça eğildim. "180 kişi arasından 148. oldum ben, şimdi bana ilk 50'ye girmem gerektiğini mi söylüyorsun?" "Evet," dedi rahatça. Utku sırıttı. "İmkansız." "Ağzında yemek varken konuşma." dedim sinirle. Gizem devam etti. "Aslında girdiğin sınav sadece 11. sınıfları kapsıyor. Benim bahsettiğim genel sınav. Bu okulda 800'ye yakın lise öğrencisi var, onları aşıp ilk 50 arasına girmekten bahsediyorum." Yemek yediğim kaşık elimden düştü. Utku teselli edercesine parmağının ucuyla sırtımı okşadı. "Sen sıralamada kaçıncısın?" diye sordum. Çorbasının kalanını içti ve bana baktı. "46." "Sen bile..." diye mırıldandım. Utku sönük tesellisine devam ediyordu. "Pes et, hayatta yapamazsın." Ters ters baktım yüzüne. "Yemeğini bitir sen." Kıza döndüm. "Ne zamana bu bahsettiğin genel sınav?" "Üç ay sonra," dedi. "Hatta üç ay bile kalmamıştır." Başımı ellerimin arasına aldım. Utku'nun dediği gibi pes etsem iyi olacaktı. Buradan bana yol yoktu, başka bir şey bulmalıydım. "Okul birincisi üst sınıflardan bir çocuk." dedi Gizem. Gerçekten öyle bir dahi var mıydı? "Pek sanmam ama ders notlarını ondan isteyebilirsin, Her yılın notlarını sakladığını duymuştum." Umutla baktım yüzüne. "Birkaç kez yardım etmişti bana, sınava yakın sorular hazırlayıp çözüyor. Belki sana da o notlardan verir, biraz zor olsa da denemeye değer." Gülümsedim. Hiç çabalamamaktan iyidir. "Bu arada söylemeyi unuttum," dedi gizem kaşığını tepsisine bırakarak. "Ne olursa olsun arka bahçeden uzak durun." "Arka bahçe mi?" Kaşlarımı kaldırdım. "Okulun arka bahçesi mi?" Başını salladı. "Bu okulda sözsüz bir kural var, okul içinde sıkı disiplin sağlansa da, arka bahçe görmezden gelinir. Geçen sene üst sınıftan iki çocuk kavga etti, kemerle dövmüşler diye duydum. Hiç kimse bir şey yapmadı, hocalar, müdür hepsi görmezden geldi. Nadir olsa da büyük olaylar olur ama o bahçedeki güvenlik kameraları çalışmadığı için kimseye bir şey ispatlayamazsın." "Oha," dedim. "Neden müdür göz yumuyor böyle bir şeye?" Omuz silkti. "Orasını bilmiyorum ama olay sonunda kimde birbirinden şikayetçi olmuyor ve polis işin içine karışmıyor tuhaf bir şekilde. Kısacası, başınıza bela almak istemiyorsanız o bahçeden uzak durun derim." Utku'ya doğru dönüp göz kırptı. "Özellikle sen yakışıklı." Utku kaşığını düşürmüştü. Sessizce güldüm. "Merak etme, tek isteğimiz sorunsuzca mezun olabilmek." dedim güvence vererek. İkimize de gülümsedi. "Ben uyarımı yapayım da." Utku biraz utanmış gibiydi, biten tepsisini alarak ayağa kalktı ve önden gitti. Biraz sonra biz de tepsilerimizi teslim edip farklı yönlere yürüdük. Aptal Utku heyecanlanıp hızlı davrandığı için cüzdanını masada unutmuştu. Sınıfına gidip vermeyi düşündüm ama orada yoktu. Cüzdanı çantasına koysam da nerede olduğunu merak ettim. Ders başlamak üzereydi ama ortalıklarda yoktu. Bu okulda düşmanlarımız olduğu için biraz endişelendim, belki de cüzdanı unuttuğunu fark edip yemekhaneye geri dönmüş olabilirdi. Hızlıca koşturup dışarı çıktım ve yemekhaneye yürüdüm ama orada da yoktu. Fazla evham yapmıştım, belki de tuvaletteydi. Biraz rahatlayarak okul binasına doğru yürüyordum ki, neredeyse hiç öğrenci kalmamış bahçe de Utku'yu hemen tanıdım. Aramızda hatrı sayılır bir mesafe olduğu için ona seslensem de duymadı. Sınıfa gitmek yerine nereye gidiyordu bu çocuk? Ona yetişmek için peşinden koşarken aniden duraksadım ve onun acel acele ilerleyen adımlarını izledim. O adımlar... Tam da Gizem'in biraz önce bizi uyardığı yere, arka bahçeye gidiyordu. "Dur!" diye bağırdım arkasından ilerleyerek. Belasını mı arıyordu bu çocuk? Duvarı dönüp görüş açımdan çıkmıştı ki, bir kaç saniye sonra hızlanan adımlarımı durduran bir şey oldu. Utku'nun acı çığlığı boş bahçede yankılandı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE