Hastanede geçirdiğim birkaç günün ardından nihayet odama geri dönebilmiştim. Beyaz duvarların donukluğuna sinmiş antiseptik kokusu, her adımda yankılanan ayak sesleri, gece gündüz fark etmeksizin çalan monitör sesleri… Hepsi üzerime çöken o kasvetli havanın birer parçasıydı. Bu boğucu ortamdan kurtulmak bana öyle iyi gelmişti ki, odamdaki tanıdık koku ve loş ışık bile bir lütuf gibi hissettirmişti. Ama hastanede kaldığım süre boyunca içime sinmeyen bir şey vardı. Günlerdir dikkatimi çeken bir eksiklik… Eylül. O ortalarda yoktu. Ne bir selam vermeye gelmişti, ne de varlığı herhangi bir şekilde hissediliyordu. Önceleri bir işi çıkmıştır, diyerek kendimi avutmuştum. Ama zaman geçtikçe bu yokluk daha da dikkat çekici hale gelmişti. Dayanamayıp Bora’ya sordum. Eylül’ün nerede olduğunu, neden

