Kendinden son derece emindi, babamı oraya getirteceğine soyadının Sayer olduğundan daha fazla inanıyordu. Bende buna emindim.
"Babamı önemsiz, küçük bir davetle karşına çıkarabileceğini mi düşünüyorsun?" isterik gülerek önüme döndüm.
Babam yıllar önce bağını kopartmış ve herkesten uzaklara kaçmıştı, şimdiyse o ortamda kaçtığı adamlardan birinin oğlunun karşısına geçecekti, inanması imkânsıza yakındı.
Bana benzeyen bilgiçlik taslayan tebessümüyle, "Bunca şey boşuna değildi, bu kez kaçmayacak." Dedi sesinde şeytani planlar dönerken. "Çünkü senin onu kurtaracağını sanıyor, kaygısız şu an."
Beni korkutuyordu.
"Bana bunları neden anlatıyorsun?" diye sordum. "Aynı tarafta değiliz."
"Atladığın bir şey var," dedi yüzüme bakarak. "Biz babanla karşı karşıya geldik. Sen babanın göğsüne saklanmışken ben babanla göz gözeydim Gökyel." Bir saniye bile vakit kaybetmeden konuşuyordu. "Kaygısızdı, sana güveniyordu."
Kazadan bahsediyordu ve onun tüm anlayışı benim anlayışlarımdan farklıydı.
"Sen," dedim ne kadar aşağılık olduğunu çehremde göstererek. "İstediğini elde edemeyeceksin, babamın kötülüklerinin ikizi olabilirsin," diyerek iddialı bir ifadeyle rekabete girdim. "Ama onun zekâsından eser yok sende." Kafamı iki yana salladım, kendimi ikna edemiyordum.
Elde edemeyecekti, tatmin olamayacaktı, haklı çıkamayacaktı, kazanamayacaktı.
Uzun bir süre bekledi, sakindi, "Babanı yalnız bırakma, açılışa gel o zaman."
Kafamı koltuğun başlığına yasladım, yanaklarımı şişirip indirmekten başka elimden ne geliyordu, "O benim babam ve ben babamı tanıyorsam faka basmaz. Beni gönderecek, gelmeyecek." Diyerek sıkıntılı bir nefes verdim.
"Saruhan Gökyel aptal bir adam olsaydı ben karşısında olur muydum? Şimdiye işi bitmişti." yine gözleriyle gözlerimi sıkıştırdı ve yakaladı, cevabını almak üzere bırakmadı. "Veya aptal olan ben olsaydım, baban bu kadar hırslı olur muydu?" kafasını sağa doğru oynattı, bakışları ısrarcıydı.
"Sonuca söyle, Sayer. Ne olacak yani? Bu sizin kavganız."
"Aptal insanları kıskıvrak yenilgiye uğratmaktan, zeki insanlarla da kazanana veya kaybedene kadar oynamaktan zevk alıyorum." Dedi kibirle parlayan gözlerle. "Bence uzun bir süre," diyerek burnunu kaşıdı, biraz alaylı biraz ciddiydi. Söylediklerini yakın zamandan anımsadım. "Çok uzun bir süre baban benim oyun arkadaşım Sena Gökyel."
'Uzun bir süre, çok uzun.' Demişti. 'Gökyel'in yanındayım.'
Araba kazasını hatırladım; benimle körebe oynamıştı, beni ebelemişti.
Ondan kaçtığım o anları hatırladım; benimle saklambaç oynamıştı, beni sobelemişti.
'Söylesene. Babam mı senin oyun arkadaşın, yoksa ben mi?'
Dudağımı ısırdım, "Zaman zarfı, oyun arkadaşının zekâsının büyüklüğüne göre değişiyor. Babam gençliğini alacağa benziyor Sayer." Zevkle dudaklarım kapalı gülümsedim, öncekileri gibi samimiyetten uzaktı.
Trafiğin tıkanıklığından fayda sağlayarak dikkatini bana verebiliyordu, aynı cadde üzerinde en az bir üç kez, kırmızı ışığın radarına denk gelmişti ama sabırlıydı.
"İsabetli fakat doğru hatırlıyorsam Signora Gökyel, bana zaten ihtiyar diyerek büyük bir hakaret etmiştin?" dedi sesinin cüretkârlığıyla.
İtalyanca, tesadüf müydü yoksa üç yıl orada yaşadığımı biliyor muydu?
"Birisi konuşunca başın ağrıyor, ihtiyar dememeli de ne demeli Signor Sayer?" diyerek onun ciddiye alamadım. Zararsız görünüyordu. "Hem yaşın 28." Abartmıştım biraz yüzümdeki o ifadeyi.
İşaret parmağımla onun omzunu uyuşukça dürttüm, bir omzuna bir bana baktı, "Hey," dedim gevşeyen sesimle. "Ayrıca sen bir signor olabilirsin ama benim tercihim kontes olmaktan yana."
Koltuğa yayılmaktan aşağı çekilen bedenim sayesinde gözlerimi yukarı çıkararak gözlerine bakıyordum. Zararsız olmaya devam ediyordu.
Önüne bakıp güldüğünde aklına gelene güldüğünü düşünmüştüm, yanağını kaşıdı, "Can Yücel bir şiirinde sidikli kontesini anlatıyor. O kadın sen misin?" ağzım gülmek için açılırken gözlerim uysalca kapanmıştı.
Sidikli kontes?
Sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat-sevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Şiir gözlerimin önünden aktı ve o şiirin çözemediğim gizemini atladım, "Uyduruyorsun. Pasaklı kontes diyor." Diyerek gülmemeye zorladığım yüzümü cama çevirdim.
Vazgeçmedi, "Sidikli değil ama pasaklı kontes olan o kadın sensin yani?" dedi benimle uğraşarak. "Sensin. Bir ara da uyuşuk kontes olacaksın muhtemelen, bir ara olmayan o zamanda da geveze kontes. Müthiş!" Yüzüme bakmakta cesurdu ve yüzümü ona döndürmem için olduğuna emin olduğum uyuz tınısıyla, "Sidikli kontes." Diyerek mırıldandı. "Fazla güzel." Alaylıydı.
Simsiyah gözlerinin içine aniden düşerken, "İhtiyar sinyor." Diye fısıldadım hırsla.
"Ne?" diye bağırdı, şaşkındı, "Ne dedin sen?"
"Sinyoru mu kontu mu tercih edersin, ona göre iyi anlaşacağız seninle." Dedim kaşlarımı kaldırdığımda. Onun vücuduna inceledim, kusur arayan ifadeyle, "Tarihle aram iyidir, kont tipin yok."
"Kontun belirli bir tiplemesi mi var?" dedi aşağılayıcı bakarak. "Drakula'dan bahsetmeyeceksin umarım. Kont'un tarihte yeri iki satırlık, konsülden bahsetmiş olsaydın belki düşünebilirdim üstüne."
"Farklı toplumlardan ve ayrı dönemlerden bahsediyoruz."
Konsül, Roma'nın yönetim biçimdeki bir unvandı.
"Tercihim değişmiyor." Diye diretti, sabit fikirlilikle.
"Asıl sen bir Sezar'la kıyaslanabileceğini nasıl düşünebildin?" diyerek samimi bir şaşkınlıkla ona doğru vücudumu döndürdüm.
"Yüce Sezar mezarından sesleniyor şu an, söyleyin o kendini bilmez adama, iyi bir askerdim savaştım; kazandım ve iyi bir de yazardım, kazandığımı tarihe yazdım. Sen ne yaptın kendini bilmez, diye soruyor." Diyerek uydurma bir şeyle söyledim, yüzüm komik bir şekilde alaylaydı.
"Bilmeyen bir adam, Sezar'dan alıntı yaptığını sanır, o biçim iyi uydurdun." Dedi her zaman takındığı o ben bilirim tavrıyla.
"Öykündüm Sayer, yaşasaydı Yüce Sezar'dan bunları dinleyecektik, emin olabilirsin."
"Yüce Sezar'a ilet," diyerek bana eğildi. Dudaklarını alçak sesle kıvırıyordu, "Siyasi tarih ve onunla ilgilenmiyorum ama söylemeliyim ki kendi tarihim de ben de tam bir savaşçıyım ama tarihimi yazacak kadar kendimle barışık değilim."
Yüzü yüzüme çapraz bakıyordu, gözleri donuktu. Nefes almakta zorlandım.
"Onun aksine papirüs tercih etmedim, insanlarla olan kavgamı onların zihnine, kendimle olan savaşlarımı kendi zihnime kazıdım. Ve benim tarihlerim, çürümez, insanlar tarafından yakılıp, yok edilemez."
Dudaklarını okuyordum, önce dudaklarındaki kelimeleri sonra kelimelerinin ıslak sesini işitiyordum.
"Tarih algım da farklıdır: İlk kavgam resmi kayıtlarda hatırlamadığım bir tarih ama esasen benim ilk kavgam Muğla'da yağmur damlalarının alevini hissettiğim o gece. Ve," dedi dudaklarını kulağımın köşesine yaklaştırarak. "Yağmur damlalarının alevini hissettiğim geceler, ilk kavgamın, ilk savaşımın yaşandığı yılın son gecesidir ve her nerede olursam olayım, yer yine de Muğla'dır. Yaşım 5, küçük bir erkek çocuğuyumdur."
Söylediği her kelimeyi içimde kerelerce sayıkladım.
Gözlerimi sesinin ahengine bırakırken boynum boşluğa düşecek gibi oldu, kendimi toparlayamadan, fısıltısını arttırıp uzaklaştı, "İçine Sezar girdi ve tam şu an da karşımda nutku kesilen beden aslında Yüce Sezar."
Islak dudaklarına, ıslak sesine kör kalmamın imkânı yoktu.
"Evet," dedim bomboş sesimle. Kendime tekrardan koltuğa attığımda duran arabanın tekrar çalıştığını yeni fark ediyordum. "İçime Sezar kaçtı ve adamın nutku değil yazdığı tarih felç geçirdi."
Asla nutku tutulan ben değilim.
"İşte böyle," Dedi göz kırparak. "Yüce Sezar olur, Yüce Sayer."
"Yüce Sayer," diyerek fısıldadım camı indirerek. "Müthiş." Dedim içini dolduramadığımın sesimin boşluğuyla. Ne hissedeceğini bilmez bir kaostaydım.
Arabanın içine dolar trafiğin yüksek uğultusu, aramızdaki iletişimi kopardı; sanırım daha fazla sohbet etmek istememiştim.
İlk kez sıradan bir sohbet etmiştik. Keyifliydi, saatlerce onunla saçma sapan konularda sohbet edebilirdim.
Emir Sayer'in gür kaşlarını çatık olduğunu bilmek uçuk bir öngörü değildi, o da soğuk bir gard almıştı. Soğuk hava kütlelerini kırmadım, onun yansıması oldum.
Soğuk ellerimi soğuk bacaklarımın üstüne kavuşturup parmaklarımın dansını izledim. Camı sonuna kadar kapattı, "Yüzüme bakmakta cesur ol," dedi öfkesinin kurduğu yuvasına dönerek. Yüzümü kaldırmadım, parmaklarını gördüm, arabanın ısıtıcısını açmak için derecelendirmeler yapıyordu.
Eve yaklaştığımızı görürken sorular ve şüpheler kaçınılmazdı.
Soracağım soru için cesur oldum, başımı kaldırmadan omzuma yatırdım, "Bekir Sayer gelecek mi?" içimden gelmemesi için dualar ettim. Korkumu hissettirecek hiçbir şeyi yansıtmamıştım fakat hissettiklerimi bilen bir sakinlikle bakmıştı.
"Gelmeyecek." Dedi beklemeden. "Ama baban gelecek, buna hazırlıklı ol." Diyerek direksiyonu oturduğum mahalleye döndürdü, hafif bedenim yana yatarken o da bana doğru yatmış ve direksiyonu düzeltip hızını aniden kesmişti.
Lastikler bağırırken babamın evde olmamasını umut ederek apartmana baktım. Çalışma ve yatak odasının ışığı açıktı, bu demekti ki iki ayrı azar işitecektim.
Kafamı salladım anladığımı göstermek adına, yaşanacaklar az öteydi onun beklentilerine ters beklentiler sunmayacaktım. Yaşayacaktık. Elim kapının kulpundaydı.
Yola bakan yüzü yavaşça bana döndü, bir şey söylemesine izin vermedim, arabasının kapısını açıp indim.