~Bölüm 1~ [SARYA]
Sarya'nın Ağzından;
Ne baharın yağmurunu hissediyordum artık, ne de rüzgârın yüzüme değen serinliğini. İçimde sadece bir acı vardı; ağır, karanlık ve derin bir yerden kanayan… Kendimi her defasında “geçer” diye avutmaya çalışırken, hayat sinsice fısıldıyordu: “Hayır, geçmeyecek… Bu sadece başlangıç.”
Korkuyordum, çünkü ruhum yara içindeydi. Fakat korkunun panzehirinin yine bende olduğunu, yaralı ruhuma deva bulmadan hiçbir adım atamayacağımı biliyordum. Bu yüzden tek başıma, küçücük bedenimle yılların karanlığını içimden söküp atmaya uğraşıyordum.
Ruhumun bu hale gelişinin en büyük sebebi kimsesizlikti. Doğduğum gün annemi benden alan kader, beni daha ilk nefeste yalnızlığa mahkûm etmişti. Bu bir seçim değildi; tamamen çaresizlikten yazılmış bir yazgıydı. Annemin ölümüyle birlikte aile dediğim insanlar bana yönünü dönmüş, suçu sessizce değil, günbegün yüzüme çarpa çarpa yüklemişlerdi. Suçlandıkça içime kapandım; içime kapandıkça onlar beni daha derine, daha tekinsiz bir yalnızlığa ittikçe ittiler.
Yalnız kaldıkça savunmasızdım. Çocukluğumun kucağına çöken o ağır, o pis ellerin gölgesinde küçücük bedenim titrerken, içimdeki çığlıklar hep duvarlara çarpıp geri döndü. Atabildiğim çığlıklar yetersiz, kendimi koruyuşum zayıf, bedenim küçüktü… Ama bu küçüklüğün içine sığdırılmış bir ruh vardı ki, yaşadıklarıyla yaşından çok daha büyümek zorunda kalmıştı.
Altı yaşımdan beri üzerime çöken o kirli dokunuşlar, yıllar geçtikçe yalnızca bedenimi değil, ruhumu da aşındırdı. Yaşım büyüdükçe yüklerim arttı; yükler arttıkça içimdeki yaralar derinleşti. Ve ben her iyileşmeye yeltendiğimde, onlar sanki daha da heveslenip beni bir öncekinden daha ağır yaraladılar.
Onlar…
Benim hayatımdan çalıp çalıp doymayanlar.
Çocukluğumu söküp alanlar.
Ruhumu lime lime edenler.
Dışarıdan bakıldığında “aile” diye anılan, fakat bana sadece cehennemin kapısını açanlar.
Belki bir kişi bile yanımda dursa savaşabilirdim. Ama hepsinin aynı karanlığa hizmet eden niyeti, beni adım adım güçsüzlüğe sürükledi. Babam, abim, ablam, babaannem, amcam, yengem ve bedenimin küçüklüğünü kendine fırsat bilen Reşat… Hepsinin amacı aynıydı: beni yavaşça öldürmek. Kendimi bildim bileli aynı cümleyi duydum onlardan:
“Sen Hilda’nın katilisin. Hilda senin yüzünden öldü. Hilda yerine sen ölmeliydin…”
Hilda annemdi.
Ve onların annesiydi.
Ama annelerinin emaneti olan beni yok ederek sanki bir adalet kuracaklarını sandılar. Oysa ben, hiç dokunuşunu hissedemediğim, sesini duyamadığım, kokusunu bilmediğim ama hep güçlü hayal ettiğim o kadının kızıyım… Beni öldürmek sandıkları kadar kolay olmamalıydı.
Düşüncelerimin beni en iyi tanıdığı yerin yolunu yordamını bilmesi boşuna değildi. Ayaklarım, bana haber vermeden, yine annemin mezarına getirdi. Mezar taşına baktığım an dudaklarımda acı bir gülümseme belirdi; ne kadar uzun zaman olmuştu onu görmeyeli… Meğer nasıl özlemişim…
Yüzümdeki o buruk tebessümle eğilip annemin mezar taşını öptüm.
Solmuş çiçekleri usulca koparıp avuçlarımın içine aldım ve ellerimi açarak dua etmeye başladım. Toprağın kokusu, tenime sinen o serinlik… hepsi bir anda kalbime çöktü. Başımı masmavi gökyüzüne kaldırıp gözlerimi kapadım. Yağmur çok değildi ama yine de garip bir huzur veriyordu insana. Ellerimi iki yana açtım, gözlerimi araladım ve gülerek fısıldadım:
“Annem… yine senin mezarına geldiğim gün yağmur yağıyor.”
Mezar taşının kenarına oturdum.
“Biliyor musun, yağmuru en çok senin mezarını suladığı için seviyorum…”
Parmaklarımı ıslak toprağın üzerinde gezdirdim. Toprak nefes alıyordu sanki. Benimse içim daralıyor, yutkunmak bile acı veriyordu. Yüzümdeki buruk tebessüm yavaş yavaş gözyaşlarına dönüştü. Tutmaya çalıştım; ama gözlerim yanıyordu, içlerinde bir ateş varmış gibi.
Ellerimi topraktan hiç çekmeden gözlerimi sıkıca kapadım.
“Seni çok özledim anne… bunu biliyorsun değil mi?”
Dudaklarımın arasından istemsiz bir hıçkırık çıktı.
“Buraya neden geldiğimi de az çok tahmin ediyorsundur.”
Parmak uçlarım toprağa daha ağır bastı.
“Dokundu anne… yine benim tenime dokundu.”
Derin bir nefes aldım, nefesim titredi.
“Yemin ederim çok direndim. Çığlık atmaktan boğazım artık yanıyor.”
Gözlerimi açtım, sol yanımdaki sızı içime doğru yürürken.
“Herkes kulaklarını, gözlerini, ağızlarını kapatmış. Her biri bir diğerinin hatasına üç maymun oynuyor.”
Dişlerimi sıkmaktan çenem acıdı ama durmadım:
“Babam dövünce herkes gözünü kapatıyor.
Reşat dokununca herkes kulağını kapatıyor.
Gerçekleri söyleyince herkes ağzını kapatıyor.”
“Anne… çok yoruldum artık.”
Elimin altında ufalanan topraktan güç almaya çalıştım. Bir topraktan medet umacak kadar çaresiz olmak… bu hangi kaderin ihaneti, hangi hayatın adaletsizliğiydi?
“Tenimin her zerresi yanıyor… dokunuşlarını hissetmek…”
Burnumu çektim, sesim çatladı:
“Beni yanına al anne. Küçük bedenim bu kadarını taşıyamıyor.”
Gözyaşlarım durmadan akarken başımı mezar taşına yasladım.
“Yavaş yavaş ölüyorum. Birden değil… her gün biraz daha. Çok acı çekiyorum anne.”
Acımı susturmak istercesine alnımı mezar taşına vurup gözlerimi sıktım.
“Biliyorum, yine dövecek. Yine saatlerce vuracak o aşağılık pislik…”
Elimin tersiyle gözlerimden akan yaşları sildim.
“Ama inan artık umurumda bile değil. Çünkü içimde taşıdığım her şey, konuşamadıklarım, susturduklarımdan daha büyük.”
Sildiğim yaşların yerini yenileri hızla doldurdu. Bir hıçkırık daha patladı dudaklarımdan; bu sefer durduramadım.
Reşat’a karşı çıkmaktan kızarmış, hâlâ zonklayan ellerimi kaldırıp “Hivda Erşen” yazısına dokundum.
“Keşke Erşen olmasaydık anne… Erşenler çok zalim.”
Derin bir nefes aldım; içimde yıllardır taşıdığım ilk kez konuşmaya hazır bir cesaret vardı.
“Bak anne, şimdi anlayacaksın her şeyi… ilk kez bu kadar hazırım.”
Başımı hafifçe eğip devam ettim:
“Halam gelmişti biliyorsun, söylemiştim. Halamla yengem bahçedeydiler, ablam da yanlarındaydı. Beni çağırdılar, ben de gittim. Çay istediklerini söylediler. ‘Tamam’ dedim. Anne… keşke ne olursa olsun o ‘tamam’ı söylemeseydim.”
O anı yeniden yaşıyormuş gibi oldum; nefesim titredi.
“Mutfağa girdim. Sadece çay yapacaktım. O anda boynumda bir nefes hissettim. Yemin ederim anne, onu tahrik edecek tek bir hareketim yoktu. Üzerimde vücut hatlarımı gizleyen bol kıyafetler vardı. Saçlarım topluydu. Ben hiçbir şey söylememiştim… hiçbir şey.”
Boğazıma yerleşen hıçkırıklar, gözyaşlarımla birlikte kendini bıraktı.
“Küçük bir kız… daha tek kelime bile edemeden… tenine değen o lanet dokunuşla bir kez daha parçalandı.”
Mezarlığın sessizliği içinde yankılanan ağlama sesime rağmen başımı yeniden mezar taşına vurdum.
“Ona döndüğüm anda, o pis ellerini ağzıma kapadı. Öyle bastırdı ki… dişlerim dudağıma dayanıp kanattı. Fısıltıyla, ‘Sakın ses çıkarma, tenine hasret kaldım’ dedi. Anne… o an tenimde öyle bir iğrenti hissettim ki…”
Başımı iki yana çevirip hıçkırıklar arasında devam ettim:
“Öyle sert, öyle hızlı vuruyordum ki… hâlâ acıyor ellerim. Ağzımı kapatan eline rağmen attığım çığlıklar boğazımı yaktı. Boynumu öptü… yüzüme dokundu… bacaklarıma uzandı. Ben var gücümle karşı çıktım, çığlık attım. Ama kimse… hiç kimse duymadı beni.”
Sol bileğimi sağ elime aldım, parmak uçlarım titredi.
“Sıktığı bileklerimin izleri hâlâ duruyor. Bu bileklerde bir kesik izi olmasın diye çok direndim anne… sandığından çok.”
Nefesimi toparlamaya çalıştım ama sesim kısıldığından kelimeler zor çıkıyordu:
“Fırsatını bulduğum ilk anda, demlediğim çayı üstüne döktüm.”
Dudağım istemsiz kıvrıldı, kırık bir kahkaha döküldü içimden:
“Biliyor musun anne… çok güzel yandı. Görsen gurur duyardın.”
Kahkahanın hemen ardından gözlerim yeniden doldu.
“Ama asıl tuhaf olan neydi biliyor musun? Onun bir tek çığlığı… tek bir bağırışı… bütün evi mutfağa topladı.”
O anlar gözümün önünde yeniden belirirken, bir yanım kontrolsüzce kahkaha atıyor, diğer yanımın elleri titremeye başlıyor, nefesim kesiliyordu. Kalbim sanki kendi ritmini unutmuştu; düzensiz, panik dolu ve acıtan bir şekilde atıyordu. Onun, gücünü benim savunmasız bedenimde kullanması… içimde kapanmayan bir yarayı her an yeniden kanatıyordu.
Sakinleşmek ister gibi derin bir nefes aldım, avuçlarımı toprağın üzerine bastırdım.
“Sana söz veriyorum anne…” dedim titreyen sesimle.
“İntikamımı almadan yanına gelmeyeceğim. Hepsi… tek tek, misliyle ödeyecek yaptıklarının bedelini.”
Yavaşça oturduğum yerden kalktım. Üstüm başım yağmurdan sırılsıklam olmuştu; yağmur iyice şiddetlenmiş, hava neredeyse tamamen kararmıştı. Annemin mezar taşına elimi uzattım, mermerin soğuğu içime kadar işledi.
“Bir daha geleceğim anne… O zamana kadar bekle beni. Kızın intikamını alarak gelecek sana.”
Avuçlarıma biraz toprak aldım. Mezar taşına son kez baktım; gözlerimin sızısı, içimdeki ateşle karışıyordu. Sonra ellerimdeki toprağı yavaşça mezarın üzerine serptim. Titreyen, sarsak adımlarla mezarlıktan çıkmaya başladım.
Ama beynimin içinde, gözlerimin önünde o anlar hiç durmuyordu. Her ayrıntı, her dokunuş, her çığlık… hepsi tekrar tekrar oynuyor, içimi parça parça kesiyordu. Defalarca ablama anlatmaya çalıştım. Defalarca… Ama Reşat denilen o it parçasına olan hastalıklı “aşkı”, benim anlattığım her şeyi duvar gibi geri itti. Bana inanmasına engel oldu. Her defasında…
Ve ben, tüm bu yalnızlığın ortasında, kendi gerçeğimin tek şahidi olarak kalakaldım.
Evin bulunduğu sokağa adımımı attığım anda babamın bağırışları bir bıçak gibi kulaklarımı kesti. Ses, sadece evden değil, duvarlardan, pencerelerden, kaldırım taşlarından yankılanıyordu sanki. Daha sokağın başında kalbim hızlandı; adımlarım ağırlaştı ama geri dönmek gibi bir lüksüm yoktu. O ev beni çağırmıyordu, beni çekiyordu. Zorla.
Tam o anda, sokağın köşesinde karanlığa yaslanmış bir siluet fark ettim. Hareketsizdi ama gözleri üzerimdeydi.
Banu.
Babamın görüşmemi yasakladığı, adını anmamı bile istemediği çocukluk arkadaşım. Yanıma yaklaşamazdı; çünkü bilirdi… Bana her yaklaştığında, babamın öfkesi iki katına çıkar, bedelini yine benim bedenim öderdi. Bu yüzden hep böyle dururdu Banu: uzakta ama tetikte, görünmez ama vazgeçmeyen.
Babamdan habersiz sürerdi arkadaşlığımız. Sessiz bakışlarla, yarım gülüşlerle, köşe başlarında saklanan birkaç saniyeyle… Çünkü Banu sadece bir arkadaş değildi. O, benim henüz dayak yemeden güldüğüm günlerdi. O, korkunun adını bilmediğim çocukluğumdu.
Yanından geçerken adımlarımı iyice yavaşlattım. Babamın sesi bir an yükseldi, ardından bir şeyin yere fırlatıldığını duydum. İçimden bir şey koptu. Sesimi neredeyse nefesim kadar küçülterek sordum:
“Ne durumdalar, Banu?”
Banu’nun gözleri doldu. Dudakları titredi ama tek kelime etmedi. Sadece başını yavaşça iki yana salladı. O an anladım; bu sessizlik, anlatılabilecek her şeyden daha ağırdı.
Durum kötüydü.
Hem de sandığımdan çok daha kötü.
Babamın bağırışları yeniden yükselirken, Banu refleksle geri çekildi. Bir adım daha dursak fark edilecektik. Göz göze geldik. Onun bakışlarında korku değil, çaresizlik vardı; beni o eve göndermenin ağırlığı.
Ben ise başımı hafifçe eğip yürümeye devam ettim. Çünkü biliyordum… Bu eve girmek zorundaydım.
Her seferinde olduğu gibi.
Sokağın ortasında yalnız kaldım. Yağmur hafifçe çiseliyordu. Babamın sesi hâlâ kulaklarımdaydı, Banu’nun dolu gözleri hâlâ gözlerimin önünde. Bir kapıya doğru yürüyordum ama aslında bir hesaplaşmanın içine giriyordum.
Ve içimde tek bir düşünce vardı:
Bu evden sağ çıkmak yine bana düşecekti.
Hızla eve girdim. Kapının arkamdan kapanmasıyla birlikte babamın sesi duvarlara çarparak üstüme çöktü.
“Neredeydin sürtük! Yine kimin alt—”
Cümlesini tamamlayamadan, ablam gözlerimin içine bakarak konuştu:
“Mezarlığa gitmiş baba.”
Ardından dudakları hafifçe kıvrıldı.
Korkuyla ablama bakarken, yüzümde patlayan elin şiddetiyle yanağıma keskin bir acı saplandı. Ne olduğunu anlayamadan kendimi yerde buldum. Sesim titreyerek bağırdım:
“Yapma baba!”
Ama yalvarışlarım da çığlıklarım da ona ulaşmadı. Kulaklarını kapatmıştı. Abimle ablam ise bir köşede durmuş, sessizce izliyordu.
Saçlarımdan tutup başımı zorla kaldırdı ve bir tokat daha savurdu. Bir anda ağzımdan sıcak bir tat yayıldı; kan yere damladı. Ardından bir tane daha…
Sonra ellerini üzerimden çekip beni sertçe yere savurdu. Bu kez durmadı. Tekmeler ardı ardına geliyordu. Yerde iki büklüm olurken kollarımı karnıma doladım; kendimi korumaya çalışıyordum.
Ama her çırpınışımda daha da şiddetli vurdu. Kalkmama izin vermiyordu. Başım soğuk zemine yaslanmışken, yüzümden süzülen kanlar ıslak zemini boyuyordu. Gözyaşlarım sessizce akıyor, kanla karışıp yere yayılıyordu. O an, sadece bedenim değil, içimde kalan son direnç de kırılıyordu.
Ben oraya arınmak için gitmiştim.
Üzerime yapışan o iğrençliğin, o başkasına aitliğin izlerini silmek için…
Annemin toprağına yüzümü sürmek, tenimde kalan her yabancı dokunuşu onun yokluğuyla yıkamak istemiştim.
Bu muydu suçum?
Bu muydu bedenimi paramparça ettiren sebep?
Köşede duran ablamın bakışları hâlâ gözümün önündeydi; soğuk, kibirli, insanlıktan uzak.
Abimin babamın yanında duruşu… sanki her darbe biraz da onun elinden çıkıyordu.
Sadece anneme gittiğim için mi?
Sadece kirli kalmamak istediğim için mi?
Benim bir suçum yoktu.
Hiç olmadı.
Ben pis bir kız olmamak için anneme sığındım.
Reşat’ın dokunuşlarının tenimde kök salmasına izin verseydim mi istediler?
O pisliği içimde taşısam, sessizce çürümeme razı mı gelseydim?
Hayır.
Ben anneme gittim.
Ve annem… beni herkesin kirlettiği yerden aldı, sessizce temizledi, kimsenin yapamadığı gibi pakladı.
Son darbe indiğinde ciğerlerim sanki içime çöktü.
Nefesim yarım kaldı, dünya bulanıklaştı.
O an gözümün önüne biri girdi; halam.
Kanla, acıyla, utançla kaplanmış küçücük bedenimi yerden çekip aldı.
Babamın karşısına dikildiğinde dizlerim beni taşımıyordu.
Ayakta kalabilmek için sırtımı duvara yasladım.
Duvar soğuktu.
Ben daha soğuktum.
Bedenim hâlâ oradaydı belki…
Ama içimde kırılmamış tek bir yer bile kalmamıştı.
Sessizce akan gözyaşlarımın arasından olanları izlerken, bir anda halamın eli havaya kalktı. Sert bir tokat babamın yanağında patladı. Ses bahçede yankılandı; sanki sadece yüzüne değil, yıllardır kurduğu bütün o karanlık iktidara inmişti. Halamın sesi titremiyordu, aksine taş gibiydi:
“Allah senin belanı versin! Duydun mu beni, Allah senin belanı versin!”
Nefes almadan devam etti:
“Bu küçücük kıza dokunan elleriniz kırılsın!”
Babam başını öne eğmişti. Konuşmuyordu. İlk kez susuyordu. Halam onlardan değilmiş gibi duruyordu orada; aynı kandan değil, aynı karanlıktan hiç çıkmamış gibiydi.
Sesi daha da sertleşti:
“Bugünden sonra bu kızın yüzünü sana gösterirsem iki olsun!”
Elini babamın göğsüne sertçe vurdu.
“Bitti. Bundan sonra ne Deva’nın yüzünü göreceksin, ne sesini duyacaksın. O benimle Diyarbakır’a geliyor. Ve bir daha bu eve, bu sokağa, bu hayata asla adım atmayacak.”
Bu bir tehdit değildi.
Bu bir karardı.
Kesin, net, geri dönüşü olmayan…
Sözleri biter bitmez hızla bana döndü. Yaşları dinmeyen gözlerle ona baktım. O an onun da gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Hızla elinin tersiyle sildi; ağlamaya hakkı yokmuş gibi. Sonra beni kolumdan değil, ruhumdan tutar gibi kavrayıp odama kadar götürdü.
Benimle birlikte içeri girdi. Yatağa oturttu. Kendisi de yanıma çöktü. Eli sırtımda dolaşıyordu; sanki kırılan bir şeyi yerli yerine koymaya çalışır gibi. Babam denilen o adam o kadar vurmuştu ki, acımı belli etmemek için dişlerimi var gücümle sıkıyordum. Sesim çıkmasın diye, çığlığım içimde kalsın diye…
Bir süre sonra halam elini sırtımdan çekti. Sesi ağlamaktan parçalanmıştı:
“Deva… kalk güzel kızım. Sana bir duş aldırayım.”
Başımı sağa sola salladım. Hayır.
Duş alacak hâlim yoktu.
Ben sadece uyumak istiyordum.
Ve mümkünse… bir daha hiç uyanmamak.
Ama o vazgeçmedi. Dizlerinin üzerine biraz daha yaklaştı:
“Hadi güzelim… çok kısa sürecek, söz veriyorum. Üstündeki kanlar temizlensin.”
Bunu söylerken sesi kırıldı. Gözyaşları benimkilerle aynı anda döküldü.
Derin bir nefes aldım. Boğazım yandı. Akan yaşlarımı elimin tersiyle sildim. Sesim yorgundu, umutsuzdu, çok eskimişti:
“Üstümdeki kanları temizlemek kolay hala…”
Yutkundum.
“Önemli olan ruhumdaki kanlar. Onları temizleyebilecek misiniz?”
Başımı iki yana salladım.
Çaresizce.
Sessizce.
Umudu çoktan tükenmiş biri gibi…
Gözlerimden akan bütün yaşları elimin tersiyle sildim. Oturduğum yataktan ağır ağır kalktım. Omuzlarımı dikleştirdim, başımı kaldırdım. Artık ağlamıyordum. Hıçkırıklarım susmuştu. Ama bu bir iyileşme değildi; bu, insanın içinde ağlayacak bir şey kalmadığında gelen o ürkütücü sessizlikti. Bedenimden ve ruhumdan durmaksızın akan kanlar… geriye kalan tek gerçek oydu.
Dolaba yöneldim. Rastgele birkaç parça kıyafet aldım; seçmedim bile. Sonra banyoya girdim. Kapıyı kapattığımda dünya da benimle birlikte dışarıda kaldı. Vücudumu Reşat’ın üzerimde bıraktığı o iğrençlikten, babamın açtığı yaralardan arındırmak istercesine suyu en sıcak hâline getirdim. Üzerimdeki kanlı, ıslak kıyafetleri çıkarırken ellerim titremedi; sanki bu beden bana ait değilmiş gibiydi.
Sıcak su bedenime değdiği anda her yara sızladı. Canım yandı. Ama durmadım. Temizlenmek ister gibi kendimi yaktım. Tenimden süzülen kanlar suya karışıyor, giderden akıp gidiyordu. O an düşündüm: keşke içimdeki de böyle akıp gidebilseydi. Yanan bedenimden yükselen buhar bile içimdeki yangını söndüremiyordu.
Dizlerimi yavaşça büktüm. Duvarın kenarına çöktüm. Başımı ellerimin arasına aldım. O an tek bir şey diledim:
Her şeyi unutmak.
Adımı, bedenimi, yaşadıklarımı… hatta kendimi.
Tenim kızarınca güçlükle ayağa kalktım. Bu kez buz gibi suyu açtım. Sıcaklığın bıraktığı yanık, soğuğun darbesiyle titremeye dönüştü. Sonra suyu kapattım. Vücuduma bir havlu sardım. Banyodan çıkıp odama doğru yürüdüm. Adımlarım yavaştı; sanki her biri bir vedaydı.
Etraf sessizdi. Normalde ablam çoktan gelip bağırmış olmalıydı. Ama kimse yoktu. Üzerimi bile giydim… hâlâ yoktu. Bu sessizlik garipti; alışık olmadığım kadar sakindi. Saçlarımı nemli bırakarak yatağa uzandım. Bedenim yavaşça gevşedi; sanki biraz olsun rahatlamış gibiydi.
Tam o anda gözlerimi kapattım.
Karanlık bir sessizlik istedim.
Sızlayan bedenime inat…
Bir süreliğine bile olsa, hiçbir şey hissetmemeyi diledim.
Uykunun en yüzeyinde, insanın hâlâ hayata tutunduğu o ince çizgideyken saçlarımda bir ürperti dolaştı. Dokunmakla dokunmamak arasında kalmış bir el… Ne tam cesur, ne tamamen çekingen. Gözlerimi açmadım. Çünkü o temas, gecenin içinden gelen bir pişmanlıktı.
Yanımda biri vardı. Ağlamasını saklamaya çalışan bir kadın. Nefes alışları düzensizdi; bastırılmış bir suçluluk gibi. Parmakları saçlarımın arasında gezinirken sesi duyuldu — kırık, kısık, paramparça:
“Deva…”
Adımı söylerken sanki yılların yükü diline çökmüştü.
“Seni orada bıraktığım için…”
Durdu. Çünkü bazı cümleler tamamlanamaz.
“Geç kaldım.”
O iki kelime, söylenebilecek her şeyden daha ağırdı. Sonra ağladı. Sessiz olmaya çalışmadı bu kez. Bedeninin sarsıldığını hissettim. Ama hâlâ gözlerimi açmadım. Çünkü onun gözyaşları, benim taşıyamayacağım kadar geç gelmişti.
Kalktı.
Yatağın kenarındaki ağırlık kayboldu.
Alnıma kısa, titrek bir öpücük kondurdu.
Ve gitti.
Kapı kapandığında odada yalnız kalmadım. Pişmanlık kaldı. Söylenemeyenler kaldı. Zamanında tutulmamış bir elin boşluğu kaldı.
İşte o an ağladım.
Sessizce değil.
Derinlemesine.
Halam sadece bir kısmını biliyordu. Babamı. Yumrukları. Bağırışları.
Ama ya diğerini bilseydi?
O dokunuşları.
O nefesi.
O iğrenç yakınlığı…
Bunu öğrenirse ne olurdu? Bir insan, geç kalmışlığına bir de bu gerçeği ekleyebilir miydi?
Çocukluğuma dair anılarım yok denecek kadar az. Zihnim, beni korumak için çoğunu karartmış. Ama bazı şeyler silinmez. Çünkü onlar hatıra değildir. İzdir.
Ve o izlerin en derini, Reşat denen adamın, savunmasız bedenimde bıraktığı o sessiz, kirli dolaşımdır.
Ne zaman unutsam…
Tenim hatırlıyor.
Halamı en son ne zaman gördüğümü tam çıkaramıyorum. Dokuz yaşımda mıydım, daha mı küçüktüm… Hafızam orada bulanıklaşıyor. Ama bazı insanlar vardır; net hatırlanmazlar, hissedilirler. Aygün halam da öyleydi. Eve her geldiğinde, sanki annem de onunla birlikte içeri girerdi. Çünkü annemi en çok o anlatırdı.
Evde annemin adının anılması yasaktı. Babam bir kelimeye bile tahammül etmezdi. Bu yüzden anneme dair bildiğim her şey, halamın anlattıklarından ibaretti. Annem benim için bir hatıradan çok, bir anlatıydı. Aygün halama göre annem yeryüzündeki bir melekti. Abartmadan, süslemeden anlatırdı ama her cümlesi içime işlerdi. Onu dinlerken, annem biraz daha gerçek olurdu.
Aygün halam bu eve sık gelmezdi. Kendi ailesine tahammül edemezdi; suskunluklarına, görmezden gelişlerine, alışkanlık diye adlandırdıkları zulme. Onlardan farklıydı. Annemi anlatırken bunu anlardım. Sanki annem hayatta olsaydı, halam gibi bir kadın olurdu diye düşünürdüm hep.
O gece, her şey dağıldıktan sonra, bedenimdeki acı hâlâ tazeyken banyoya girmiştim. Suyu en sıcak hâline getirmiş, üzerimdeki kanlı kıyafetleri çıkarmıştım. Sıcak su bedenimi yakarken, her yara kendini hatırlatıyordu. Akan kanlar suya karışıyor, buhar yükseliyordu. Ama ne su temizliyordu beni ne de buhar içimdeki yangını söndürüyordu. Dizlerimin üzerine çöktüğümde, başımı ellerimin arasına alıp sadece unutmayı diledim. Sonra buz gibi suyu açtım; sanki yanarak temizlenemeyen ne varsa dondurarak susturmak ister gibi.
Odaya döndüğümde ev sessizdi. Bu sessizlik alışıldık değildi. Normalde çoktan ablamın sesi yükselmiş olurdu. Saçlarım nemli, bedenim hâlâ titrerken yatağa uzandım. Gözlerimi kapattım. Uyku değil, karanlık istedim.
Tam o sırada, saçlarımda titreyen bir el hissettim. Uyku bedenimi terk etti. Halam yanı başımdaydı. Sessizce ağlıyordu. Ellerini saçlarımda gezdirirken fısıldadı:
“Seni bu zalimlere bıraktığım için özür dilerim Deva… Sana geç kaldım. Beni affet.”
Hıçkırıkları yatağı titretiyordu. Beni uyandırmamak için kalktı, alnımdan öptü ve odadan çıktı.
O an gözyaşlarımı tutmadım. Halam sadece babamı biliyordu. Peki ya Reşat’ı bilseydi… Ne olurdu, bilmiyorum. Bildiğim tek şey şuydu: Yaşadığım onca şeyden sonra çocukluğuma dair hatırladığım çok az şey kalmıştı. Ama ne kadar zaman geçerse geçsin, ne kadar yara kabuk bağlarsa bağlasın, unutmayacağım bir şey vardı.
Reşat’ın, savunmasız bedenimde gezinen o pis dokunuşları.
Ve annem…
Annem sadece halamın anlattığı kadardı artık.
Ama o anlatı bile beni ayakta tutmaya yetiyordu.
Kapının aniden çalınmasıyla irkildim. Refleksle başımı kapıya çevirdim; sesim boğazımda asılı kaldı, güçlükle döküldü:
“Gel…”
Kapı aralandı. Aygün halam, elinde bir yemek tepsisiyle içeri girdi. Göz göze geldiğimiz anda yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi. O tebessüm… Az önce ona çıkışmamın ağırlığı bir anda içime çöktü. Pişmanlık, sessiz ve keskin bir sızı gibi kalbime oturdu. Çünkü bu kadın onlardan değildi. Hiçbir zaman olmamıştı.
Yanıma yaklaşıp tepsiyi usulca önüme bıraktı. Karşıma oturdu.
“Kaç saattir hiçbir şey yemedin,” dedi, sesi yormuyordu insanı. “Karnın açtır. Biraz yemek ye güzel kızım.”
Mideme dolan bulantı hâlâ dinmemişti. Aldığım darbelerin yankısı bedenimde dolaşıyor, iştahımı benden alıp götürüyordu. Ama halamın bakışları… O melül, incitmekten korkan bakışlar… Kendimi zorladım. Lokmaları değil, onu kırmamayı yutuyordum.
Ben sessizce yemekle boğuşurken o, sakinliğini bozmadan konuştu:
“Yarın birlikte Diyarbakır’a gitmek için yola çıkacaktık,” dedi. “Ama enişten aradı… Orada işler biraz karışmış. Henüz tam bilmiyorum ne olduğunu.”
Başımı kaldırıp ona baktım. O ise gözlerini ellerine indirmişti. Sanki kelimeler ağır geliyordu.
“Bir süre dönmememiz gerektiğini söyledi,” diye devam etti, sesi daha da kısıldı. “Ama en geç bir aya kadar her şeyi halledecekler. Sonra gelip bizi alacak.”
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından ekledi:
“O zamana kadar… seni de alıp anneme gitmek istiyorum. Baban olacak o pislikle karşılaşmanı istemiyorum.”
Dudaklarım istemsizce kıvrıldı. İçimde acı bir tebessüm dolaştı. Yirmi senedir aynı adamla aynı evde yaşıyordum ben. Kaçınmak kelimesi bana biraz geç kalmış geliyordu. Ama düşüncemi bastırdım. Çünkü halamın söylediği şey başka bir kapıyı aralıyordu zihnimde.
Annemin evi.
O iki kelime…
Saniyeler içinde başımın içine bir ağırlık çöktü. Şakaklarım zonkladı. Nefesim daraldı, sanki odanın havası çekilip alınmıştı. Annemin evi… Orası bir mekân mıydı, yoksa yıllardır dokunamadığım bir yara mı, ayırt edemedim.
Sadece şunu hissettim:
Oraya gitmek, geçmişe yürümekti.
Ve bazı yollar, insanı iyileştirmez…
Sadece daha derin hatırlatır.
Reşat’ın ailesiyle birlikte babaannemde kaldığını biliyordum. Ve ben… bir ay bile değil, bir gün bile orada duramazdım. Onun iğrenç yüzünü görmek bile bedenimdeki tüm acıları katlayacak kadar ağır geliyordu. Babamın yumruklarına, tekmelerine razıydım belki; ama Reşat itinin dokunuşlarına bir kez daha katlanamazdım. Bedenim buna izin vermezdi. Ruhum çoktan sınırına dayanmıştı.
Düşüncelerimin sesime sızmaması için kendimi zorladım. Aynı sakinlikle, neredeyse yalvarmamaya ant içmiş bir tonla konuştum:
“Bir ay daha burada kalsak olmaz mı hala?” dedim. “Babaanneme gitmek istemiyorum. Orada… rahat edemem. Lütfen burada kalalım.”
Gözlerimde birikenleri saklamaya çalışıyordum ama nafileydi. Halam baktı bana; uzun, dikkatli bir bakıştı bu. Sonra hiçbir şey söylemeden başını salladı. O küçücük hareket, içimde kopan fırtınayı bir anlığına dindirdi. İçimden sessizce şükrederken, ona titrek bir tebessüm kondurdum.
Yemeği bitirdiğimde tepsiyi aldı, yine o sessizliğiyle odadan çıktı. Ardından kapı kapandı. Odayla baş başa kaldım. Çıkmak istemiyordum. Zaten bedenim izin vermezdi. Her yerim ayrı ayrı sızlıyor, her hareketim acıyı yeniden hatırlatıyordu.
Çekmeceden kremi çıkardım. Yavaşça, neredeyse korkarak bütün vücuduma sürdüm. Sızlayan yerlere parmak uçlarımla masaj yaparken dişlerimi sıktım. Canım çok yanıyordu. Ama hangi acıydı bu, emin değildim.
Belki de acıyan bedenim değildi.
Belki ruhum, dayanamadığını bana bedenim üzerinden anlatıyordu.
Kremden sonra bir ağrı kesici içtim. İlk kez… odamdan gelen giden yoktu. İlk kez bu evin içi kavga, bağırış, tehdit ve kırılan eşyaların sesiyle dolu değildi. Duvarlar susmuştu. Ev susmuştu.
Sadece sessizlik vardı. Ve bu sessizlik, alışık olmadığım kadar derindi.
Odamdan çıkmayı düşünmedim bile. Zaten istemiyordum. İlk kez bu ev güzel geliyordu bana. İlk kez korkutmuyordu. Karanlık odada yatağa uzanmak üzereyken kapının çalınmasıyla irkilip yatağa oturdum. Kapı açıldı; içeri dolan ışık odayı baştan sona aydınlattı. Gözlerim kamaştı, istemsizce kısıldı.
Aygün halam kapının eşiğinde duruyordu. Yüzünde kocaman, içten bir tebessüm vardı.
“Biz gidene kadar,” dedi, sesi yumuşaktı, “bu koca ev bize kaldı Deva. Kimse gelip gitmeyecek. Sadece ben ve sen olacağız.”
Sözleri zihnime ulaştığı anda kalbim hızlandı. Göğsümün içinde bir şey sevinçle çarpmaya başladı.
Demek… ben buradan gidene kadar bu ev böyle kalacaktı.
Sessiz.
Huzurlu.
Bu ev… Duvarları çığlıklarıma şahitlik etmişti yıllarca. Geceleri yutmuştu sesimi, gündüzleri görmezden gelmişti gözyaşlarımı. Ve şimdi… ilk kez mutluluğuma tanıklık ediyordu.
İlk kez ben, bu evde mutlu oluyordum.
Yataktan fırlar gibi kalktım. Halamın boynuna sarıldım, sanki bırakırsem her şey kaybolacakmış gibi.
“Yani…” dedim, sesim heyecandan titriyordu. “Biz gidene kadar… onlar gelmeyecek mi?”
Geri çekilip gözlerinin içine baktım. O da en az benim kadar mutluydu. Gülümseyen gözleriyle başını aşağı yukarı salladı.
O an anladım:
Bazen kurtuluş, büyük kaçışlar değildir.
Bazen sadece… sessiz bir evdir.
Nerede kalacaklarını, kiminle olacaklarını sorgulamadım bile. Buna gücüm yoktu. Buna ihtiyacım da yoktu. Sadece huzur vardı önümde; ben de ona kocaman bir tebessümle karşılık verdim. Uzun zamandır ilk kez, mutluluğu düşünmeden kabul ediyordum.
İçimden evin duvarlarına haykırmak geçti. Çünkü onlar her şeyi biliyordu. Gece yarısı yuttuğum çığlıkları, kimse duymasın diye bastırdığım ağlayışları, titreyen nefeslerimi… Hepsine şahit olmuşlardı. Ve şimdi, ilk kez, benim mutluluğuma tanıklık ediyorlardı. Bu ev ilk defa bana zarar vermiyordu.
Halam, dinlenmem gerektiğini söyleyerek odadan çıktı. Sesini arkamda bıraktım. Yatağa uzandım; bu kez korkuyla değil, teslimiyetle. Yorgun olan bedenimden çok ruhumdu. Onu uykuya emanet etmek istedim.
Gözlerimi kapattım.
Ve uzun bir aradan sonra…
Kendimi, uykunun kollarına güvenerek bıraktım.
༺༻
Halamla birlikte, her odasında ayrı bir çığlığımın yankılandığı bu lanetli evde ilk kez huzurla kalışımızın neredeyse üçüncü haftasıydı. Zaman, alışık olmadığım bir şekilde sessiz ilerliyordu. Abimi, babamı ve ablamı benim için babaanneme göndermişti halam. Bu evden uzaklaştırmıştı onları; sanki seslerini değil de gölgelerini sürmüştü dışarı.
Ablam içinse gün doğmuştu. Şerefsiz Reşat’ın dibinden ayrılmıyordur şimdi. Anlattıklarıma rağmen, yaşadıklarımı bile bile onu nasıl, neden hâlâ sevdiğini aklım almıyordu. Bazı insanlar gerçeği sevmek yerine, yalanın içinde güvende hissetmeyi seçiyordu sanırım.
Halam günlerini eniştemle konuşarak geçiriyordu. Sürekli bir irtibat hâlindeydiler ama bana hiçbir şey söylemiyordu. Sanki bilmemem gereken bir şey vardı. Canını sıkan bir şeyler olduğu belliydi; ama belli etmemek için kendini zorluyordu. Güçlü görünmeye çalışıyordu, tıpkı annemi anlatırken çizdiği kadın gibi.
Bana sorular soruyordu.
Ben susuyordum.
Cevap bekliyordu.
Ben veremiyordum.
Annemin mezarına gittiğim için neden dayak yediğimi sorduğunda, boğazım düğümleniyordu. “Uğursuzum,” diyemiyordum. O kelimeyi bir kez daha kendime yakıştıramıyordum.
Annemin mezarlığını babam yalnızca bana yasaklamıştı. Her gidişimde evde kıyamet kopardı.
“Bize getirdiğin uğursuzluk yetmiyormuş gibi bir de mezarlığa bulaştırma,” derdi.
Oysa ben… ne zaman kendimi kötü hissetsem, ne zaman içimde bir şeyler çökmeye başlasa anneme giderdim. Konuşurdum. Anlatırdım. Sonra da susardım.
Ondan bir cevap beklemezdim aslında.
Bir yol göstermesini de…
Sadece beklerdim.
Çünkü bazen insanın tek ihtiyacı, dinlendiğini hissetmektir.
Balkonda oturmuş, baharın cömertliğini izliyordum. Hava berraktı; gökyüzü masmaviydi, sanki hiçbir kötülük ona ulaşamamış gibi. İçime dolan esinti tenime hafifçe dokunuyor, ilk kez ürkütmüyordu beni. Tam o sırada halam, elinde bir fincan çayla yanıma geldi. Sessizce fincanı önüme bıraktı.
“Eksikler için markete gidiyorum güzel kızım,” dedi. “İstediğin bir şey var mı, gelirken alayım?”
Başımı iki yana salladım.
“Çabuk gel yeter,” dedim. “Başka bir şey istemiyorum.”
Alnıma kondurduğu küçük bir buseyle balkondan çıktı. Ardından baktım bir süre; ayak sesleri merdivenlerde kaybolurken içimde tuhaf bir sıcaklık kaldı.
Bu birkaç haftada ona fazlasıyla alışmıştım. Bana huzuru öğretmişti adeta. Günlerimiz sakin ama dolu geçiyordu. Birlikte yapılan yemekler, sessizce izlenen filmler, yan yana susabilmenin bile güzel olduğu anlar… Onunla uyuyor, onunla uyanıyordum. Bana baktığında gözlerinde çözemediğim bir derinlik olurdu hep. Sanki söylemediği, sakladığı bir şey vardı. Ama güzel geçen günlerimi bu düşüncelerle kirletmek istemiyordum. Huzur nadirdi; onu sorgulamadan yaşamak istiyordum.
Baharın esintisi yüzümü okşarken çayımdan bir yudum aldım. Tam o anda telefonun sesi duyuldu. Bir anlık telaşla odama yöneldim. Gözlerimle etrafı taradım; telefonu gördüğüm anda kapanmadan yanına ulaştım. Ekranda beliren isim, kalbimde küçük bir sevinç patlattı.
Banu.
Onu ne kadar özlediğimi o an anladım. Hiç düşünmeden, hiç tereddüt etmeden telefonu açıp kulağıma götürdüm.
“Banu’m,” dedim, sesim farkında olmadan yumuşamıştı. “Nerelerdesin sen ya… özlettin kendini.”
Ve o an, huzurun ortasında, geçmişten gelen bir ses içeri sızdı.
Sesindeki heyecan benimkine karıştı.
“Asıl sen nerelerdesin Deva?” dedi aceleyle. “Günlerdir aramanı bekledim. Telefon elimden düşmedi… Biliyorsun, benim seni aramamı yasaklamıştın.” Bir an durdu, nefesini tuttum sandım. “Halanın çıktığını görünce koşarak seni aradım. Ben… seni çok özledim Deva.”
Sözlerinin sonunda boğazına takılan o yutkunma sesi, içimi acıttı. Ondan ayrı kalmak zordu. Her şeyden zordu. Dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi.
“Ben de seni çok özledim Banu’m,” dedim. “Nasılsın? Her şey yolunda mı?”
Soruyu sorarken sesim istemsizce boşvermiş gibiydi. Oysa ikimiz de biliyorduk: Hiçbir şey gerçekten yolunda değildi.
Banu, isminin hakkını verirdi. O babasının prensesiydi; korunmuş, kollanmış. Ben ise annemin kızıydım… özgürlüğü daha doğmadan öğrenmiş, bedelini çocuk yaşta ödemiş bir savaşçı.
Sesini sertleştirdi birden.
“Boşver beni Deva,” dedi. “Asıl sen nasılsın? Onu söyle.”
Endişesi kelimelerin arasından taşıyordu. Kaçamadım. Dolandırmak istemedim.
“Ben…” dedim, nefesimi toparlayarak, “halamla gidiyorum Ban—”
Cümlem yarım kaldı.
Kapı çaldı.
Ses, evin içinde yankılandı. Kalbim bir an duracak gibi oldu. Banu’nun tepki vermesine fırsat bırakmadan hızla konuştum.
“Banu’m, kapı çalıyor,” dedim. “Sonra konuşuruz.”
Cevabını beklemedim.
Telefonu kapattım.
Ve o an anladım:
Bazı cümleler tamamlanmaz.
Çünkü devamı, insanın hayatını değiştirir.
Halam bu kadar çabuk dönmüş olamazdı. Daha gidişinin üzerinden on beş dakika bile geçmemişti. Kapı, alacaklı gibi sert sert çalınırken, elindekilerin ağır olduğunu düşündüm. Telaşla yerimden fırladım. İçimdeki huzur, açıklayamadığım bir tedirginlikle yer değiştiriyordu. Hızlı adımlarla kapıya ulaştım.
Kapı kolunu indirir indirmez, kapı içeriden değil, dışarıdan hızla itildi. Bir an neye uğradığımı anlayamadım. Nefesim yarım kaldı. Gözlerim karşımdaki siluete kilitlendiği anda, dizlerimin bağı çözüldü.
Reşat.
Onu gördüğüm an, bedenim bana ait olmaktan çıktı. Ellerim titremeye başladı; parmaklarım uyuştu, sanki kanım geri çekilmişti. Yüzünde o tanıdık, mide bulandıran sırıtış vardı. Gözleri… insan bakışı değildi. Avını görmüş bir hayvan gibiydi.
Yavaş yavaş üzerime doğru yürümeye başladı. Ben de refleksle geri geri çekildim. Her adımımda sırtım biraz daha daralan duvara yaklaşıyordu. Gözlerim doldu, görüşüm bulanıklaştı. Kaçacak yer yoktu. Ev yine susuyordu. Duvarlar yine bana bakıyordu.
İçimden bir cümle geçti, boğazımda kaldı:
Birkaç günlük huzurum bile mi çok geldi bu lanetli eve?
Sırıtırken iğrenç sesi kulaklarımı yırttı. O sesi… unutmak mümkün değildi. Söylediği kelimeler beynimde yankılandı. Bir tanesi bile yeterliydi insanın içini parçalamasına.
Gözümden bir damla yaş aktı. İstemeden. Engelleyemeden. Ve o an anladım: Bazı korkular kapıdan girer. Çünkü içeri alınmalarına hiç gerek yoktur.