Bölüm 12

1781 Kelimeler
Ali dün gece şovunu yapmış olsa da işimi şansa bırakmak istemiyorum. Hakan adına teyzemin evladına çok güzel şakayıklar sipariş ediyorum. Adres tabi ki canımız şirketimiz. Bu kez Nehir'e de haber vermiyorum ki gerçekten şaşırsın. Notu net ve vurucu tutuyorum. Hakan gibi bir adamı üzdüğün için cehennemlerde yanmazsın inşallah kuzen. İki saat böyleyse, bir ömür nasıl olur kim bilir? Bu akşam yemekte bunu tartışalım mı, ne dersin? - Hakan. Yeni suç ortağım Melek'e, Nehir'e gelen çiçeğin notunu sesli okumasını rica eden bir mesaj atıyorum. Öğle arasında gideyim de biraz şakayık koklayayım. Kendimiz almasak çiçek yüzü göreceğimiz yok. Keşke kendime de biraz ay çiçeği söyleseydim, masama koyardım da baktıkça içim açılırdı. Tüh. "Ooo günaydın. Sen kendi arabanla gelmiyor muydun niye bu kadar erkencisin?" diyen Uğur bilgisayar ekranı ile arama giriyor, kaçacak yeri olmayan herkes gibi teslim oluyorum. "Günaydın Uğur. Bundan sonra böyle. Nasılsın?" "Ben iyiyim de seni merak ettim. Dün karışmış buralar, iyi misin?" Gör bak, beni düşürdüğün halleri gel de gör Ömer Sancaktar. "Evet, ufak bir yanlış anlaşılma oldu. Ama hallettik." Dedemin hep söylediği gibi, kol kırılır yen içinde kalır. "Ömer Bey kafayı kırmış biraz, bu ilk esip gürleyişi değil yani. Sen takılma fazla, işinde de iyi olduğuna eminim ben." Samimiyeti iyice arttırıp elini koluma koyuyor, göz kırpıyor. Yalandan bir gülümsemeyle teşekkür edip elini indiriyorum, "Takılmadım Uğur, sohbet güzel ama benim yetiştirmem gereken birkaç iş var. Müsaade edersen, devam edeyim." "Olur, tabi. Kolay gelsin sana, sonra görüşürüz." Tam gitti artık çok şükür diyeceğim geri dönüyor, "Öğlen birlikte yer miyiz?" Kaşlarımı kaldırıp kafamı iki yana sallıyorum. "Kızlara söz verdim Uğur, başka sefere artık." Sözdür verilir, alınır. Nedir yani? "Peki o zaman." Bu kez gerçekten gidiyor. Ben de gerçekten işimin başına dönüyorum. Ama çok erken, öyle erken ki. Koca bir yudum alıyorum yeni kupamdaki kahvemden. * * Öğleye kadar hiç ara vermeden çalıştığım için hem çok yorgun hem çok aç hissediyorum. Nihayet saat on iki oluyor, can havliyle ayağa kalkıyorum. Alp bana bakıp kıs kıs gülüyor, pislik. "Gülme ya, çok acıktım Alp. Kahvaltı bile yapamadım." "E dedim sana gel iki lokma ye benimle diye. Deli dürtmüş gibi çalışıyorsun." Bunu yeniden tartışmak istemiyorum. "Aman neyse, hadi kaçtım ben." Telefonumu, cüzdanımı alıp uzaklaşacağım sırada duyuyorum Tuğrul Bey'in sesini. "Hazal'cığım, çıkıyor muydun?" "Tuğrul Bey, merhaba. Yok problem değil, buyurun lütfen." "Çok vaktini almayacağım canım." Bütün öğle aramı yiyor, ben iki lokma yiyemiyorum. Ekmek arası domates, peynir kokusu geliyor burnuma. Ayy olsa da yesek. İnadı falan bırakıp bir şey almaya gitmek istiyorum ama peş peşe iki toplantım var maalesef. Alp'e dönüyorum, "Yemelik bir şey var mı?" "Yok be yalnız kuş. Buluruz ama bir yerlerden." "Cık. O kadar vaktim yok, neyse şu iki toplantı bitsin yerim ben." "Öyle diyorsan." "Dedim bile. Hadi tutma beni Alp." "Allah Allah." derken gülüyor, ben de sırıtarak ayrılıyorum yanından. Nihayet iki toplantıyı bitiriyorum, artık feriştahı gelse tutamaz beni. Yemek yiyeceğim. Cüzdanımı almak için masama gidiyorum. Tam bilgisayarımı bırakmış; cüzdanıma uzanırken adımı duymamla camı, çerçeveyi devirme isteği baş gösteriyor içimde. Kendimi zor tutarak dönüyorum. Ama komik değil artık. "Hazal?" "Efendim Ömer Bey?" "Uygunsan odama gelebilir misin lütfen?" Açım. Aç! "Geliyorum hemen." Bilgisayarımı elime alıyorum, ağır adımlarla cezamı çekmeye gidiyorum. İçeriye girmemle tost kokusu karşılıyor beni, yanında da bir fincan çay var. Çok lezzetli gözüküyor, sucuklu kaşarlı mı o? Yiyemezsin Hazal. Küssünüz siz. Beni hafifçe içeriye yönlendiriyor, odanın kapısını kapatıyor. "Oturur musun lütfen, Hazal?" "Oturamam." Laptopumu iyice göğsüme doğru çekiyorum, koru beni gri panter. "Senin için söyledim. Lütfen inat etme, bayılıp kalacaksın şimdi." "İnat etmiyorum, yemek yemeye gidecektim zaten siz çağırmasaydınız. Vakit olmadı sadece." "Köpek gibi pişmanım zaten güzelim. Şunu ye sonra yine istemiyorsan yüzüme bakmamaya devam edersin, hadi." Elimden laptopumu alıp masaya bırakıyor, beni de hafifçe omuzlarımdan tutarak yönlendiriyor. Daha fazla karşı koyamıyorum. Tosta. Yanlış anlaşılmasın. Hiç ondan tarafa bakmadan sandalyeye oturup tostumu ve çayımı bitiriyorum. O da sesini çıkarmadan bekliyor. Yerken iyiydi de şimdi ne yapacağım acaba? Laptopumu alıyorum, ayağa kalkıyorum sakince. Aynı anda konuşuyoruz, "Teşekkür ederim." "Özür dilerim." "Hazal." "Ömer Bey." E ama?! İpleri elime alıyorum, "Teşekkür ederim Ömer Bey. İş ile ilgili bir şey yoksa ben çıkabilir miyim?" "Çıkabilirsin ama çıkma, Aymaz. İki dakika açıklayayım müsaade et." Yavaşça yerime geri oturuyorum, o da mesajı alıp karşıma geçiyor. "Gece iş patlamış, sabah ağzıma sıçtılar toplantıda. Sonra da telefonlar susmadı. Normalde de çok sakin değilim biliyorsun zaten, bu kadar üzerime gelinince bende film koptu...Aptal gibi iş senin sandım. Sen olunca daha da sinirlendim, böyle basit bir hatayı nasıl yapabildin diye. Yine de birebir konuşmayı planlamıştım başlangıçta...Sonra birkaç şey duydum bizimle ilgili. Seni kayırıyormuşum falan. Tüm bunların üzerine bir de geç gelince, seni kayırmadığımı ispatlamaya çalıştım sanırım. Saçma sapan konuşup seni üzmesinler diye işte. Bunu kendim üzerek sağlamaya çalışınca hiçbir anlamı kalmadı orası ayrı." Başını ellerinin arasına alıp göz temasımızı kesiyor. "Çok kötü bir yöntemdi." Her şey çok üst üste gelmiş ama bütün bunlar yaptıklarını haklı çıkarır mı? Emin değilim. Belirsizliği sevmediğimi de söylemiştim üstelik, niye böyle oldu? Kafasını kaldırıp ellerini serbest bırakıyor, tekrar yüzünü görebiliyorum böylece. "Berbat bir yöntemdi. Bana nasıl baktığını hatırladıkça içim oyuluyor. Konuşturmadım bile seni. Çok özür dilerim, Hazal." Yöneticimi böyle pişman görmeye dayanamıyorum, o beni o kadar tanımıyor olabilir sonuçta. Adam nereden bilsin hepimizi ezbere? Yavaşça ayağa kalkarken içini biraz rahatlatmaya çalışıyorum, "Özrünüz kabul edildi, Ömer Bey. Barıştık." O da ayağa kalkıyor, biraz da yaklaşıyor. Gülümseyerek soruyor, "Ömer demiyor muydun sen en son?" Yanlış anladı sanırım. Vah vah, canım(!). "Ben yöneticimin özrünü kabul ettim az önce, sevdiğim adamı henüz affetmedim." "Hazal?" dese de duraksamadan odadan çıkıyorum. Bizim sözümüz senettir Nehir Hanım, buyurun tertemiz bir itiraf size. Kendi sevgisine sahip çıkamayanlar da odalarında oturup ağlayarak mail yazabilirler. * Madem yöneticimle barıştık, yerli yersiz iş aşkımı bir kenara koyup şakayık prensesinin yanına gidiyorum. Çalış, çalış nereye kadar sonuçta? "Ooo...Birileri bu hayatı yaşıyor." diyerek girişimi yapıyorum. Çiçeklere eğilip kokluyorum, mis. "Sen bir de notu gör Hazal." diyerek ortalığı kızıştırıyor Melek. "Notlu falan mı bir de? Ver bakayım bal tanesi." Nehir gözlerini devirse de çıtını çıkarmadan sabah yazdığım notu uzatıyor, bir kere de benden dinle bakalım Ali efendi. "İki saat böyleyse, bir ömür nasıl olur kim bilir? Bu akşam-" "Hay ne çiçekmiş ne notmuş arkadaş, bir bitmedi?!" diye söylenerek ayaklanıyor Ali. Sahalarda görmek istediğimiz hareketler bunlar. "Hayaller şakayık, hayatlar C++." Melek'in yorumuna gerçekten gülüyoruz Nehir'le. "Kıskandın mı sen?" diye zarflıyorum. Hadi yavrum düşeş! Melek'ten önce Ali cevap veriyor. "Ne münasebet." "Sana dememiştim aslında Ali'ciğim ama bir gün sana da gelir çiçekler tabi, üzme tatlı canını." "Ben bir balkona çıkıyorum." Bize yorum hakkı bırakmadan basıp gidiyor Ali. "Sigara mı içiyordu bu?" Nehir ve Melek aynı anda cevaplıyor, "Yo..." 6-6, güzel. * "Ben de bir üç peynirli tortellini alabilir miyim?" Ay acaba spaghetti bolognese mi söyleseydim ya? Neyse artık. "İçecek olarak ne alırdınız?" Gecenin sonunda bir bardak soğuk su almam inşallah garson bey. "Sade soda." "Tamamdır, on beş dakika içerisinde siparişleriniz hazırlanmış olur." dedikten sonra yanımızdan ayrılıyor garson. "Halı sahayı ertelettin bana Hazal, bu muydu yani? Bir ihtimal için mi o kadar tantana yaptın?" Emir abime ters ters bakıyorum, sanki ne iptal etti paşam? "Bu kadar istemiyorsan git yetiş ya halı sahana. Sonra bana detay vermem için ağlarsan yüzüne bakmam ama." "Gelmeyecek Hazal." Nehir de nemrut suratıyla kollarını bağlayarak görüşünü bildiriyor, Allah razı olsun. "Ya ben konuyu bile bilmiyorum aq?" diyen Ferhat'tan çıkarıyorum tüm hırsımı. "Konuşmayı da bilmiyorsun ki, seni ne diye çağırdıysam zaten? Ege daha az huysuzlanıyor senden be." Hepimiz söylenmeyi bırakınca Ferhat okuldan bir şeyler anlatıyor ve biz de onu dinliyor gibi yapıyoruz. Kapıdan giren Ali'yi görüyorum. Allah'ım şükürler olsun. Görebildiğim kadarıyla sinirli, oldu bu iş. "Geliyor!" "Ya insan yemek siparişi geliyor diye de bu kadar sevinemez ama? Biraz abartmıyor musun artık sence de?" Ferhat, bir sus be kuşum. "Yemek değil bebeğim, enişten geliyor." "Oha, sevgili mi yaptın?" diyor canım, bir tanem, kuzenim. Yani Nehir ve bu çocuk nasıl aynı rahimden çıkmış olabilir? Sabahtan beri ne anlatıyorum ben? "Yok balım, ablandan enişten geliyor. Ben sana gelecek demiştim Nehir'im ırmağım, paşa paşa veya kuzu kuzu fark etmez. Buyurun, Ali Özay sahnelerde." Elimle de göstererek şovumu tamamlıyorum. "Sessiz olsana kızım!" diyerek baktığım yöne dönüyor Nehir. O dönünce bizimkiler de her şeyi bırakıp o tarafa bakıyor. Ali onu fark edince ayağa kalkıyor bizim kız, bir bana bir Ali'ye bakıyor. "Hadi." diyorum cesaretlenmesi için. "Hadi mi, emin misin?" "Çok eminim Nehir, hadi teyzemin evladı. Sonsuza kadar hadi hatta!" Ayaklarını kıpırdatıp Ali'ye doğru gidiyor nihayet. İkisi karşılıklı konuşurken, bizim masa gözlerini dikmiş soluksuz onları izliyoruz. Ah, bir de duysak. "Bir anda öpüşmezler değil mi? Ablamı öyle görmeye asla hazır değilim." diyen Ferhat tabi ki. Ayy, neredee? "Ben senin gözünü kapatırım ablacığım." Göz kırpıyorum o buruşturduğu suratına. Garson gelerek dikkatimizi dağıtıyor, siparişleri tek tek bırakıyor önümüze. En son elinde kalan ızgara köfte tabağının sahibini bulamıyor. Onun sahibi bu akşam fırında mercimek yiyecek inşallah garson beyciğim. "Onu da ben alayım." diyerek kurtarıyorum adamcağızı bu çıkmazdan. "Çüş ama artık. Beni de ye!" E sen kaşınıyorsun ama Ferhat. Uzanıp saçlarını karıştırıyorum önce, yakışıklılığı bozulmasın diye kaçmaya çalışıyor. Bu kez de yanaklarını sıkıyorum. "Oy ablasının kuzusu, sen ilgi mi istiyorsun? Ham yaparım seni." Dayanamayıp karşılıklı gülmeye başlıyoruz. "Gitti seninkiler." diyen Emir abim ile Nehir ve Ali'nin durduğu yere bakıyorum. Daha önce bir yokluğun bu kadar güzel olabileceğine hiç şahit olmamıştım. Nasıl da güzel yoklar öyle. "E çantası, telefonu hep burada kaldı. Götüreyim ben ablama." Ayağa kalkıyor bir de sözde centilmen. Yok ya. "Hayır, hayır otur bakayım yerine. Gerek yok. Ben Ali'den ulaşırım ona bir şey olursa, rahat bırak insanları." "Ama-" diye itiraz edecek oluyor ikisi de. "E hani sokakta ilk bulduğunuza veriyordunuz bizi? Şimdi mi kıymete bindik?" Sonunda sessizlik. Ama böyle mahzun durmalarına da içim el vermiyor, aman be. Bu kadar da yufka yürekli olmayı ben istemedim, bakın. "Yemeğimizi yiyip olaysız dağılacağız, tamam mı? Nehir'e bir şey olmayacak, Ali iyi biri. Adam iyi olmasa niye bu kadar uğraşalım canım?" Ferhat omuz silkip yemeğine dönüyor. Ben de mis gibi gözüken makarnamla kavuşuyorum. "Ben vazgeçtim, sen evde kal sıpa." diyen Emir abimle makarnamla yaşadığım aşka ara verip ona dönüyorum. Daha tabağına el sürememiş, efkarlı efkarlı bana bakıyor. Şapşal ya. "Aklı olan almaz beni zaten, merak etme. Hadi soğutma." "Valla iki yan masadaki lavuk gözlerini dikmiş sana bakarken buna inanmak pek mümkün değil güzelim." Aaa, hangi lavukmuş o? Belki yakışıklı bir lavuktur. Benim başım bağımsız sonuçta. Kimsenin o başı tutup göğsüne çektiği, sevip sardığı yok. Ara ara yerin dibine sokuyorlar sadece, o da sayılmaz bence. "Hani nerede?" derken çapkınca etrafı süzmeye çalışıyorum. "Hazal!" "Aman iyi ya. Hazal; hiç mutlu olmasın, hiç sevilmesin." Beni kolunun altına çekiyor abim, biraz kaba davransa da sıcaklığı iyi hissettiriyor. "Ben severim seni, yetmez mi?" "Eh, idare edeceğiz artık." dedikten sonra gülerek kolumu beline sarıyorum. Yeterli ama yanında bir çift mavi göz de olsa hayır demezdim. Oymak için canım, yanlış anlaşılmasın. * Selam! Beğenirseniz yıldız çakın, lütfen. Okuyup çekip gitmeyin öyle el gibi... Yorumlarınız her zaman başımın üzerine. Sevgiler, saygılar ve öpücükler :*
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE