Ruhumdaki ölümün çağrısı, bedenim üzerinde ateşini yakmıştı. Alevlerin sıcağı bedenimi uyandırıyordu. Tıpkı, ciğerlerimin soğuktan üşütüp ateşten yandığım o geceler gibi.
Zihnimi babamın yokluğundaki varlığı doldurmuştu. Yokluğundaki varlığı, anılardı.
Kaçıyordu ve ben yarım sene sonra babamı ilk defa görüyordum. Tanımadığım birisinin evinde babamla buluşturulmuştum, soruları hiçe saymıştım.
Neredesin? Kimlesin? İyi misin? Hepsi anlamsızdı.
Suskun bir çocuktum.
Bir gecenin köründe, babamın kucağında otururken ikisini kapının pervazına saklanarak izliyordum. Çok küçüktüm.
Oradaydım; küçük bir kız çocuğunun anılarının ortasındaydım. Kaçamıyordum.
O anda jilet yaraları canımı acıtmazken küçük kız çocuğuna baktığımda canım acıyordu.
Yanlarına gidemiyordum, o kız çocuğunu lekelemekten korkuyordum. Şimdiki halime bakıp da büyümekten korkmamalıydı ya da yüzümdeki dikenli o ifadeye bakıp da babasının kendini mahvedeceğini düşünmemeliydi.
Daha da mahvolurdu, daha da lekelenirdi.
Konuşamıyordum, hareket edemiyordum: Babam cebinden sarı ışıltılı bir künye, bileklik çıkartmıştı.
Gözlerim parıldıyordu, parmaklarına kıstırdığı künyeye zıplıyordum, babam gülerek daha yükseğe çıkartıyordu künyeyi, "Dur bakalım," diyordu. "Bana bir şey adına, burada söz vereceksin, ondan sonra künyeni alacaksın." Deyip kucağına çekiyordu beni. "Bu künye, bileğinden hiç çıkmayacak."
Tek koluyla sıcacık elleri küçük bedenimi sarmıştı.
Güveni ve güvensizliği, sevgiyi ve sevgisizliği o kollarda bulmuştum.
Yaklaşık altı sene önce künyemi kaybetmeme rağmen, bileğimde bazen hala künyeyi arıyordum. Babam için o künyeye o denli değer vermiştim ki, anılarımdan uyanamadığım gecelerde bileğimi yoklayarak uyanıyordum.
Bedenimi kimliksiz hissediyordum, künyem: bedenimin kimliğiydi. Doğduğum ilk günden on altı yaşıma kadar bileğimdeydi. Bir kargaşa da kopmuş ve kaybolmuştu.
Babam sağ elimi kullandığımdan sağ bileğime takmıştı, sağ bileğimde künyeyi arıyordum; usulca uyanıyordum. Sağ bileğim boştu, kimliksizdi. Sol bileğimde, kaybolduğu zaman yaptırılmış yeni künye vardı.
Onu kontrol ettiğimde, o künye de elime gelmedi.
Gözlerim kapalı, belimi doğrultmaya çalıştım. Sobaya yeni atılmış odunların çatırtısıyla uyanıyordum.
Bazen zihnim haftalarca uyumazdı ve geçmişe hatırlatıcısını o zaman kurardı, her bedenim uyuduğunda zihnim karmakarışık hatırayla, geçmişi zihin perdeme yansıtırdı.
Zihnim bu geceyle birlikte hezeyanlara tetiklenmişti.
Akrep ve yelkovan sesini en koyu sessizlikte yakalayıp saymaya uğraşıyordum. On saniyeye kadar sayıp zaman algımı kaybediyordum. Döngü ne zaman başlamıştı ve ben ne kadardır devam ediyordum, bilmiyordum. Bildiğim şey, akrep ve yelkovanın çıkardığı sesin yüksek olmasıydı.
Gözlerim uzun süre kapalı olduğunu düşündürecek kadar ağır bir yükle açıldı.
Bulanıklık netleşti. Kapkaranlıkta görebileceğim aydınlığı gördüm. Ateşin tavanda parıltılı ateş gösterisi gördüğüm tek şeydi. Onun yanı sıra sesi gelen odun çıtırdamaları. Uykudayken akrep ve yelkovanın sesini bastıramıyorken şimdi bastırıyordu.
Bedenim kıpırdandıkça yayları gıcırdayan eski bir çekyatta yatıyordum. Sorgulama ve kavrama yeteneğimi normalden uzun kavrıyordum. Başım boynumun taşımayacağı ağırlıkta geliyordu. Bedenim pelteleşmişti.
Ensemin yastığa değen kıvrımı ıslanmıştı, alnımdan boynuma soğuk terler süzülüyordu. Ateş tenimin altına sürülmüştü ve içten yanıyordu.
Pencerenin kenarında yattığımı guguk kuşunun sesini duymamla fark ettim, perdeler kalın ve koyu olmalıydı. Perdeye kolumu uzatırken keskin taze bir yara, nefesimi sıkıştıran sızısıyla kendini açığa çıkardı.
Gözlerim aşağı düşerken elim acının olduğu bölgeye kapandı. Avuçlarımda beyaz dikiş bandı yapıştırılmıştı. Dudaklarım acıyla yuvarlaklaştı gözlerim dışarıya fırlayacaktı.
Karnımda kalın sargı bezli bandajlar vardı ve sargılar yapıştırılmadığından bacağımın çıplak tenine düştü. Sıksam hepsinden, musluğu açmış gibi kan damlardı, bezler ağırlaşmıştı.
Kesikler. Jilet kesikleri.
Keskin bir kan kokusu etrafta dolanıyordu.
Perdeye acıya hazırlanarak uzanıp çekiştirdim, bedenim kısıtlı hareket ettiğinden perde az aralandı. Alt dudağımı ısıra ısıra perdeyi aralamaya boş çabayla devam ettim, gözüm yaralarımdaydı.
Yıkık dökük bir evdi burası.
Göremesem de bakma ihtiyacıyla doluydum. Ve başım yastıkla buluşmak ardından uykuya dalmak için çırpınıyordu.
Perdenin kumaşı elimden kayıp pencere baştanbaşa açıldığında, korkuyla gözlerimi pencerenin ucuna çevirdim. Oda tan kızıllığıyla, çok da olmasa aydınlanmıştı. Emir Sayer, ışıktan kısılan gözleriyle sandalyeye bacaklarını açarak uzanmıştı. Az önceki hezeyanımı gördüğünü düşündüğümde tedirgin olmuştum. Bana psikolojik sorunları olan birisi gibi bakması, canımı sıkardı ve bu benim psikolojik sorunlarım olmadığı anlamına gelmezdi.
"Uğraştığın bu muydu?" dedi perdeyi bırakarak. Sesinde kuruluk vardı, uzun süre konuşmamış olabilirdi ve gözlerinde suçlayıcı hırslı ifade vardı.
Karanlıktan arındığımızda odaya göz ucuyla tedirgince baktım, neredeydim? Yerde kanlı bezlerle kanlı kıyafetlerim saçılmıştı.
Dışarısına baktığımda tanıdık Bursa manzarası kaşlarımı çattı. Gözlerimi kısarak, boynumu biraz daha çevirdim, tanıdık birbirinden uzak küçüklü büyüklü evler vardı. Dağın yamacında sırt sırta kalan birkaç ev inşa edilmişti.
"Hatırlıyor musun bu evi?" dediğinde gözlerimi ona yönlendirdim. Anımsamaktan öteydi ama yaralı zihnimle ispatı yoktu. "Çocukluğun adeta mahzende geçmiş." yayıldığı sandalyeden belini doğrultarak dirseklerini dizlerine dayayıp ellerini çenesinde gezdirdi.
Çehresi sertti, fakat gözlerinde vereceğim cevaba karşı merakı sezmiştim.
"Hatırlamam mı gerekiyor?" dedim soruya soruyla cevap vererek. "Yorum yaptığına göre hayatıma benden daha hakimsin." Sesimi tam anlamıyla neredeyse ilk kez duymasına rağmen beklediği gerçekleşmiş gibi yüzünde övünç belirdi. "Cevabını da kendin ver."
Kafasını iki yana salladı, sorusunun cevabını yanlış vermişim gibi davrandı, "Babanın babasına ait." Diyerek alayı yavaşça yüzüne dağıttı. "Palavra mı yoksa sahiden mi hatırlamıyorsun?"
Hatırlamamak isterdim. Bu evdeki anılarımı, aklımdan ruhumdan sürgün etmek isterdim. Bu eve en fazla üç dört kez kalmıştım ama babamın bu eve her kafa dinlemek istediğinde sığındığını biliyordum.
Geçmiş zaman eki beni daha çok öfkelendirdi, "Bu ev şu an babama ait. Sen, bu eve giremezsin. Ayrıca hatırlamamam veya hatırlamam seni niye bağlıyor?" diye bağırarak boynumu ona çevirmeye zorladım.
"Korkma, hala evin mirasçısısın." benden gözlerini uzaklaştırarak odada gözlerini dolaştırdı. Gözlerini yumdu, "Arka iki pencereye korkuluk taktırmalısınız. Rahatça girebildim." Dedi öfkemi görmek ister kışkırtmayla. "Ve şu diğer mesele," dudaklarını hırçınlıkla ıslattı. "Merak sevgili mirasçı, yalnızca merak." gözlerimi ondan çektim.
"Yalnızca merak ha?" ona saldırabilirdim. "Suçlarının tanığıyım." Dedim tıslayarak.
Tanıktım: işlediği suçların kurbanıydım. Kurbandım ancak ona hüküm giydirecek olan da bendim. Ölmediğim sürece, yüzde yüzlük kesinlikle en iyi tanık bendim ve buna bağlı en göz korkutucu tehdidi de ben yapardım.
"Suçlarımın tanığısın." Diye tekrarladı. "Bu neyi değiştirecek? Beni tehdit mi edeceksin? Denesene, nereye varacağız merak ettim." rahat ve özgüvenliydi.
"Sen işlediğin suçların bilincinde misin? Yaptıklarının farkında mısın, neyle başlamamı istersin tehdide? Ali kıran baş kesen olduğundan pek karar veremiyorum." boynumu döndürerek ayaklarımı kendime çektim. Dizlerime başımı dayadım, konuştukça saçlarımdan boynuma doğru akan ter beni boğuyordu. "Üstelik seni tehdit etmek mi?" diye bağırdım. "Senin aksine ben, adaletimi resmi makamlarda arıyorum."
"Evet," dedi sivri diliyle mırıldanarak. Ukalaydı. "Suçlarımı gördün, şahit oldun." Sesindeki sakin olan ton bana acı verecek kadar tesirliydi. Gözlerimi acıyla sıktım. "Bu hiçbir şeyi değiştirmez."
"Buna sen değil, adalet karar verir." duymadı, mesele edinmedi bile.
Bedenime göz attı "Şahitliğini yapacağın şey, kendi bedeninde işlediğim suçlar. Bu olanların en kötü yanı ne biliyor musun," dedi göz kırparak. "Baban uğruna seni mahvetmem, seni bitirmem. En kötüsü bu." Gerçekçiydi, kendisini dahi en açık dille yargılıyordu.
Söylemekle söylememek arasındaki kararsızlıkta alt dudağımı ıslattım, "Merak etme, endişelenip tasalanma yani, suçlarını, özellikle bu suç benim cinayetim ise sevgi pıtırcığı babanın tek bir uzvumu bile ortalıkta bırakmayacağına eminim. Peki sen, sebebini biliyor musun?" baktı dalgınca ve kafasını olumsuz anlamda salladı. "Babamın önüne fırlatmak yerine oğlunun yargılanmamasını tercih edecektir." Dedim bedenim cenin pozisyonunu almışken.
"Yanılıyorsun, Gökyel." Diyerek soğuk uyuşuklukla konuştu. Küçük dudak hareketlerine bakmak çok sakıncalıydı.
Görmüştüm, babasının ona olan sevgisini de tanıktım.
"Yanılmıyorum. Yanılan sensin." Dedim jilet gibi sesimle. Bakışları baskın tavrımla garipleşmişti.
Bedenimdeki kesikleri cehennemin en dibine göndermek ve bedenimdeki ateşi de buza atmak istiyordum. Koşulları eşitlemekten yanaydım. Çünkü kesiklerim değil, tüm bedenim acıyordu.
Emir Sayer'in de kesiklerini olduğunu hatırladığım an yine de durumunun benden katbekat iyi olduğunu düşündüm. En azından acıyabilecek tek, bacak bileği vardı.
Teller... Bekir Sayer'in engelleyici sözleri zihnimi berraklaştırdı, o da o tellerden atlamıştı ama atlayışı kontrollüydü.
Acıdan haz duyamasam da gülümsemeye çalıştım, "Ama seninle şu konuda anlaşalım," diye fısıldadım. Sesim istesem de yaraların içten kaşındırıcı sızısıyla çıkmıyordu. İnlememek için sesimi alçaltıyordum ve sürekli dudaklarımı birbirine bastırıyordum. "Sen suçlarınla babamın cinayetinden daha ağır yargılanacaksın." Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda, yanılacağıma dair izler gördüm. Ben değil, o yanılacaktı.
"Adalet. Adaletinin sağlamasını yaptın mı?" diyerek yüzünü sağa çevirip, alt çenesini oynattı.
"En az senin kadar."
Çenesini sıvazlayıp, kapkaranlık oluşunu karanlıkta görebileceğim göz bebeklerini büyüttü, "Adaleti sağla. Hamlelerinle adaleti sağladığını gördüğümde, eline Bekir Sayer'i adım adım bitirecek şeyler veririm." Dedi güçlü bir sesle.
Söylediklerimi olağan karşılıyordu, sanki yıllar önce bu cümleleri ona defalarca kurmuş gibi ezberimi bekliyordu.
"Ya?" diye alayla mırıldandım. "Lütufkar adamsın, teşekkür ederim."
"Haklısın." Dedi ince bir ironiyle. "Ne demek."
"Bunun için sana ihtiyacım yok. Öyle ya da böyle birileri bitecek."
"Babamı, tek ben bitiririm. Kendi adaletimi de babamı bitirmekle sağlarım. Ve son vuruşu sen yaparsın." Öne doğru hafifçe eğilmişti, vurgulu konuşurken bu huyu vardı, kolları sandalyenin kolunda olduğundan köprücük kemikleri derin bir kuyu olmuştu.
Dikkatim dağılarak yüzünde ve omuzlarında defalarca kez depar atmıştım.
"Ne senin adaletine güvenir seninle yola çıkarım ne de senin baban gibi beş para etmez bir adamı bitirmeye uğraşırım." anladın mı dermiş gibi kafamı salladım.
"Sözüm bitmedi!" dedi hırsla. "Adaletsizlik gördüğümde de seni bitirmelerine izin veririm, kız çocuğu." Ciddiyet kazanmıştı, alayı yoktu.
Güldüm. Soğuk, sinirlerimi yatıştıran bir gülüştü.
"Bitirilmeye uğraşılacak bir önemim yoktu." dudaklarını düz çizgi haline getirdi. Kendinden emin, ben bilirim tebessümüydü. "Nesin sen? Hâkim? Savcı? Ya da mantık olarak yargıcın yargısındaki adaleti sorgulayan oluyorsun. Ya senin adaletin ne kadar adaletli?" kaşlarım çatıktı.
Yargıç oydu, sorguç ben.
Tebessümünü bozmadan gözlerine kibri dokundurdu, "Adaletimi sorgulama hakkını sana veriyor muyum?"
"Peki, ben senden böyle bir hak istiyor muyum? İstediğimi sorgularım."
"Ne fark eder?" dedi umursamaz bakışlarıyla. "Sonuç, aynı sonuç."
"Ne mi fark eder?" inanmaz gözlerle gözlerini yakalamaya çalışıyordum. "Adil bir savaşçı ol Sayer." Küçümseyici gülümsedi. Dişlerimi sıktığımı görünce gülümsemesi genişledi.
"Yalnızca şunu bil, adalet neymiş ya da adil savaşmak nasıl olur: çocukluğumda yaşadıklarımla, ardından yaşattıklarımla öğrendim. Adalet duygusu, yara izlerinden akar ve ne aktığıysa, adalet onun tıpkısı olur." En önemli sırrının itirafını yaparcasına ketum davranıyordu.
Davranışları kendini ele vermemekte üstündü.
Kafamı sağa eğdim, yaralarını küçümseyen gözlerle, "Senin adaletin neyin tıpkısı?" dedim merakımın önüne geçemeden. O noktaya ayak basmamamı beklemiyordu, cevabı düşünerek verecekti.
Omuzlarını kıpırdattı, "Ölüm." Dedi gözlerini odada gezdirerek. "Ölümün tıpkısı. Adaletim bu." Ürktüm, deneyimlerinle bunu söylüyordu ve verdiği cevaba dair kaç tecrübesi vardı?
"Saçma." Dedim göz devirerek. Ürktüğümü gözlerimi kaçırmamla gizleyememiştim. "Ölüm adalet sağlamaz."
Gözlerini kıstı, gözlerinin altındaki iki üç torba titredi, ona verilen olumsuz cevaplardan hoşlanmıyordu.
"Neyin saçmalığından bahsediyorsun, Sena Gökyel?" dedi arkasına tekrar yaslanarak. "Ölümün tıpkısı olduğundan bahsediyorum. Ölüme denk düşecek onca şey var. Seninkini en başından biliyorum örneğin. Yapacakların beni haksızlığa uğratırsa kendi adaletimi onunla sağlarım." sakindi, rahat olabileceği bir konuya getirmişti ikimizi. Bunu başarmakta ustaydı.
"En başı, en başı..." diyerek hayıflandım. "Beni tanımıyorsun, seni tanımıyorum. En başı bu gece mi? Ya da iki gece önce mi? Komik. Bu kadar kısa sürede ölmemle denk düşecek zayıf noktamı ellerine vermem. Yalnızca komik."
Vermemişimdir diyerek umut ettim, içten içe.
"Verdin, bir gecede, tek bir anda verdin." o ısrarcı bir adamdı.
Kanıtlamak, alt etmek istedim, "İki elim var: ne istediğin hangi avcumda avuçlarımı açana kadar diğerinde sanırsın. Veya ben öyle düşünmeni sağlarım." Dedim sesim fazla özgüvenliydi, eski halimi kazanmam dinçlik yaratmıştı. Omurgam acıdan kamburken şimdi acısa da dimdikti. "Bir avcum sıkılı, bir avcum gevşek var say. Hangisine kanarsın?" diyerek onu alt ettiğim cevabı ağzından bekledim.
Yüzüme göz attı, "Sıkılı avcuna." Dedi kalın dudaklarını içe kıvırarak. Yüz kaslarım tatminle dolmaya hazırken, "Benden bu cevabı isterdin. Fakat ben gevşek avcunu açardım. Hangi avcunu açtığımın önemi yok, emin olabilirsin."
"Öyle mi?" dedim alayla.
Ben rekabetçiyken, o benimle uğraşmaz rahatlıktaydı, bu beni daha da hırslandırıyordu. Rekabet edeceği seviye de değilim gibi hissettiriyordu. "Öyle, çünkü ben gerçekleri gördüm."