28. VEDALAR

1842 Kelimeler
Yola bakan yüzü yavaşça bana döndü, bir şey söylemesine izin vermedim, arabasının kapısını açıp indim. Bedenimin yanından mermi gibi geçip giderken kafamı iki yana salladım, babam duyarsa ardından cama çıkıp onu görürse hiç iyi şeyler olmazdı. Neler düşünürdü? Zili çaldığımda otomatik kapı anında açılmıştı, gerginliğimin dozu artmıştı. Görmüşler miydi? Koşarak üç kat merdiven çıkarken kapı da annemin beklediğini gördüm, şimdilik biraz yatışırken annemin üstüne geçirdiği taşlı ama sade diz üstü elbiseyle annemin de katılacağı bir davet olduğunu anlamıştım. Tehlike sahiden büyüyen bir boyuttaydı. Alımlı gözüküyordu, özenle hazırlanmış olduğu belliydi. Bana ve üstüme anlam veremeyen bakışlarla bakarken, "Sena?" diye yüksek sesli endişeyle bağırması anında gerçekleşti. Sakin olması için ellerimle onu yatıştırmaya çalışırken hemen bir yalana başvurmama gerekiyordu. Hem de hemen. "Sakin ol. Yalnızca düştüm, büyük dedemlerin evine gittim, oradaki merdivenlerden fena yuvarlandım anne." Diyerek saldırıya uğramadığıma inanmasını isteyerek bakıyordum. Yalana inandırmak, beni üzüyordu ama bir yandan da söylediğim yalan, canını yakmayacaktı. Gerçeği bilse kahrolacaktı, kendisini suçlayacaktı, babamı suçlayacaktı, yaptığım yanlış ona hediye ettiğim fedakârlıktı. Kollarını açıp beni ayakkabılarımla içeri sokup, kollarına çekerken, "Aklım çıktı Sena, ne işin var o evde kızım?" dedikten sonra içeri doğru, "Saruhan?" diye bağırdı. "Sena geldi." "Canın acıyor mu?" dedi merhametiyle bacaklarıma bakarken. Kafamı olumsuz anlamda iki yana salladım. Görünen kısım jilet kesikleri olan bölge değildi, zedelenen ufak tefek morluklardı. "İyiyim ben," diyerek parmak uçlarımda yükseldim, kollarımı baleci edasıyla başımın üzerinde gerdim, etrafımda bir tur döndüm, "Kıpır kıpır hissediyorum," diyerek sesimle şakıdım. "Aklıma anaokulundayken fındıkkıran Balesi yaptığım geldi, nasıldım ama?" Tekrar parmak uçlarımda yükseldim. Saçmalıyordum, öyle böyle bir saçmalama değildi hem de. "Tamam, iyisin görebiliyorum anneciğim," diyerek kollarımı tutarak ayak tabanlarımı yere bastırdı. "Her yerin morarmış sen uçuyorsun." Diyerek sımsıcak gülümsedi. "Gelirken mi düştün?" kafamı anında salladım, yalan söylemekle hissettiğim suçluluğu dişlediğim dudaklarıma ceza vererek ödüyordum. "Efendim? Kim gelmiş?" diyerek koridora giren babam, beni görüp adımlarını atmayı durdurdu. Jilet gibi giyinmiş, gömleğinin manşetlerine 'Gökyel' yazılı kol düğmeleri takmıştı. Kotu Jean'di beyaz işlemeli gömleğine sporluk katmıştı ve ilk göze çarpan kol düğmeleri ona kırk yaşına girerken aldığım hediyeydi, altın kaplamalı el yazılı iki düğmeydi. Saçlarını ıslatmış arkaya doğru taramıştı, tıraşını olmuş uzaktan duyulan tıraş kolonyasını çenesinden boynuna sürmüştü, kokusunu alabiliyordum, bu koku hiç değişmemişti, babamın değişime kapalı halini seviyordum, çünkü onunla özdeştirip, o şeyi ona ait kılabiliyordum. "Neredesin Sena? Senin disiplinsizliklerinden bezdim artık ben kızım." "Ben..." diye mırıldandım. Devamını getiremeden annemin açıklama sahasına girdim. Annemin şefkat dokulu elini omzumda hissederek ürperdim ve ona baktım, "Babanın evinden dönerken düşmüş. Eh be kızım, ne işin vardı dağın tepesinde? " Diyerek babama açıklama yaparken tişörtün bolluğuna öyle minnettardım ki belimi daha da dışarıya çıkarıp, karnıma tişörtün yapışmaması için tedbirimi aldım. Ayaktayken uzayan tişört, bacaklarımdaki kesiklerin derinlerini kapatıyordu. Babamın sakinliği kafamı bir şeylerin döndüğüne dair cendereye sokuyordu, göz kontağımızı kurup kurup bozarken gizemli ama sukut olmuş açıklamalar gözlerinden gözlerime, gözlerimden gözlerine kıvılcımlanıyordu. "Ne işin vardı Sena orada? Anahtarın bile yok senin. Eve nasıl girdin?" "Boş ver baba, bir şekilde girdim işte. Siz, nereye gidiyorsunuz böyle?" gözlerini sıkı sıkıya kapatıp açtı. Bakışları öfkelendi, "Eve nasıl girdin Sena?" diyerek tekrar etti. "Bekçi," dedim emin tınıyla. "Bekçi dolanıyordu, söyledim açtı kapıyı." Şüpheyle gözlerini kıstı. Bekledi, bir şeyler hatırlamak istedi, olmadı. "Kurtardın." Dedi kafasını tehditkâr bir şekilde sallayarak. "Bekçide anahtar olup olmadığından emin değilim." Düşmanıyla iş birliği yapan adam, beni tehlikeye atamazdı. Bekçide anahtar onda yoktu ama var diyecekti. "Var, sorabilirsin." dedim derin bir nefes alarak. Yalan söyledim, belki de ona bende ihanet ettim, bu dava senin davan demişti bana, bu dava benim davam olacaktı, o zarar görmeyecekti. "Söylemeyecek misiniz nereye gittiğinizi?" dedim enerjik bir merakla. "Annenle yemek yiyeceğiz, ardından beş on dakika Nilay'ın yanına uğrarız." Soruma cevap vermeyi seçmişti, ufacık da olsa nasılsın sorusunu beklemiştim. O avukat kadının ismini telaffuz ederken annemin yüzüne baktığımda, normal gitmeyen hiçbir his sezmedim. "Çok romantiksin." Dedim bakışlarımı üstünden kinayeyle çekerek. O da bana göz silkelendirerek cevap verdiğinde babamı es geçerek sırayı anneme getirdim. Babam, annem görmeden gözlerini devirdi, "Sorma kızım," hayıflandı. "Annenin işleri." Sakindi. "Ayrıca Nilay Hanım'a niye uğruyorsunuz? Anne, geniş çevrene bir arkadaş daha mı katıyorsun yoksa?" diyerek annemin ağzından o kadın hakkında düşünceleri duymayı hedef aldım. Babam yüzümü arşınlarken, bitmeyen şüphelerime kızar gibiydi, Nilay'ı hedefi aldığımı, uyanık bir adam olarak sezmişti. Elini umursamazca salladı, "Babanın gayrimenkul işleri Sena, Nilay'da o kadınlardan biri. Hayatımıza sokmanın anlamı yok, değil mi?" Dedi endişesizce, babam ve bana bakarak. Kadınlığıyla karşımda oluşunu görebiliyordum, o her zaman kadınsı sezgilerine inanan kadınlardandı; bu denli rahatsa, ipler ondaydı. "Ayakta mı konuşacağız, ben sana yara bandı, krem falan getireyim, siz babanla geçin içeri." Dedi annem. Babamın arkasından oturma odasına girerek karşısındaki tekli koltuğa oturdum. Dirseklerini dizlerine koyarak bana doğru eğildi. Fısıldayan sesle, "Büro açılışına gitmen gerektiğini biliyorsun değil mi Sena? Nilay söylemiştir." kapıya bakıp tekrardan bana baktı. "İyisin, kırığın çıkığın yok, üstesinden gelebilirsin." Ellerini ovuşturdu. Tişört karnıma yapışmasını engelleyerek önüme eğildim, ellerimdeki kesikleri de saklamak için parmaklarımı birbirine doladım, "Hayır, bilmiyorum." Diyerek keskin ve net konuştuğumda derin soluk aldı. "Neden gitmem gerekiyor?" saçlarıma arkaya attırdım. "Nelerle karşılaşacağım orada?" tek kaşım dikildi. "Bana dürüst müsün kızım?" dedi açıkça. Dürüstsem karşılığını dürüstlüğüyle verecekti, biliyordum. Ağzımı açarken, elini kaldırdı, beni susturdu, "Vereceğin cevap belli. Sen yalandan nefret edersin, sen bana katiyen yalan söylemezsin." Yüreğimi parçalara ayırdığını hissettim. Bana yapabileceklerimde güvenmesini istemiştim ama dürüstlüğüme şüphesiz bakmasını istememiştim. "Baba," dedim çaresizlikle gözlerine bakarken. "Şüphen yoksa niye soruyorsun?" "Dün gece ofisin kapısını niye açık bıraktın?" diyerek gözlerini kıstığında, gözlerinde şüphe dolu bir darbe hissettim. Başlangıcın sonunda gibiydik; kuşkularımızın en başında, dürüstlüğümüzün en sonlarındaydık. İkimizin de düellosu, ucu açık sona eriyordu, sorumun cevabını almıyordum, sorusunun cevabını vermiyordum. Anlaşamıyorduk, birbirimizi anlamaktan korkuyorduk, "Çantanı, dosyalarını, ders kitaplarını bile almamışsın? Öylece bırakmışsın her şeyi. Bugün de alakasız bir yerden çıkıp geliyorsun?" sesi özensizdi, ilgisizdi. Kan diye fısıldadı zihnim ve hatıralarım. Sen Emir Sayer'in ayak bileğini kestin, kanını akıttın, bıçağı orada bıraktın ve kaçtın. Birisi orayı temiz bırakmıştı. Avuçlarımı içimi kemiren şüpheyle birbirine sürttüm, "Ofisi gidip gördün mü?" dedim tam gözlerinin içine bakarken. Babamın yalanlarını hissedebilir miydim? İhanet etsem biz enkaza dönüşür müydük? Yıkığın içinde ihanetlerimizin altındaki o göçükte esaret kalır mıydık? Oradan kurtulabilir miydik? Ya da ihanetlerimiz, bizim kurtuluşumuz muydu? Burnunun ucunu sertçe işaret parmağını sürttü, "Ofise birkaç saat önce gittim. Eşyaların olduğu gibiydi, şu asistan kız toparlıyordu." Sabırsızlıkla dudaklarımı birbirine bastırdım. Ellerimi gevşetip açtım. "Neydi ismi?" dedi parmaklarını çenesine koydu. "Hatırlayamadım." Diyerek dikkatinin merkezine tekrardan beni aldı. Birisinden birisi benim aklımla dalga geçiyordu. Benimle oynuyordu. "Aleyna." Diye mırıldandım. "Sadece kapı mı açıkmış? Yalnızca bunu mu söylediler?" "Evet, Nilay söyledi," dedi, şüphesini körüklüyordum. "Sen ne yaptığını bilmiyor musun Sena? Nasıl bilmezsin?" Tekrar yalana başvurdum. Suçluluk hissetmedim. "Sarhoştum. Ne yaptığımı hatırlamıyorum." Yüzüme uzunca baktı. Alkışını duyarken, dürüstlüğünü merak ettim. Tiyatro sahnesinde baba kız birbirimize yalanlar söyleyip ihanetler mi ediyorduk yoksa ben dürüst olmasam da babam dürüst müydü? Babamın, kan izlerini yok etmek gibi bir amacı niye olabilirdi? Ben ona yalan söylüyordum, ben ona ihanet ediyorum, o bana ihanet ediyor muydu? Bu soruyu saniye de on binlerce kez kendime sordum. Tepki vermedim, hamle sırası bende olan oyunun hamlesini, kimliği belirsiz oyuncuya verdim. Her şeyi dosdoğru anlatabilirdim. Anlatmadım. "Bravo sana, fazlasıyla sorumluluk sahibisin." Diyerek arkasına yaslandı, gözleri yoğun halde üstümdeydi. "Bir daha, olmayacak Sena. Oradaki insanları güvenliğini, eşyalarını tehlikeye atamazsın, böyle bir şeye hakkın yok." Sesinde garip bir durgunluk, dalgınlık vardı. "Böyle bir şeye hakkım yok." diye fısıldadım gözlerimi halıya çekerek. Gözlerim yavaşça gözlerini buldu, bu gece ilk kez alacağım cevaptan korkuyordum, "Niye geliyorsun davete?" dedim açık ve yalın. "Gelme, zorunda değilsin nasılsa." "O avukatlık bürosunun sahibi benim." Dedi, asıl sebep bu olmadığını yemin edebilirdim. Gözlerini benden ayırmadı, onu yatıştıran bir tebessümü dudaklarıma peyda ettim, "Sen insanları ardında bırakmayı seçersin baba, bu kez niye göz önüne çıkıyorsun?" Ellerimin içi terlemişti, ellerimi açarak yavaşça tenime sürttüm. Yaraların açıklığında bulunan az miktarda kan, bacaklarımın üstünde kurudu. "Gelme," diye fısıldadım yalvararak. "Gelme baba. Ben giderim, sen gelme." Erteleyici bir hareketle odada göz gezdirdi, "Sena," dedi alıştırarak. Jilet kesiklerini tırnaklarımla kanattım, gelecek olan acıyı bekledim; beş yaşımdaki gibi, altı yaşımdaki gibi. Gözlerimin içi tutuştu. "Polis araması yeniden çıkmadan ki çıkması an meselesi, bu gece veya yarın akşam kadar yakın anlıyor musun?" dedi anlatmakta zorlanan sesiyle. Kalbime birisi büyük bir güçle vurmuş misali ağrıdı. "Bir çark var baba," dedim kinle gözlerinin içine tutunarak. "O çark hep başa dönüyor; mahvolan hep ben ve annem oluyor. Bu kez ne olacak?" sesim yükseldi. Annemin varlığını önemsemedim, polis baskınına saatler varken ben annemin psikolojisi neyden koruyabilirdim? "Yanında duruyorum Sena. Daha ne yapayım istiyorsun?" Dedi koruyucu göz hapsiyle. Artık beni korumaya çok geç kalmıştı ama ona o iğrenç hissi tattırmayacaktım, ben tatmıştım canım yanmıştı, onun canı yanmasındı. "Oraya gelmekte ki tek sebebim sensin." Diyerek başka babanın sözlerini hatırlattı. Bekir Sayer, oğluna 'Senin için.' demişti. Sahiden her şey babaların evlatları için miydi? Kafamı omzuma çevirerek gülümsedim, "Senin için demeyeceksin değil mi?" dedim hırçın bir edayla. "Diyemezsin." işaret parmağımı babamın suratına savurdum. "Çünkü ben senin yüzünden oradayım. Gerçekleri konuşalım baba, kandırmayalım birbirimizi." "Gerçekleri duymak istiyorsun? Duy o zaman Sena." dedi kalçasını koltuğun ucuna getirerek. Öfkelenmişti. "Senin bencilliğin bana olan merhametin. Bana olan merhametinle her şeye bencil kalabiliyorsun." "Yani?" dedim yüzümde kaskatı kesilirken. Merhametinden faydalanıyorum demenin kaçıncı farklı haliydi? Unutmamalıydım, benim bencilliğim babama olan merhametimdi. Babamın bencilliği, kurtuluşa ermekti. Benim kurtuluşum onunlaydı, onun kurtuluşu kendinleydi. Silik bir tebessümüm, varla yok arası dudaklarıma oradan gözlerimin sıcaklığına ulaştı. "Uzun cümlelere gerek yok baba," dedim dudaklarımı küstahlıkla bükerek. "Senin için." dedim hecelerin üzerine basarak. "Kısası bu, özeti bu; ben, senin içinim. Mesleğim, hatta yaşamamam bile senin için. Ya ölümüm, o da mı senin için olacak baba, merak ediyorum?" kaşlarını çattı, gözlerine dağılan kara bulutlar sürtüştü, öfkesi büyüdü. "Benden istediğin bu." Merhamet ve bencillik: Soğukla sıcak gibi de olabilirdi, soğukla buz gibi de. İnsan, merhametliyse bencil kalabilir miydi? Kalamazdı. Fakat insanın, tek nicelikle sınırlı olan merhametinin bencilliği: soğukla buz gibiydi. Benim merhametim babamdı, benim merhametim sahip olduklarımla sınırlı bir bencillikti. Ben bu sınırların içinde merhametimin kurbanıydım, ben bu sınırların dışında bencilliğimin kibrindeydim. "Daha fazla saçmalama," dedi sesinin dozunu aşarak. "Aklınla kal, hiçbir duygunun derinliği birisi için ölmene değmeyecek, yalnızca aklınla kal Sena." Gözlerimin içine tekrar etmemi ve söz ister gibi bakıyordu. Babam için bile ölmeme değmez miydi? Bir yalan daha söylersem, onun vicdanını ve yüreğini rahatlatırdım. Bir yalan daha, bir yalan daha... "Haklısın baba," dedim onaylayan dudak hareketimle. Kafamı onaylarcasına salladım, "Yalnızca aklımla kalmalıyım." Kafamı sallamaya devam ettim, parmaklarımın uçlarıyla oynadım. "Aferin." dedi dişlerini gösteren gülümsemeyle, küçük kızını takdir ediyordu. İçi rahattı değil mi? "Sana asıl ne diyeceğim." Dedi elini kaldırarak. "Bursa'yı sana bırakıyorum." Diyerek çarpıkça gülümsemeye devam etti. Göğüs kemiklerim kırılırcasına burkuldu, saklanan küçük çocuk kalbimi yumrukladı. Yerimde küçüldüm, dudaklarımı yemeye başladım. Baba, büyümüş küçük kızını avutuyorsun ama artık başarısızsın. "Yaşa," dedi omuz silkerek. "Ne halt istersen yap Sena, gözüm görmesin yeter bana. Geceleri dağıt, iki üç adamın canını yak: sabahları sorumluluklarına geri dön. Yaşa işte." Dedi elini boş vermişlikle savurarak. Gitmeleri normalleştirmişti. Basitti, vedasızdı. "Gidiyorsun öyle mi?" kafasıyla sözsüz bir şekilde onaylaydı. "Bu geceden sonra mı?" dedim gülümseyerek. Dudaklarım kan ağladı, o acılı kan, içime aktı. "Canım ne zaman isterse, biliyorsun plansız, spontane gelişiyor ama şehir dışına çıkmam kaçınılmaz." Kafamı anladığımı gösterircesine salladım, burukluğumu hissettiğini biliyordum ama bu kez yutamıyordum, duygularımın önüne set çekemiyordum. "Sana, daha az önce aklınla kal dedim, tekrar ettirme Sena." Aklınla kal, babamın vedasıydı. Benimle kal, benim vedamdı. Hoşça kal, insanın vedasıydı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE