Her ruhun, ayağına iliklenmiş bir sual defteri olurdu. Her beden öldüğünde, ruh bedenden çekildiğinde ve araf büyük bir depremle sallandığında, işte o müthiş anın korkusu sarardı insanların vücutlarını. Çünkü işlenen günahlar bu kadar fazlayken, hiç kimse masum kalamazdı. Kalan olsa bile elbet minik bir günah işlerdi. Çünkü günahlar, hep iblislerden gebe kalan insanlardı. Belki fark etmiyorduk ama aramızdalardı, bizi keşfedip her ânımızı izlerken biz hiçbir şeyin farkında değildik ve bizi en çok bu korkutmalıydı.
Bir yaprak sessiz bir şekilde savrulurken hayatımın dönüm noktasına benzettiğim ânı yaşamak ile meşguldüm. Belki de her saniye şeytanların kulaklarıma fısıldadıkları vesveseler uykumu getiriyordu ama gözlerimi açık tutmak zorundaydım. Bazı anlarda gözlerinizi kapatamazdınız. Bu belki de sonsuz bir uyku, diğer bir deyişle ölüm demekti. O yüzden göz kapaklarımı sıkarak açık kalmalarını sağladım. Hayatım bir katran misali geçmişime akmaya devam ederken zihnimden binlerce düşünce geçiyordu. Vücudumu terk eden ayrıntıları düşlemeyi bırakmak istiyordum ama içinde bulunduğum ân buna izin vermiyordu.
İçinde bulunduğum âna oldum olası dönmeyi başaramamıştım ama şimdi farklıydı, her şey eskisinden katbekat farklıydı. İçime taht kuran korkuyu, pamuk prensesi öldürmeyerek bir kurdun kalbini söken avcı gibi söküp atmak istedim ama yapamadım. Çakır ne kadar beni fazlasıyla övse de, ne yazık ki dünyadakinden daha fazla acizdim. Önümde duran ve maddi varlığını her saniye daha fazla hissettiren masaya baktım. Üzerindeki çantaya ve içindeki bombaya...
Minik bir dairenin içine hapsedilmiş akrep zehrini akıtıyordu zamana, bu yüzden derimin buruştuğunu ve sanki bir anda yaşlandığımı hissedebiliyordum. Beynimde oluşan korkunç imgeleri bir kenara attığımda akrebin fısıltısı kulaklarımı doldurdu. Bana sonsuz gibi gelen bir on saniye sonrasında masadakilere baktım. Hepimiz fazlasıyla şaşkındık. Gözlerimizin içinden çıkarak masaya ulaşan bakışlarımız her şeyi ele verecek kadar gürültülü çığlıklar atıyordu.
Her şey en başından beri bir oyundu.
Ellerimi bacaklarımın arasına koyarak sıktığımda titrememeye çalıştım, gözlerim nemlenirken Çakır aniden ayağa kalktı. Telaşlıydı, fazlasıyla telaşlıydı ve bu hâli beni korkutuyordu. Harelerinde beliren ifadeye bakmamaya çalışarak bende kalktım ve ona yol verdim. Hızla yanımdan geçerek masadan kalktı ve bedeni bedenime çarptığında minik bir alev dalgası bedenimi ele geçirdi. Tekrar yerime oturmak istedim ama yapamazdım, neler yapacağımı kestiremiyordum. Sadece Çakır'ın yapacaklarına güvenecek ve uyacaktım çünkü benim başka kimsem yoktu o anlarda.
"Herkes çıksın, bomba var." Kendimi koca bir günahlar silsilesinin içinde hissediyordum. Masada oturan adam aniden ayağa kalkarak kaçmaya başladığında donup kalmıştım. Beynim sinyal veremiyordu belki de, ya da sadece ben şok geçiriyordum. Titreyen kollarımdan tuttuğunda herkes bizi izliyordu. Barda bulunan kişilerin yüzlerinde büyük bir şaşkınlık ifadesi vardı. Bazıları bize gülerek ellerindeki bardaklardan içmeye devam ediyorlardı, müziğin sesi azalırken herkes irislerini bize dikmişti, herkes gerçeğin farkına varmalıydı yoksa çok kötü şeyler olabilirdi.
"Size kaçın dedim. Masada bomba var." Gür ve tok bir ses kulaklarımda yankılandı. Her şeyi bir film edasında izlemeye devam ederken gözbebeklerime indirilmiş berzah perdesi kalkmış gibiydi.
"Hey milleti rahatsız ediyorsun dostum, otur yerine." Kapının yanındaki siyahi koruma sinirle bize bakarken telaştan ezilip büzülmeye başlamıştım. Neden hiç kimse bize güvenmiyordu ? Belki de şaka yaptığımızı sanıyorlardı ama şaka olması için her şeyimi verebilirdim. Hoş, benim hiçbir şeyim yoktu.
"Bakın burada bomba var. Size diyorum çıkın buradan."
Herkes gülerek dansına devam ettiğinde önümüzdeki masada oturan insanlar bizimle beraber kaçıyordu. Belki de inanmak için görmeye, görmek için beyne ihtiyaç vardı. Çakır beni aniden sürüklemeye başladığında biraz olsun kendime gelerek adımlarımı hızlandırdım. Yüzümdeki bozgun ifadesini silerek, suratımdaki ışıkları yaktığımda neredeyse barın sadece yüzde yirmi beşi dışarıya çıkmıştı. Geride kalanlar alay ederek bize bakarken kırmızı kapıya ulaşmıştık.
"On." Çakırın ağzından dökülen kelimeleri seçmeye çalıştığımda düşündüğüm şeyin olmaması için dua ettim. Gözleriyle beni tararken hızlanmam için komut verdi. Uzun bir koridor vardı önümüzde. Biraz ileriden ilerleyen bir kadın yere düştüğünde Çakır'ı yavaşlattım. Biraz korkak olabilirdim ama kesinlikle acımasız değildim. Bu insanı burada bırakırsam, belki de onun ölümüne sorumlu olan kişi ben olacaktım, o yüzden böyle şeylerde her zaman daha cesurdum. Kadını tutarak ayağa kaldırdım ve koluna girerek yürümeye başladım. Sanırım ayağını burkmuştu ve ben her adım attığımda acıyla yüzünü buruşturuyordu. Beraber kadını tutarak çıkışa ilerlemeye başladığımızda gözlerimden yaşlar akıyordu, koluna girdiğimiz kadında benden farklı durumda değildi. Mavi gözleri kızarmıştı ve bu karmaşa benim gibi ona da komik gelmiş olmalıydı. Daha doğrusu trajikomik. İçeride bir bomba vardı ama herkes dans etmeye devam ediyordu. Birazdan olacakları bilseler dehşete düşerlerdi ama şu an çalan piyano müziğinde fazlaca eğleniyorlardı.
"Beş." dedi Çakır kesik kesik nefes alırken. Yüzü kızarmıştı. Biraz ilerideki kapıya bakarak nefesimi tuttum. Dalağım şişmiş olmalıydı çünkü karnımda iğrenç bir ağrı vardı ve her adımımda salıncakta sallanan bir çocuk misali ağrımaya devam ediyordu. Kadına daha sıkı sarıldım, benden daha fazla kilosu olduğu için onu tutmak zordu ama ne olursa olsun bırakmazdım.
Kapıya ulaşarak dışarıya çıktığımızda üzerimize yağan kara odaklandım. Bir saniye kar mı ? Birkaç saat önce buraya girerken hava bayağı sıcaktı ama şu anda yerler bembeyazdı ve hava soğuk değildi. Bizimle beraber bir grup insan daha dışarıya çıktığında kendimi yere attım. Benimle beraber kadın ve Çakır da beni taklit ettiler.
"Sıfır." Dudaklarından dökülen kelimeleri duyduğumda barın pencerelerine baktım. Oynak ışıklar gözüme çarptı ve bir an sonra, milisaniyeler sonra büyük bir gürültü kulaklarımı doldurdu. Kulak zarlarım patlamış gibi hissediyordum. Ses bir yerlerden yankı yaparak şok etkisi yarattığında gözlerimi kapadım ve bir saniye sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir şey yaşandı. Camlar aniden patlarken ellerimle yüzümü kapadım. Ama gözlerim açıktı, yaşanan dehşeti görmek istiyor gibi gözlerimin bir kısmını açmıştım. Cam parçalarıyla beraber içeriden kanlı bir uzuv seli de üzerimize yağdı. Havaya fırlayarak üzerimize düşen cam parçaları canımı yakıyordu. Herkesin şok içinde olduğunu biliyordum ama ayağıma dokunan kanlı eli gördüğümde titredim. Geriye çekilerek kasılmaya devam ettiğimde midemde iğrenç bir ağrı ve bulantı meydana geldi.
Hepsi ölmüştü, bedenleri paramparçaydı.
Kırılan camlardan biri koluma saplanmış olmalıydı. Öğürerek geriye çekildim ve bembeyaz karın üzerini örten kirli kırmızılığa baktım. Bu kadar insanın katili bizmiş gibi hissediyordum. Allah'ım ben ne yapacaktım. O anlarda yerin içine girmek bile benim için güzel bir seçenekti. Yüzüme yerleşen ifadeyi silmek istedim ama etraftan gelen çığlıkları duymak beni delirtiyordu. İçeriden gelen alevlerin içindeki insanların çığlıklarını duydum. Öğürerek oradan uzaklaşmaya başladım. Kollarım kıpkırmızı olmuştu. Etrafta ağlayan insanların gözyaşları kar tanelerine karışırken içerideki alevlere karışan dumanlar, etraftaki sesleri bastırıyor gibiydi. Her taraf duman altı olmuşken günahlarımın katlandığını hissettim, az önce zihnimde yankılanan iblislerin sesi şimdi daha fazla artmıştı. Çok öncelerden tanıdığım bir koku burnumu doldurdu.
Yanık ceset kokusu.
Yeterince uzaklaştığımı hissettiğimde yattım. Kimin nerede olduğunu kestirecek durumda değildim. Özellikle vücuduma saplanan kar taneleri gibi minik bir acı veren soğuk rüzgarı unutmaya çalışırken odaklanamıyordum. Koluma baktım. Minik bir parıltı gözlerime doluşurken yeniden titredim. Etime saplanan cam parçasını tutarak her yerime saplanan acıyı hissettim. Aniden çekerek bir kenara fırlattığımda yüzümde sinir bozucu bir gülümseme oluştu, sinirlerim fazlasıyla bozuktu. Daha doğrusu psikolojim bile bozuktu, bundan sonra ne zaman düzelirdim onu bile kestiremiyordum.
Ve kulaklarım yanık cesetlerin aciz çığlıklarını hissederken bir şey daha duyuyordum.
İçimdeki iblislerin vesveselerinden daha korkunç ve daha gerçekti. O ölümcüldü.
Duyduğum şey saf bir korkuya ev sahipliği yapan, akrebin zehirli fısıltısıydı.
*
Ellerimi yıkamaya başlarken, buz gibi suyun beni rahatlatmasını bekledim. Gözlerimi sargılı olan koluma diktim, doktor pek önemli bir şey olmadığını söylemişti. Dünden beri aklıma kazınan görüntüleri silip atmak istiyordum ama yapamıyordum. Sanki bir kilit altından tutuluyorlardı, ne yaparsam yapayım hiçbiri yerini terk etmiyordu. Ellerime bulaşan kremi suyun altında temizlemeye devam ederken gözlerimi cama diktim. Şimdi bende burada olmayabilirdim, belki de çoktan ölmüş ve sorguya çekilmeye hazırlanan bir fani olabilirdim ama buradaydım. Belki de birileri yaşamamı istiyordu. Bu dünyayı kurtarmamı ve herkes için bir şeyler yapmamı bekliyordu.
Suyu kapatarak dışarıya çıktığımda Çakır birkaç parça bir şeyler almıştı. Sık bir şekilde midem bulandığı için birkaç tuzlu abur cubur, bir iki paket peçete ve su. Dün erken bir saatte yatmamıştım bu yüzden uykum vardı ama kendimi aklımdan çıkmayan görüntüler dışında iyi hissediyordum. Kendimi kaybetmişim ve karların üzerinde bayılmışım: Bu Çakır'ın bana yaptığı açıklamaydı çünkü dün bana neler olduğunu hatırlayamıyordum. Sadece ve sadece olanlar vardı ama gerisi yoktu, gözlerimi sallanan arabada açtığımda Çakır'ın yüzü sertti, başka bir şey hatırlamıyorum.
"Daha iyi hissediyor musun ?"
"Evet, daha iyiyim. Gidebiliriz." Marketten çıktığımızda poşetin içindeki su şişesini bana uzattı. "Birkaç yudum içmen gerek, doktoru duydun."
"O sadece panik olmamam için söyledi, ben şu anda rahatım."
"Biliyorum ama senin iyiliğin için." Elindeki şişeyi alarak kapağını açtım. Bir yudumu boğazımdan aşağıya gönderdiğimde gözlerimi kapattım, sanki üzerimden büyük bir yük kalkmıştı ama işlerin giderek daha da karmaşıklaştığını hissedebiliyordum. Her şey birbirine giriyordu, tıpkı kalın bir ağacın gövdesini saran o sinsi sarmaşıklar gibi. Yürümeye devam ettik. Arabayı biraz ileriye bırakmıştık.
"Sence buldukları tam olarak ne ?" Soruma karşın gülümsedi, buruk bir gülümseme gibi gelmişti bana. Elindeki poşetin yerini değiştirirken kolumdaki yara sızlamaya başlamıştı. "Bende bilmiyorum." Birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. "Oraya bir daha gitmek istemezdim ama polis memurunun söylediklerini duydun."
"Evet ve fazlasıyla korkuyorum."
"Korkmana gerek yok, elbet onları bulacağız." Güzel suratına bakarken aynı ifadeyle karşılık verdi, sertçe yutkundum. Bana baktığında acılarımın azalmasını normal karşılamıyordum ve zaten normal olan bir şeyler yok gibiydi. Sadece hissettiklerimi kestirememek beni derin bir uçuruma sürüklüyordu.
"Nerede olduklarını bilmiyoruz ?" Bu cevap vermesini istediğim bir soruydu aslında. "Ve dün yaşananlara bakılırsa bizden daha zekiler."
Yüzünde büyük bir sırıtış belirdi, benim aksime o olanlardan hiç etkilenmemişe benziyordu. Bu garibime gidiyordu ama onu tanıdığımdan beri duygularını belli etmediğini görmüştüm, sadece birkaç sefer dışında. O zamanlarda ise gardını indirmiş bir savaşçı gibiydi, her zaman güçlü ve korkusuzdu, benim aksime.
Arabaya ulaştığımızda "Ama ne yapacağımız bilmiyorlar." dedi. Verdiği cevaba inanmayı istiyordum ama çelişki yaşadığım durumlar o kadar fazlaydı ki neye inanacağımı bilemiyordum. "Ve artık daha güçlüyüz." Sonradan eklediği cümleyle beraber arabayı çalıştırdı. Araba uzun zamandan beri çalışmıyormuş gibi egzoz keskin bir hırıltı çıkardı. Tekerlekler hızla dönmeye başladığında Çakır poşeti arka koltuklara koydu. Bende elimdeki su şişesini arkaya fırlattım, tıpkı zihnimdeki düşünceler gibi ondan da kurtulmak istiyordum.
Kolumu bacağıma yaslayarak etrafı izlemeye başladım. Gözlerim insanların üzerinde dolanırken telefonun sesi kulaklarımı doldurdu.
"Kim arıyor ?" O an ukala olmayı umursamadan sorduğum soruya aniden cevap verdi. "Polisler."
"Herhalde çok önemli bir şey olmuş, bu kadar rahatsız ettiklerine göre."
"Bende anlayamıyorum. Umarım oraya gittiğimizde basit bir ifade almazlar."
"Onu tercih ederim, başka bir şoku daha atlatamam."
"Birazdan varacağız, umalım ki istediğimiz şeyler olsun." Felsefe gibi konuşmaya başlamıştı sanki. Verdiği cevapların benim söylediğim şeylerle olan ilgisini kavrayamıyordum. Araba hızlanırken koltuğuma yapıştım ve sıcaktan sırılsıklam olan tişörtümü vücudumdan ayırmaya çalıştım. Islak şeyler ile gezmeyi hiç sevmezdim ama bu kadar sıcak olacağını kestirememiştim. Pencere sonuna kadar aralık olmasına rağmen hava çok sıcaktı ve artık hiçbir şeye şaşırmıyordum. Burada her şey dünyaya benziyor demiştim ama görünen o ki çoğu şey bayağı farklıydı. Burada her şey şaşırtıcı ve değişkendi. Dün tenime değen kar tanelerini hatırladığımda ürperdim.
Dalgınlıkla geldiğimizi görmemiş olmalıyım ki araba durdu. Gözlerime yansıyan barın kırık camlarına baktım. Dün tam burada yatıyordum. Çakır arabadan inerken onu takip ettim. Arabanın kapısını kapatarak onu takip ettim. Kafamı o tarafa çevirmek istemiyordum, barın arkasından geçerek ilerideki kalabalığa doğru ilerlemeye başladık. Birkaç polis ve birkaç bilim adamına benzeyen insan vardı. Dünyadaki gibi şeritler ile çevrilmişti olay yeri, kapıya iyice yaklaştığımızda Çakır bana baktı.
"Ne olursa olsun sakin ol, beni anladın mı ?"
Kafamı sallayarak tekrar yürümeye başladığımda dün bizim masamızda oturan adam gözlerime çarptı. Demek ölmemişti, buna sevinmiştim. Polis olduğunu zaten anlamıştım, bizi gördüğünde yüzüne minik bir gülümseme yerleşti. Yanımıza doğru gelirken ellerindeki eldivenleri çıkarttı.
"Hoş geldiniz çocuklar."
Adamın elini sıkarken cevap vermedim. "Bizi ilgilendiren bir şey olduğunu söylemiştiniz."
Adam kafasını salladı, belki biraz kabalık etmiş olabilirdik ama bizim yaşadıklarımızı o da yaşamıştı, bizi en çok o anlayabilirdi. "Evet çocuklar, benimle gelin." Arkasını dönerek kalabalığa doğru ilerlemeye başladı. Bizde peşinden giderken kapının yanındaki diğer polisler bize yol açmıştı bile. Gözlerimi göreceğim şeye hazırlamak ister gibi kırpıştırdım. Vücudumu yine bir panik dalgası kaplamıştı ama sakin olmam gerekiyordu. Kapıdan içeriye girdiğimizde yerdeki beyaz örtüye baktım. Altında biri yatıyordu, geri çekilerek kim olduğunu anlamaya çalıştım ama hüzünle derin bir nefes aldım.
"Bu kim?" Çakır'ın sorduğu sorunun cevabını beklerken ortamdaki sessizlik sinirlerimi bozuyordu. Beklediğinden bambaşka bir cevap gelirken neler olduğunu daha fazla merak ediyordum. "Çocuklar sizi ilgilendiren şey, bu ceset değil." Belki de yeni yeni fark ettiğim odanın duvarlarını kaplayan kirli örtülere baktım. Odanın duvarları siyahlaşmıştı ve nedenini bilmediğim bir sebeple duvarlar kapatılmıştı.
"Sizi ilgilendiren asıl şey bu." Polis memurunun eli örtülere gitti. Ucundan tutarak aniden çektiğinde gözlerime inanamayarak geri çekildim. Örtü hızla yere düştü ve odanın dört tarafında benim resimlerim belirdi. Her yerde çekilmiş resimlerim, açık hava pazarında, saraya giderken ve otelde. Her yerde çekilmiş resimlerim vardı.
"Sanırım bunu uzun zamandır planlıyorlarmış."
Etrafıma bakarken ilk defa içimden minik bir küfür savurdum.