Ben rekabetçiyken, o benimle uğraşmaz rahatlıktaydı, bu beni daha da hırslandırıyordu. Rekabet edeceği seviye de değilim gibi hissettiriyordu. "Öyle, çünkü ben gerçekleri gördüm."
Onaylamaz gözlerle baktım, çehresi eğlenceli bir hazla doyumlandı, haz, suratındaki dudaklarına yakışıyordu. Dudakları genişliyor alt dudağı sarkıyordu ve gözlerinin bebeği büyüyordu. "Çünkü anlattıklarımdan anlamıştın." Dedim yüksek sesli, yenilgiye itirazlı.
"Herkesi aptal zannetmek huy olmuş sen de." Dedi kendinle dalga geçermiş gibi.
Kayıtsız bakışlarla gözlerimi devirdim. "Seninle yarışamam."
"Çoğu, en sevdiğin her neyse, onu kimsenin bulamayacağı, korunaklı bir yerde sakladığını düşünebilir. Ben içinde ararım. İçini bilirsem sıkılı avcuna kanar mıyım?" Diyerek gözlerini gözlerimden ayırmadı. Yaralarımı unutmuştu. Tek baktığı yer, yüzümdü. "İçin kimsenin aklına gelmez. En basit örneğinle tuzağının farkına vardım Sena Gökyel." Yüzü tatminle doldu.
Bitirmiş gözüküyordu konuyu ama benim sürdürmekte ki inadıma karşı gelemezdi.
Benim içim korunaklıydı, içim kimsenin bulamayacağı bir yerde; karşılarında duran siluetteydi. Emir Sayer içimi bilirse, avuçlarımı açmaz, avuçlarıma kanmazdı.
Hırçınlaştım, "Sorumun cevabı bu değildi. Sana hangisi avcumu açardın diye sordum." Diye terslerken ona cephe almıştım. "Ayrıca," dedim kaşlarımı çatarak. "Suça karıştığında ilk üstün başın aranır. Bu aklında olsun, suç makinesi."
"Anlamadın mı? Sana genel olgulara kanmayacağımı anlattım. Bir odanın kapısı kilitli diye orada saklı bir şey aramam. Sıkılı avcunda da sıkılı diye istediğimi aramam. Hangi avcunu açtığımın ne önemi var?" Onu anlamak zordu, söylediklerini anlayabilmek için yarım dakika düşündürtebilirdi. "Ancak aptal birinin sıkılı elini açarım." Diyerek gülümsedi, doğal değildi amacı yüksekten baktığı beni aşağılamaktı.
Gözlerini kıstı.
Bir şey yumurtlayacak gibiydi, insanı tedirgin ediyordu. Giz olanları avuçlarına bırakmamak için üstün gayretle, üç maymunu oynayarak bakışlarımı değiştirmedim. Avuçlarımdaki sargıyı sıktım. Canım yandı ama ancak böyle sabitleşebilirdim.
Düz bakışlarıma bakarken duraksadı. Asıl mevzuyu hatırladığını gözlerindeki buğulu ciddiyetten sezdim.
Ayağa kalktı. "Baban. Seni baban sayesinde bitiririm." Dedi can sıkıntısından kolunu büküp başının üstüne koyarak.
Asıl konumuz buydu, sözün özü ve kısacası buydu.
Ben ona ölümüme denk düşecek şeyi bilmediğini kanıtlamaya çalışmıştım ve o bilebileceğini kanıtlamıştı.
Ve sahiden, ölümün tıpkısı benim için nedir, bunu biliyordu.
"Bak," dedi kinayeli. "İstediğimi buldum, demek ki sahiden gevşek avcunu açarmışım. Verdiğin örnekteki gibi, baban gevşek avcun. Ne de olsa bırakıp gitmişsin." Bakışları kurnaz, hareketliydi. Tam bir şeytandı. "Ben senin kendine inandırmak istediklerine kanmam Sena Gökyel." Dedi fısıltılı.
Koca bir nefes verdim. Stres ve gerginlik, tükenmiş kanımın aktığı damarlarımda, serbestçe dolaştığını duyumsuyordum.
Gözlerimin odağını devirerek değiştirdim, "Baban tarafından fazla pohpohlanmışsın." Dedim.
Elini gevşetip açtı. Söylediğime karşın sakin olmak için çabaladı.
"Babam benim kesip atabileceğim bir organım gibi. Adaleti onunla sağlıyorum. Senin içinse baban: aklın, yüreğin. Şu işe bak, adaleti yine bir babayla karşılıyorum." Yüzünü buruşturdu. "Terazi adaletli. Sıfat aynı Gökyel, ikisi de baba. Söylesene ben bunda niye adalet göremiyorum?"
Bana doğru belini büktü, onu hizalayıp görebilmek adına kafamı arkaya yatırdım. Gözlerinin damarı belirginleşmişti. Bunu görebileceğim kadar yakındı.
Bazı çocuklar babasına siperdi, bazı çocuklar babasına dayanaktı.
Ve bazı çocuklar yara aldığını görünce babalarını sevmeyi bırakırken bazıları sevmeye devam ederdi.
Ben babama siperdim, ben babamı severdim.
"Aptal mısın?" diye bağırdım.
Ayağa fırladım. Ani olduğundan yüz yüze çarpışmaktan onun iyi refleksleriyle kurtulmuştuk. Bu kulaklarımın içini bir süre yakmıştı.
Yaralarım ayağımın altına batarak dizimi kırdı ve belimin tutmadığını hissettim.
Dişlerimi sıkarken öfkem inlemeyle karışık ıkınıyordu. Avuçlarım yumrukken çekyata kolumu dayayıp kafamı yumruğuma koydum. Hareketsizken her şey çok güzeldi. Hareket ettiğimde bıçağı boğazıma dayayan bu acı geçmeliydi.
Gözlerim kapalı, acının hafiflemesi için akrep ve yelkovanı takip ediyordum. Bu ses sandığımdan iyi geliyordu. Bir kovanın içine saydığım zamanı biriktiriyorum gibi seviniyordum ve algılarım acıdan uzaklaşıyordu.
Dizlerimi acıtan zemine baktığımda bacaklarım çıplaktı. Tuhaflık hissederek karnıma değin baktığımda tek iç çamaşırıma rastlandım. İnanamıyordum!
Bakmaya gerek duymadan yalnızca üstümde de sütyenimin olduğunu yeni farkına varıyordum.
Beni soymuştu.
İçimden gelen rahibe dürtüsü, hesap sor dese de soymasında bir gariplik göremiyordum. Yaralara pansuman yapmıştı ve yüksek bel kotumla bunu yapamazdı. Bikini giydiğimi ve plajda herkesin beni bu halde kaç kez gördüğüne benzettim. Utanmamalıydım, aynı şeydi.
Söyleyeceklerime odaklanmalıydım. Görmüştü ve görmüş olduğu şeyi değiştirebilme imkânım yoktu. Yanaklarımdaki sıcaklığın nedenini halvet gibi olan odadaki sobaya verebilirdi.
Söyleyeceklerimi söyleyemeden asla iyi olamazdım. Utancım da giderek artardı. Bu gerginlikle yaraların da birbirinden ayrılmak için can attığını görüyordum.
Gözlerim kapalı, derin nefesler ala ala, "Baban yargılanmayı hak ediyor ama ben yargılanacak tek bir şey yapmadım. Aradaki farkın farkında değilsin. Ayrıca kimsin sen ha? Seni zamanı geldiğinde legalce yargılayacak olan benim." derken üstten bakışlıydım.
Değişen yüz hatlarını görüyor olmakla kibir sesimde düzene giriyordu.
Zorladığım yaralar, kulağıma bir sineğin vızıldamasıydı. Canımın yandığını inkâr edemezdim, canımın yandığının üstünü hırsla kapatabilirdim.
Saldırıya geçiren duygular, saldırıya geçirmesine neden olan saldırıyı, almamışçasına davranırdılar. Ondan yara almıştım, hırsım saldırı pozisyonundaydı ve canım yanmıyor gibi davranıyordum.
Ateşim çoğalmıştı; susuzluğun damağımı çöle çevirmişti ve arada onun bedeninin gözlerimde kayması gibi yan etkileri oluyordu. Yaralardan akan kanın serinliğini, ıslaklığını hissedebiliyordum. Durum değerlendirmesi yaptığımda, durumumun vahim sonuçları çıkıyordu. Hırs körelticiydi, tedbirli karakterim körelmişti.
Hırsımla tek o yüz yüze gelmemişti, bende içimdeki yıkıcılıkla karşılaşmıştım. Babam gibi yıkabilirdim çünkü babamı ikiye katlayan ama babam sayesinde güneş görmüş bir hırsa sahiptim.
Hırsım susmuyordu ve ben değil içimde kımıl kımıl yıkıcı, tehlikeli bir his konuşuyordu, "Babam için babamı savunacak meslek okudum. Bu kez de seni ve babanı yargılamak adına okurum. Önüme kim geçebilir ki?" bakışlarım onu fazlasıyla küçümserdi. Ayağa zorlukla kalktım.
Bacaklarım bağı çözülmüştü, yalpaladım ama tutunmadan ayakta kalabildim, "Asıl kalemi kıracak olan soyadını taşıdığım babam dahi değil. Benim." İçi boş bir hırsın içinde kendime saldırdığımı ve bunun çok komik olduğu düşündüm, çünkü onun çehresi bu izlenimleri vermişti.
Duvar bakışlarıyla dinliyordu ama dinliyordu, can alıcı konuşmalarımda dilini kıvırarak alt damağında gezdiriyordu ve yine bana odaklı kalabiliyordu.
Yüzünü bana döndürerek kafasını kafama yaklaştırdı, işaret parmağıyla omzuma vurdu, vücudum sarsılınca acıyan yaralarımla yüzüm buruştu, "Avukat sensin, Sena Gökyel. Babanı savun. Bunu hâkim önünde, adalet binasının mahkeme salonlarının birinde yap." Dedi bastıra bastıra.
Öfkeli alay, bu ilkti.
"Şüphen olmasın."
Gözlerini daha büyük açtı, tedirgin olmamak imkânsızdı, "Sıra babam ve bana geldiğindeyse bizi yargılayan ol. Dediğin gibi. Bu kez üstüne sıçtığım mahkeme masalarında değil. Kendi mahkemende." Öfkeyle havadaki elini tutup, gelişigüzel aşağı savurdum.
Engellememişti, herhangi bir güç kullanmamıştı sadece beklediği bir şey olmadığı yüzüne vurmuştu.
"Yo," dedim acıdan yüzümü buruşturmamaya çabalayıp tutukça bakarak. "Ben, seni ve babanı gördüğüm her yargı masasında yargılayacağım." Dedim susar susmaz yarama elimi bastırıp ağzımı aralamıştım.
Emir Sayer'in vurdumduymaz hallerinde olduğunu tahmin ederken, gözlerinin yaralarıma indiğini gördüm.
Yaralar açıktı çünkü her kesiğin her an, sızlayışındaki nefes alışlarını hissediyordum, "Bu öfkenle yaralarını daha fazla zorlar mı bayılırsın yoksa havale mi geçirip komaya girersin merak ediyorum."
"Fazla meraklısın." Dedim alayla, yüzüm acıdan burkuldu.
Göz pınarlarımı, kulak içlerimi ve alnımı yakan alev artıyordu. Tenim ip gibi geriliyor acı artıyordu. "İnatlaşma." dedi işaret parmağıyla üstünkörü çıplak kalan karnıma sürterek.
Saldırı almış gibi adımlarım hemen arkaya gitmişti ve Emir Sayer, ne yapacağımı görmek istediği için böyle davrandığını, bir nevi nabzımı ölçtüğünü direkt anlamıştım.
"Bayılacak gibisin."
Kurumuş dudaklarımı susuzluk hissiyle yaladım, aynı zaman da söylediklerinden huzursuzdum. Sesi delirticiydi çünkü yankılı geliyordu.
Bacaklarımdan ayak bileklerime inen kanı hissediyordum.
Belimi yakaladığında boşta kalan elimle omzuna bastırdım. Bu onu geri itmek içindi fakat etkisiz kaldı. Durdu, bir nefes verip, "Bayılmanı mı izlemeliyim?" diyerek ona yaslanmam için belime bastırdı, canımın acısından elim koluna gitti. Kolunu tırnaklarımı batırdım.
Başım öne düşmüştü, gözlerim acıdan yaşlıydı.
"Bırak." Diyerek kollarında tepindim. Sesim çığlıklıydı.
Ellerimle omuzlarını ittiriyordum ve bana mısın demiyordu. Çıplaktım, ondan destek almam için onun bedenine yaslıydım, eli çıplak belimdeydi. Çıplak kelimesi, zihin perdemden süzülen tek hatırlatmaydı.
Çıplaktım, çıplaktı, yani çıplaktık. Üstü yoktu. Utançtan aklımı yitirecektim