14. ACI VE KÖTÜLÜK

1188 Kelimeler
Pusunun içindeki pusuda; avcıyı avlayan bir oyundaydım. "Şey," diye utangaçça baktı Aleyna. Sorup sormamaktan emin değildi. "Sizce ne giysem açılışa uygun olur?" Ellerimi açarak, "Anlamam ki." dedim yumuşak ses tonumla. "Ama erken çıkman için Nilay Hanımla konuşabilirim. Nasılsa büro da babamınmış." Önce güldü, "Sağ olun," diyerek omuzlarını yükseltip minnetle baktı. Gözlerimle minnetinin cevabını verdi, kahvemden aceleci yudumlarla bitirdim. "Sizi meşgul etmeyim, çalışın." Dedi umutlu gözlerle odadan çıkarken. Umudu vardı, umut ediyordu. Umut, çocukluğuma aitliğini bıraktığım hayallerimi ısıtan histi. Umut, uçurduğum uçurtmanın kuyruğuna dolanmıştı sanki ve o uçurtmam yere çakılmış gibi hissediyordum. Umutlarım ağaçtı; yeşillenmişti, budanmıştı ve ortasından kesilmişti. Umudumun kökü hala toprağımdaydı fakat; gövdesizdi. Bazı anneler babalar umuttan arınmış çocuklar yetiştiriyordu; o çocuklar çaresizlikle can çekişenlerdi. Çocukluğu büyülü hale getiren şey, umut etmekti. Bir çocuğun en sevdiği oyuncağı, umutlarıydı. Ve bu oyuncağı kıran aileyse, aile niye vardı? Bugünün umutsuz çocukları, yarının umutsuz anne babalarıydı ve yarının yarını vardı; umudu yeşermeyen birisi, en yakınındaki umutları katlederdi. Zihnimin içindeki kanserli, geçmişe dönük o ruhtan kopup, masanın başına geçip dikkatimi dava üstünde toplamaya karar verdim ve bunu bir iki saatte çokça güzel başarmıştım. Bedenimi unutmuştum, bacaklarım eylemsizlikten uyuşuncaya denk dikkatim derinleşmişti. Dosya kâğıtlarına dizelerce not aktarmıştım, kalemi tutmaktan parmak kemiklerim kızarmıştı. Döner sandalyeyle pencereye döndüğümde güneş, akşam kızıllığıyla ofise vuruyordu. Belimi sandalyeye yasladığımda bedenimin yorgunluğu daha fazla çökmüştü. Üç veya dört öğün yemek atlamıştım, halsizliği normal karşılayabilirdim. Aşağı kata inip, Aleyna'ya mutfağı sordum. En azından iki üç lokma yesem ayakta bir gün daha kalabilirdim. Aleyna'nın ısrarıyla beraber mutfağa girdiğimizde, tüm mutfak eşyaları döşenmişti, bir evin mutfağı sayılabilecek donanımdaydı. "Size pratik bir ev makarnası yapabilirim?" dedi dolapları karıştırırken. "Hm," diyerek mırıltı çıkardım. "Sana yardımcı olursam ve sende bana katılırsan neden olmasın? Güzel olur." Gülerek, "Sabahtan beri stresten ağzıma iki lokma girmedi," Dedi yemek hazırlamaya devam ederken. "İlk gün heyecanı." gülümsedim. Yanına gidip bildiğim kadarıyla, çıkardığı tencereye su doldurdum, "Kaç yaşındasın?" Diyerek ilgimi çeken soruyu sordum. "24." Derken yaşını hiç göstermediğini fark ettim. Benden küçük duruyordu ama benden iki yıl büyüktü. "Sen yani siz?" dedi yüzüme tahmin eder gibi bakarken. Son söylediğini doğru bulmayarak, "Ben öğrenciyim, üstelik senden de iki yaş küçüğüm 'siz' demene gerek yok." Dedim resmiyeti şimdilik aramızdan kaldırarak. Alt üst ilişkisini Nilay Hanıma veya mezun olunca birçok kişiye kurabilirdim ama şu an uygunsuzdu. Ben öğrenciydim, saygınlık bir sonraki hedefimdi. "Duruş meselesi bence, siz oldukça resmi duruyorsunuz." Diyerek spagetti çubuklarını kaynayan suya kırdı. Dediğine katılıyordum fakat yanlış geliyordu. "Bu arada, mezun olmanız gerekmez mi? Yaşınızın 23 olduğunu söylediniz?" "Resmiyete ihtiyacımız yok." Dedim omuzlarımı kaldırıp indirerek. "O konuya gelirsek," diyerek anlaşılır şekilde açıklamak adına yardımcı bir homurdanmayla, "Ee." yarım saniye bekledim. "Hukuk kazandım, hazırlık okudum. Ardından ilk seneyi okurken İtalya'daki okulun başvuru zamanını kaçırdım. İlk sene oranın programından sayılmadı ,iki yılım böyle gitti anlayacağın." Deyip açıklamamı zorlaştıran saçımı kulağımın arkasına attım. Aleyna, dudaklarını birbirine bastırdı. Üzgün olduğunu gösteren bir ses çıkardı, "Nasıl sayılmaz, üzüldüm." hem sebzeleri yıkıyor hem bana odaklı kalabiliyordu. "Üzülme Aleyna," dedim gülümserken. Ben o sıralar mutluydum ve seve seve okumuştum. "Ama İtalya'da hukuk eğitiminin 6 yıl olmasına üzülebilirsin, o başka." Gözlerimi kırpıştırdım. Sitem dolu bakarken, "Neredeyse mezarda mezun edecekler sizi." Deyip dediğine gülmüştü. Tebessümle ona eşlik ettim. Zerre şikâyetçi olmamıştım ama haklıydı. "Mezun olduğumda yüksek lisanslı avukat olacağım, buna değer." Dedim avantajlı noktaya ayak basarken. "İtalyanca Hukuk mu okuyorsunuz?" dedi alnı büzüşürken. "Eğer öyle eğitim alırsanız, Türkiye'de diplomanız geçerli mi?" diyerek sorularını sıraladı. İlgili ve meraklıydı. Kafamı iki yana olumsuzca salladım, "İtalyancam yüksek seviye de değildi o sıralar, hala da değil, İngilizce okuyorum. Denklik sınavına girmem kaydıyla diplomam geçerli olur." Sesim normaldi, çünkü onda yapmak istediklerinin önüne geçmiş bir engel gördüm. İstemişti ama önü kesilmişti. Bakışları iç çekişliydi, "Önünüz açık. Burada mı avukatlık yapacaksanız?" dedi büyülenmiş sesiyle. "Hayır." Dedim kesinlikle. "Türkiye'de ne mezun olacağım ne çalışacağım. Kısa zaman için geldim." Gözlerim hırsla odağını değiştirdi. İntikamlarıma, geçmişime, köklerime ve babama tutsak olmayacaktım. Ben Sena'ydım, kendisi için yaşayıp babasına duyduğu sevgiden defalarca ölen ama ardından babasına sırtını dönüp giden o kadın. Yine giderdim, yine bakmazdım arkama. Konudan uzaklaşmak için, "Sen ne mezunusun?" dedim yüzünde gözlerimi dolandırarak. Güzeldi, yüzüne orantılı küçük burnu, ince dudakları ve erik büyüklüğünde bal rengi gözleri. Yüzü düşerek, "Ailevi nedenlerden adalet mezunuyum." Dedi dudaklarını öfkeyle büzüp, "Bu sene dört yıla tamamlamak istiyorum." "Meslektaşım olacaksın yani. Umarım ki başarılı olursun." Dedim pes etmeyişini takdir ederek. Yemek yerken olabildiğince az konuşmuştuk, Aleyna elinde telefon kendine uygun elbise arayarak bana danışmış ve bende fikirlerimi sunmuştum. Ardından yine odaya çıkmış, kağıtlara gömülmüştüm. Bu sıra, hukuk müfredatını boşluyordum ve başıma tonla, sayfa sayfa çalışacak biriktiğini biliyordum ama kafamı meşgul eden, ders çalışmamı engelleyen şeyler yaşıyordum. Okula gitmeliydim, ders programımı takip etmeliydim, ders çalışmalıydım; davayı aydınlatmalıydım, Sayer'e merhaba demeliydim. Önceliğim neydi? Gerekirse günlerce uyumayıp yürüttüğüm eğitimim mi? Alabildiğince içine edilmiş hayatım mı? İkisini eş zamanlı ilerletecek güçte miydim? Topuklu ayakkabı seslerine, boynumu arkaya doğru sağa sola esneterek kaldırdım. Nilay Hanımın kafa ütüleyen podyum yürüyüşüydü, masanın önünde elinde paltosu ve çantasıyla durdu, "Aleyna da bende çıkıyoruz." Diyerek anahtarı masanın ucuna koydu. "Ofisi çıkarken kilitlersin." Deyip arkasını döndü. Dudağımın ucunu alaylı tebessümümle ısırdım, "Ne bu güven?" dedim uzun süredir konuşmadığımdan dolayı çatlayan sesimle. "Sırf ofis babamın diye mi bu muamele?" bana dönüp yüzümü çatılan kaşlarıyla inceledi. "Sen ne istediğini biliyor musun Sena?" dedi sabrının taşma noktasında. "Ayrıcalıklarını görmemekte ısrarlısın, Saruhan," dedi duraklayarak. Cesaretli bir atakla babamın ismini yalın telaffuz etmişti. "Saruhan önüne her şeyi seriyor." Dolma kalem elimde eğrildi ve bıçak tutarmış gibi yumruğum arasında kalemi sıktım. Ellerimin verdiği açığı kapatarak, belimi sandalyeye rahatça yasladım, sol kolum, sandalyenin kolluğunda büktüm, çenemi elime yaslayarak, zavallısın bakışlarımı sakince gözlerine dokudum, "Saruhan mı?" dedim kalemin ucunu ısırarak. "Takıldığın şeye bakar mısın?" deyip sağa sola bakıp güldü. Elleri açıklayıcı hareketlerle göğüs hizasında kıpırdandı, "Saruhan'la tanışıklığımız abimle onun lise sıralarından arkadaşlığından Sena, bırak da samimiyetimiz olsun." Söylediklerini kurmaca bir gerçek dinlercesine dinledim. "Sakinliğimin sebebi ne biliyor musunuz?" dedim tehditle bağdaşan tebessümümle. "İkinizle de uğraşacak vaktimin olmayışı." Babamın doğrularında, yanılmazdım. Babamın gerçeklerinde, hep haklıydım. Sinirle yaklaşıp, "Söylediklerini Saruhan'a düşkünlüğünden normal karşılamaya çalışıyorum, ama daha fazla çizgiyi aşma Sena." Dedi avcunu masa zeminine koyup. "Sana bunu önermem." Duygularını incitmiş olacağım ki, suratını bozartan boğa öfkesiyle defolup gitti. Karanlık ofiste gezinmeye başladı, kıpırdanmadan karanlığın zamanla derinleşen koyuluğuna daldım. Belki yarım saat, belki kırk beş dakika, zihnimde ölü boşalması yaşadım. Zihnim ağırlaştı, soğuklaştı; düşünceler fırtınalı duygularımın içinde alabora oldu. Düşündüm. Sevgisizliğimin nerede başlayıp nerede sonlandığını? Geçmişin ağzından avazla fırlayan çığlıklarımın, neresinde Sayer'lerin var olduğunu? Yaşanılanlar yalnızca iki kelimeyle özleşebilirdi: acı ve kötülük. Tanrı acıyı ve kötülüğü tamamen yaratmamıştı, sadece insanların yüreğine ekmişti. Filizlenmesini beklemişti, ilk filiz, ilk kötülüktü. İnsanlığın ilk acısıysa, bir çocuğunun doğmasıydı bana göre. Çünkü anneler babalar çocukların yüreğine ekilmiş acıya ve kötülüğe can suyuydu. Oysa herkes inkâr ediyordu, Tanrı'yı içlerinde taşıdıklarını kabullenmiyordu. Tanrı'yı içlerinde taşıyordular; acıyı ve kötülüğü onlar yaratıyordu. Acıyı yarattığımızda acımasız, kötülüğü yarattığımızda kötü birisi oluyorduk. Geçmişimde acıları ve kötülükleri yaratan kimdi? Saruhan Gökyel miydi? Acıları yaratan Saruhan Gökyel, kötülükleri yaratan Bekir Sayer'di. İkisi de babaydı. Saruhan Gökyel: benim, Bekir Sayer'se: Emir Sayer'in babasıydı. Yıllar önce babamın bir arkadaşına nasihatle, "Her kuşak, önceki kuşağın daha şiddetlisidir." Demişti. Ardından, "Çünkü babalarının günahını en çok onlar çeker." Diyerek arkadaşının oğlu hakkında uyarısını yapmıştı. Emir Sayer, Bekir Sayer'den daha mı kötüydü? Ya ben, ben babamdan daha mı acımasızdım? Zaman. Tüm sorularımın yanıtı olacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE