15. MAHVEDİLMEK

1440 Kelimeler
Emir Sayer, Bekir Sayer'den daha mı kötüydü? Ya ben, ben babamdan daha mı acımasızdım? Zaman. Tüm sorularımın yanıtı olacaktı. Ofisteki sesin yokluğu, uzay boşluğunda ne kadar çığlık atsan da yayılmayacağını gösterir gibi emiciydi. Sanki sessizlik ağzını açıyordu, ses telleri titreşiyordu; çığlık atıyordu ama sesi boşlukta kayboluyordu. Anahtar yuvasına değen metalik ses, sessizliği sağır bıraktı, atılan her çığlık, yankısını sonunda buldu. Kalbim devinimlerle kulaklarımda atmaya başladı, duyularım ışığını yaktı ve uyandı. Kim diye düşünürken karanlıkta ışığı bulamayarak, aşağı kata düşe kalka inebildim. İstemsiz bir içgüdüyle, ses yapmama uğraşındaydım. Kapının arkasında dururken, pervaz kısmından bir şey sokulmaya zorlanıyordu. Bu kesici bir alet gibiydi, anahtarla alakası yoktu. O an öyle bir korku hissettim ki, kanım damarlarımda çoraklaştı ve zihnime doğru çekildi, gözlerim puslu karanlığa kaydı. Kalbim göğüs kafesimi yaracak gibi atıyordu, iki üç adım geriye adımladım. Bedenim soğukkanlılığını yitirdi, göğümsümden omuzlarımı saran hastalıklı titreme yayıldı. Kapı arkasındaki insanın ölüme susamış ruhunu hissettim, bedeninden kalbi alınmış sabırsızlığını duyumsadım. Bir an önce bana ulaşmak istiyordu; hızlıydı, suçta hünerliydi. Koşarak mutfağa gittim, çekmeceyi kurcaladım. Ekmek bıçağının büyüklüğünü gördüğümde onu yerine bırakarak, meyve bıçağını aldım. Kendimi koruyacaktım. Avcuma tutuşturmak isterken, ellerim his kaybı yaşıyordu. Parmaklarım gevşedi, bıçak düştü ve zorlanan kapı duvara çarparak sesle açıldı. Tüm vücudum dehşetle kalakalırken, yerde bıçağı aramak için çömelmiş pozisyondaydım. Avuçlarım yerdeydi fakat ayakta kalmakta zorlanacak derecede içten yayılan bir depremle, bedenim titriyordu. Emekleyerek mutfakta kuytu bir köşede cenin pozisyonuna geçtim. Kütlesinin ağır olduğunu belli eden erkek botunun fermuarı şıngırdadı. Şimdiye kadar yalnızca bir adım atmıştı. Yine çekincesi yoktu, yine kaygısızdı. O geceki kazaya beni sürükleyendi. Ciğerlerindeki nefesi, uyuşturucuyu şırıngadan yavaşça özgür bırakırcasına sesle verdi, "Gökyel?" dedi gür ululuktaki sesiyle, soyadımı; korku vermenin hazzıyla dudaklarından akıtmıştı. İlk defa kulaklarıma sesi doldu, zihni sarsan kuvvette bir sesti. "Ofistesin, biliyorum." Diyerek yüksek sesle fısıldadı. "Benden korkma." Sesinin rengi, içimden kaskatı bir şeylerin eriyip akmasına sebep oldu. İç gıcıklayıcı veya tahammülümü sınayan bir ses değildi, gırtlağından titreşip kulaklarıma süzülen ton, karakterini yansıtan bir tokluktaydı. Korkutucuydu. Bir adım daha attı. Parke gıcırdadı, nefesim tıkandı. Sessiz geçen bir anda ilkel gülüşü, karanlığa bahşedildi, "Işıkları açmayacağım Gökyel, körebe oynayacağız. Tanıştığımız ilk geceki gibi." Tanrı onun masum oyununa ayrıcalık tanıyarak, gökte, ışığından kör eden bir şimşek çaktı, mutfak aydınlandı. O bir adım daha attı, yerdeki bıçağı görerek ona uzandım. Tanrı bu oyunun masum olmadığına inanmalıydı. Ebe, ölüme susamıştı. İlk geceki gibi. Şimşeğin gökyüzünde saçılan parlak huzmesinden birkaç saniye sonra, yeri titreten gök gürültüsü duyuldu. Yerime sinerken, yağmur iri taneleriyle toprağa düşmeye başlamıştı. O, "Kız çocuğu," dedi hırıltılı sesle. Istırap kalbimin devimlerinde çoğalarak arttı. "Kesik solukların, kalp atışların ta buradan duyuluyor." Eğleniyordu, avcumdaki bıçağı sıkılaştırdım. Adımlarını art arta sıraladı, tekrardan bir şimşek çaktı, ışığın göz kamaştırıcı parıltısı, korkudan kapıya tutsak kalmış göz bebeklerimi aydınlattı. "Niye benimle yarışırken ki kadar cesur olmuyorsun?" Ay bulutların arkasına geçti, ay ışığını beraberinde söndürdü. Bir dolunay gecesiydi ve bu gece, Güneş'in ışığının tamamını yansıtan dolunay, söndü, bu öyle bir geceydi. Aynı zaman da ciğerlerimdeki devinimli soluk da söndü. Hissettiğim korku, tenimin altına varlığını kazıyordu. Korku iz bırakırsa, hep o an ki gibi hissettirirdi. Korku. Sebatkâr bir histi, her defasında aynaya ilk defa bakardı çünkü her defasında kendisini unuturdu. Korkuyla her yüz yüze gelindiğinde ilk defa kendini hissettiriyormuşçasına hissettirirdi. Her korku, bu yüzden farklı bir yol haritasında acı izini çizerdi. Korku, ölümün en yakın dostuydu. Öldüğünü hissettirir fakat; diri tutardı. Ağzımdan, alt dudağımı titreten iç çekişim kaçtı, "Şşh," dedi teselliyle. Elimi ağzıma kapattım, "Zayıfsın, çok zayıfsın Gökyel, güce ihtiyacın var." derken, güçsüzlüğümü sesiyle kamçıladı. Güçsüzlüğüme karşın onun sesindeki güç, güçsüzlüğüme pençeler attı. "Gökyüzüne bak. Aslolan gücün varlığını görüyor musun?" Gökyüzüne direk gözlerimi kaldırdım, onun söylediklerinin etkisi altına girmiştim. Gökyüzüne baktım. Söylediğine itaat ettim. Onun baskısıyla değil güce duyduğum tutkuyla, fukaralıkla yaptım. Gök, çölü göl yapacak ama aynı zaman da dokunanın bedenini kül edecek gibiydi. Bulutlar kanla doluydu, her bulut başka buluta değdiğinde öfkesini göstererek, yeri titreten sesiyle toprağa düşüyordu. Gök, kudretle döşenmiş, süslenmişti. Gökten gözlerimize akan şey, aslolan kudretti. Adım sesleri yeniden kulaklarıma doldu, kapının dönemecinde gölgesini gördüm; mutfağa mavi ışık düştü. Kocaman beden kapıda belirdi. Emir Sayer sanki düşen ışık değil de öldürücü bir elektrik akımıymışçasına olduğum yerde belirdi. Az önce gökten düşen şimşek bedenime çaksa bu denli güçlü bir korku hissetmezdim. Çehresi aydınlandı, yerde olduğumdan, önce, bir dağın en yüksek yerini görür gibi tümsekli âdem elmasını gördüm, çıkıntı hafifçe aşağı yukarı kayarak hareketlendi. Gözlerim yüzüne çıktığında, hissiz bir kibirle parlayan gözleri, gözlerime çarptı. Bir an nefretin, hissiz yaşanabileceği düşüncesine kapıldım. Tutunabilecek ama elini uzatmak için müthiş bir cesaret sahip olunması gereken kudrette gözleri vardı. Köklü bir şeyler vardı nefret dolu bakışlarında. Ellerimi uzatmaya cesaretim olsa, ellerim gözlerine uzanır, o kökleri sıkıca kavrar ve gözlerinden, geçmişini sökmeye, ayırmaya çalışırdı. Gözlerini aciz bırakırdım. Geçmişi ve kudretinden geriye acizlik kalırdı. Ellerim bu denli kalın kökleri sökerken parçalanırdı, söktüğüm kökleri, avuçlarıma dikerdim. İyileşirdim. Bir babanın günahını yine evladı öderdi. Gözlerine ne zaman baktım bilmiyorum ama onun gözlerini gözlerimde buldum. Beni sobeledi, ebelendim. Sakin bir ifadeyle boynu sağa yattı, "Seni sobeledim Gökyel!" dedi gözlerini gözlerimden bir an ayırmayarak. Sıkmaktan terleyen avuç içlerimin kavradığı bıçak, kayganlaştı. Daha sıkı sardım, bir meyve bıçağından cesaret alamayarak korkmaya devam ettim. Gözlerim gergin bir tele çamaşır asarcasına, ıslak korkularını astı, rüzgâr esti; göz bebeklerim büyüdü, korku gözlerimde kurudu. O bunu gördü, seyircisi oldu. Gördüğüm o fotoğraftan yıllar geçmesine rağmen, saçlarının uzaması dışında yüzü farksızdı. Saçları uzadığından gür saç tutamları alnının genişliğini alıkoymuştu, kabarmış ve özgür duran saçları, alnının üzerindeydi. Alnındaki saçları havalandıracak bir adım attığında sımsıkı gözlerimi yumdum. Ben tuttuğum bıçağı kendime saplar ama yine de kendimi korumayı düşünmezdim. Bıçak karnım üzerinde sivri tarafı tavana bakıyordu. Geçmişimde olmasaydı, kendimi korurdum. Gözlerinde kudretini görmeseydim, kendimi savunurdum. Babasından daha kötü olduğunu düşünmesem, korkmazdım. Tüm mesele, onun Emir Sayer olmasında ve benim bunu bilmemdeydi. Bilmeseydim, onu ofise giren hırsız olarak algılasaydım, onunla baş etmeye çalışırdım, pes etmezdim; soğukkanlı davranarak polisi arardım. Ellerinde öldürücü bir obje yok ama elleri çıplak, gözleri hırçın. Yumulu gözlerimde elleri canlanıyor; bükülmüş parmakları, bir şeye hazırlanır gibi, bir şeyi az sonra kavrayacak gibi hareketliler. Çok büyükler, kocaman avuçları ve dolgulu uzun parmakları, boynumu iki defa dolanacak kadar büyükler. Boğazımı sıkacak değil, geçmişimi saracak gibiler. Geçmişimdeler. Bir şimşek ışığının daha mutfağa düştüğünü gözlerimin sımsıkı kapılarından sızan beyaz parlamayla anladım, artık beni aydınlıkta gördüğüne emindim. Dizlerimi kıpırdatarak bedenime doğru çektim. Göğüs kafesimden sırtıma yayılan titremeler, dalgalanıyordu. Kalbim ince bir dalın rüzgâr da titreyişi gibi titriyordu. Tanrı, onunlaydı. Tanrı niye benimle değildi? Gökten bir gürültü çatlayıp, zemine vuran sesle, ağaçlık bir alana yıldırım düştüğü izlenimini verdiğinde, bıçağı bırakıp, kulaklarımı bu cehennem gürültüsünden kurtarmak istedim. Bedeninin gölgesi gecenin karanlık maviliğinde üzerime düştü. Karanlık, daha çok karardı. Yanımda, onu çok yakınımda hissettim, "Ben," diye alıştırırcasına alçak sesle döktü sözcüklerini. Yanımdaydı, sandığımdan da yakında. Gözlerimi açmamakta ama bıçağı avcumda tutmakta ısrarcıydım, "Ben Emir Sayer." Dedi saçlarıma vuran sesindeki soğuk esintiyle. Cehennem ateşinde yanarken, cehennem soğuğuyla buz kesildim. Dayanamayıp, gözlerimi kırpıştırarak açtım, küçülmüş ve zemine alçalmış bedenim, sağ dizini mutfak mermerine koymuş, elini sol bacağına kapatmış sırım bir vücut gördü. Geniş göğüs kafesine yapışmış, boğazlı, karanlıktan grinin tonunu çözemediğim balıkçı yaka kazak ve üstüne geçirilmiş, motosikletçi, parlak derili ceket. Fermuarı açıktı. Bilek kemiğinde, giydiği kazağın kol manşetleri sıyırmış ve nerede görsem tanıyacağım, mühendislik harikası İsveç kol saati. Siyahtı, küçük detaylarıysa gümüş grisi. Cam kısmından gözüme parlayan, saatin kuvars mekanizması; tasarımından günlük bir kol saati olmadığını açık ediyordu. Kazağına incelik katsın diye takıldığını düşündüğüm bir aksesuar değildi. Neydi bu adamın gizemi? Saatine baktı, gözleri ölü bir denizin çalkantısızlığındaydı, "Saat 10'u 1 geçiyor." Dedi kafasını saatten yavaşça kaldırarak. Yüzündeki bu ifade, sıfırla özdeşmiş tanımsız bir ifadeydi, "Ben şu dakikadan itibaren, senin adalet hesabına karıştım." Biçimli dudaklarının kuruluğundan, dudakları birbirine yapışıp sözcükler tane tane türedi. "Yakacağım tüm canlar, geçmiş uğruna." Söylerken, gözleri yapacaklarını ön gösterisiyle harlanıyordu. Emir Sayer, "Sena Gökyel." Dediğinde, hiçbir farklılık teşkil etmeyen basit adımda, lav parçaları gibi sıcaklığı, yoğunluğu hissettim. Kelime sırası soyadıma geldiğinde, tükürüğüne karışan öfkeden, kâbusumda avcuma çakılmış çarmıhın ilk çivisinin acısını anımsadım. "Korkulacak hiçbir şey yok, olamaz da." "Kaç," dedi samimi, kalp atışlarımı hızlandıran öğütle. "Kaç, belki kurtulursun." Avuçlarımın en içi sızladı; avuçlarımda atan nabız, onun gözlerinde de attı. Her yanı kara çalan evreninde, göz bebekleri kalp atışıydı. Gözlerinde nabız atıyordu, gözlerinde nabzım atıyordu. Tek fark, benim gözlerimdeki nabız: korkunun doruğuydu, onunkiyse kudretin. Gözlerimiz yeniden birleştiğinde, Tanrı'nın gökyüzündeki şimşeği onun kömür gözlerine indirip, çaktırdığına yemin edebilirdim. Kıvrık, gür ve sık kirpikleri titreşti. Anlık korkuyla karışık bir öfke duydum. Önce tırnaklarımı avcuma sapladım: nabzımı susturdum. Sonra bıçağı Emir Sayer'e savurdum: nabzını susturdum. *** Psikolojik olarak fazla yaralandığı ardından patladığı bir bölüm oldu Sena'nın. Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi belirtmeyi unutmayın, lütfen. Derin bir nefes alın, adrenalin, tutku ve Emir Sayer bu bölümden sonra, zihinlerinizde nabız gibi atacak! *Emir Sayer'le ilk karşılaştığınız da ne hissettiniz? *Bu bölüm en baskın hangi duyguyu hissettirdi? Bu romanın yazarı olarak, ben en çok çaresizliği hissettim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE