Ormanın içindeki ağaçların yaşlı tutamları etrafa saçılmıştı. Ağaçların bir ruhu olduğunu biliyordum ama konuştuklarını ilk defa görüyordum. Gözlerim yalancı bir tiyatro oyununa ev sahipliği yapan, duvarları çatlamış eve düştü. Sadece ve sadece ben vardım. Başka hiç kimse burada yoktu, sadece kendi bedenimi ve zihnimi hissedebiliyordum. Neler olduğunu tam olarak anlayamasam bile bir şeyler olduğu kesindi ve varlığım cansız bir yaprak gibi etrafta uçuşurken, tüm hislerim sökülüp alınmıştı. Hissizdim, o an neler olduğunu kestiremeyecek kadar sarhoş gibi hissediyordum. Bir rüzgar ruhumu dokunuyor, onu okşuyor, ondan gebe kalıyordu. Damarlarımda dolaşan kanın varlığını bile hissederken konuşamadığımı fark ettim. Sanki dilim boğazımdan akarak içime kaçmış ve sonu gelmeyen karanlık bir kuyuya saklanmış gibiydi. Harflerimi özgür bırakmak ister gibi yutkundum, sert bir şekilde yutkundum. Öylesine ki boğazım acırken dudaklarımı ıslatarak etrafıma bakındım. Hiçlikteydim, çünkü ben bir hiçtim.
Koluma değen ve sakin rüzgarda hafif yalpalayan dalları tuttum. Ormanın nemli havası yüzüme çarpıyor ve beni sakinleştirmesi gerekirken daha fazla bunaltıyordu. İrislerimi ilerideki tahta eve diktim. İçimden bir ses benliğimi orada bulacağımı söylüyordu. Ev hafif kararmaya başlamış olan ormanda ışıldarken oraya gitmek üzere hissetmediğim ayaklarımı oynattım ama yapamıyordum. Hareket edemiyordum, büyük bir su birikintisinin içindeymiş gibi çırpınıp duruyordum ama burada su değil hava vardı. Bizde boşlukta yaşayan zihinleri daha fazla gelişmiş aciz balıklardık. Bu düşüncelerimin üzerine derin bir nefes aldım. Hava ciğerlerime doluşarak dışarıya çıkmayı reddetti ve beni içimden fethederken birisi gözüme çarptı. Elektrik yemiş gibi sarsılırken evi daha fazla incelemeye başladım. Soğuk rüzgar hâlen tenimi yalıyordu ama alnımda biriken ter damlaları pek soğuk olmadığını kanıtlar nitelikteydi. Sanki bir hikayedeki ilahi bakış açısıydım. Sanki o an her şeyi biliyor, duyuyor hissediyordum ama varlığım yoktu, bir varlığım yoktu ve ben hiçliktim.
Gözlerimi dolduran görüntüleri bir filmin her saniyesini izler gibi izlemeye devam ettim. Bir adam uzaktaki patika yolu koşarak geliyordu. Beni görüp görmediğini bilmiyordum ama korkuyordum. Beni görüyorsa yanıma geliyor olabilirdi ve bu benim için fazlasıyla kötüydü. Adımlarını hızlandırdı, sanki birisi arkasından koşuyor ve ona yetişmeye çalışıyordu. Elindeki anlamsız maddeye bakarken bulanıklık artmıştı. Ellerinin arasında tuttuğu, kimseye vermek istemediği şeyi göremiyordum. Gözlerimin ihanetini unutmamak üzere süzülmeye devam ederken adam köşeyi döndü. Bir eliyle kendine değen dalları kopartarak bir tarafa fırlatıyor, diğer eliyle siyah ya da gri bir şey tutuyordu. Adımları aceleciydi, nereye gittiğini deli gibi merak ederken süzülmeye devam ettim ama bu sefer farklıydı. İstemsiz bir şekilde adamın peşinden gidiyordum. Ellerimi havada oynatmaya çalıştım ama olmadı, geçici felç geçirmiş gibiydim.
Adam yavaşladı, sadece birkaç metre arkasına geldiğimde beni görmediğini fark ettim. Kapıda bekleyen siyah gömlekli adam, cebinden çıkarttığı bir şeyi uzatırken aslında vermek istemediğini anlıyordum. Adam boynunu yaklaştırdı. Siyah gömlekli adam elindeki minik nesneyi diğer adamın boynuna yaklaştırdı ve bir hamlede adamın boynuna soktu.
Şaşkınlıkla olanları izlerken kalın ses ormanda yankılandı. "Eğer tehlike yaratacak bir hareket yaparsan patlarsın." Dediklerini dinlerken derin bir nefes aldım. Adam acı çekmiyordu, boynuna giren o minik aleti düşündükçe ürpermeden edemiyordum. Elinde çanta olduğunu gördüğüm adam kafasını sallayarak onay verdi, hiç konuşmamıştı. Siyah gömlekli adam kapıyı gürültülü bir şekilde açtı. Yılların pasını sırtlanan menteşeler, insan kemiklerinin birbirine sürtünmesine benzeyen bir sesle açılırken adam içeriye daldı. Kapıya yaklaşmaya başlamıştım. Daha doğrusu beni havada tutan ilahi güç öyle istiyor olmalıydı. Adam kapıyı kapatmaya hazırlanırken sıkışacağımı sandım ama tam kapıdan geçmek üzereydim ki kapı kapandı ama ben durmadım. Kapıya değdiğimde hâlâ hiçbir şey hissetmiyordum. Bir anlığına etraf kapkaranlık oldu ve anında aydınlandı. Gözlerim beyaz mermerlere çarptığında şaşkınlıktan bağırmak istedim ama yapamadım, hareket yeteneklerim hâlen kısıtlıydı. Ben az önce kapının içinden geçmiştim.
Koridorun sonuna baktığımda adam köşeyi döndü, bedenim onu takip eden bir taksi gibi hızlanırken burnumu ferah bir parfüm kokusu doldurdu. Sanırım her şeyi unutmuştum, bu şimdilik önemli değildi ama unuttuğum en önemli şeylerden birisi neden burada olduğumu sorgulamaktı. Vücudum sert bir manevrayla köşeyi döndüğünde yan taraftaki masada oturan kadınlara baktım. Görünüş olarak burası hastaneyi andırıyordu ama böyle kuytu bir yerde hastane olacağını sanmıyordum ama organ mafyası falan olabilirdi. İzlediğim filmlerdeki gibi organ mafyaları da hastane gibi bir yer açıyorlardı. İç sesim 'burası film değil' diye bağırırken bence fazlasıyla bir filmin içindeyiz diye fısıldadım. Kimsenin duymadığına emindim.
Adam arkasını dönerek ilerlemeye devam etti. Birazdan bir odaya gireceğini kestiriyordum. Elindeki çantayı belirgin bir şekilde sıkarak yutkundu. Gözlerinden akan endişe beni bile korkutuyordu, burası tam olarak neydi ?
Düşündüğüm gibi ilerideki kapıyı açarak içeriye girdiğinde az önce yaşadıklarımın aynısını yaşayacağımı düşünerek gülümsedim ama adam kapıyı kapatmamıştı. Bedenim sürüklenerek odanın hizasına geldiğinde masada oturan kadına baktım. Bu kadın barda gördüğümüz kadına benziyordu. İri gözleri adam ile buluştuğunda gülümsedi.
"Dediklerinizi aynen uyguladık efendim."
Adam hızlı bir şekilde koltuğa oturdu, kadından korkuyor gibiydi. Çantasını dizlerine koyarak açtığında içinden birkaç zarf ve resim çıkardı. Kadının yüzündeki gülümseme daha fazla artarken ellerini birleştirerek öne eğildi. Adamın uzattığı şeyleri alarak incelemeye başladığında "Neredeler ?" dedi.
"Hâlâ oteldeler. Son anda kurtulmuşlar."
"Bu onlar için son mesajımdı. Yakında neler olduğunu anlayacaklardır."
Adam kafa sallayarak kadını dinlerken, kadının ellerindeki fotolara baktım. Burası tam olarak bizim gittiğimiz bardı.
"Çoğu insan ölmüş. Bir çoğunu onlar kurtarmış ama pek başarılı olamamışlar."
Kadın ayağa kalkarak odayı turlamaya başladığında içimden geçerek yürümeye devam etti. Adam sessiz bir şekilde oturmaya devam ediyordu. Kadın elindeki belgeler ile beraber turlarken bir şeyler düşündüğü belliydi. Söyleyeceklerini dinlemek istiyordum ama konuşmaya niyetli gibi görünmüyordu. Kafasına taktığı şalını düzeltti.
"Tamam gidebilirsin." Adam aniden ayağa kalkarak çantayı olduğu yerde bıraktı ve odadan çıktı. Kapıyı ardına kadar kapatırken olduğum yerde duruyordum. Belki de takip ettiğim kişi adam değil kadındı, kadın tekrar aynı yerine otururken kırmızı dudaklarını ıslattı. Gözleri ışığın altında parıldıyordu.
Uzun ve ince parmaklarını önünde duran masadaki telefona uzattı. Tuşlara dokunurken fazlasıyla zarif ve tehlikeli görünüyordu. Birkaç numaraya bastıktan sonra telefonu kulağına götürdü. Sessiz bir şekilde beklerken dudaklarını oynattı.
"Artık başlayabiliriz."
Dediklerini idrak etmeye çalışırken yavaş bir şekilde kendimi kaybetmeye başlamıştım. Bedenim o andan silinirken neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. İlk önce ellerim siliniyordu, yavaş yavaş giderken birkaç kelime duydum. "Ne olursa olsun aynılarını sana yaşatacağım İmral Arslan."
Duyduğum son kelimeleri zihnime kazırken kendimi kaybettim. Sesler kaybolurken yeni sesler doğmaya başlamıştı kaderimde. Hislerim tekrar aynı yerlerine oturmaya başladığında kulağıma çalınan sesi duymaya gayret ettim. Sanki paralel bir evrenden normal dünyaya dönüyordum daha doğrusu doğduğum asıl yer olan Rhapsodos'a. Kolumda hissettiğim tatlı vuruşlarla beraber gözlerimi aralamaya çalıştım ama yine aynı kelimeleri duyuyordum.
"İmral, İmral."
Gözkapaklarıma vurulan kelepçeler açıldığında karşımda bulduğum kişi Çakır'dı. Bana o kadar yakındı ki nefes almayı unutarak korku dolu bir şekilde geri çekildim.
"Sadece nefes alıyor musun diye bakıyordum ?"
"Beni korkuttun." Mahmur sesim havada yankılanırken ayağa kalktı. Güzel suratının görüş alanımdan çıkmasına üzülerek az önce yaşadığım şeyi düşünüyordum. O kadar gerçek ve aynı zamanda o kadar sahteydi ki ne düşüneceğimi bilemiyordum. Olaylar yine üst üste binmeye başlıyordu.
"Hadi mutfağa gel." Çakır'ın diğer odadan gelen boğuk sesine uymak için ayağa kalktım. Gözlerim uykusuzluktan ağrıyor olabilirdi ama senelerdir uyuyormuş gibi hissediyordum. Ayağa kalkarak lavaboya gittim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa geçecektim. Az önce gördüğüm rüyayı hatırlamaya çalışıyordum ama yavaş yavaş anılarımdan siliniyor gibiydi. Duyduğum birkaç kelimeyi hatırlamaya çalıştım ama olmuyordu, soğuk suyu suratıma çarptım.
Biraz sonra mutfağa girdiğimde kahvaltı hazırdı. Minik masanın üzerindeki kahvaltılıklar iştahımı kabartmıştı. Yıllardır aç olan midemi yatıştırmak için masaya oturdum. Biraz obur bir insan olabilirdim ama pek kilo almazdım.
"Uykun çok ağırmış."
"Efendim."
"Uykun diyorum çok ağırmış."
"Neden?" Cevabını beklerken elindeki portakal suyu şişesini masaya koyarak oturdu. Bir bardak doldururken gülümsedi. "Yarım saat falan seni çağırdım."
"Aslında uykum ağır değildir." Basit bir itiraz gibi görünen cevabımın ardından ekledim. "Bir rüya gördüm, daha doğrusu bir kabusa benziyordu."
"Anlatmak ister misin ?"
"Yani bilemiyorum, belki saçma bir rüyadır."
"Dinliyorum." Söyleyeceklerimi toparlarken bir lokma daha attım ağzıma. "Bir kadın hatırlıyorum, çoğunu unuttum ama onu hatırlıyorum."
"Nasıl bir kadın?" Sorusuna vereceğim cevaba şaşıracağını biliyordum. "Bardaki gibi." dedim. "Hoşsohbet Betül'e benziyordu."
"Hım, belki odur." İtiraz etmeye hazırlanıyordum ki "Sonuçta çoğunu unutmuşsun." dedi. Hayır o değildi. Belki kardeşidir ama o olmadığına eminim."
"Peki başka bir şey yok mu ?"
"Bana bir şeyler söylediğini anımsıyorum ama bir türlü hatırlayamıyorum." Sonrasında parmaklarımı sallayarak hatırlamaya çalıştım. Sanki Çakır karşımdayken hatırlayabilmem daha kolay olacaktı ama pes ederek ona bakmaya başladım.
"Ben oradaydım ama beni görmüyorlardı, tam önlerindeydim." Gurur verici bir şeymiş gibi gülümserken Çakır'da bana katıldı. Gülümsemeye başladığında ağzımdaki lokmayı zorlukla yuttum. Üzerine bir bardak su içerken o yemeye devam etti.
"Peki bardaki fotoğraflara ne diyorsun?" Kafasını kaldırmış bana bakıyordu. Bir anda su yüzüne çıkan gerçeklerden korkarak sustum. Bu detayı unutmuştum ve şimdi hatırlamam pek iyi olmamıştı. Bir oda dolusu fotoğrafımın olduğunu görünce zaten küçük dilimi yutmuştum. Unuttuğum için rahattım ama artık unutamayacaktım.
"Bilmiyorum." dedim. "Besbelli hedeflerine beni almışlar."
"Kimsenin seni hedefine aldığı yok, sadece korkuyorlar. Kim neden seninle uğraşsın ki sonuçta?" Dedikleri mantıklıydı ama bazı insanlar boş yere kin tutarlardı. Belki de içlerindeki şeytana karşı koyamıyorlardı. Bu benim sorunum değildi ama hedef ben olunca fazlasıyla korkaklaşıyordum. "O zaman benim fotoğraflarımla işleri ne?"
"Benimde fotoğrafım vardı."
Dediği şeye güldüm. "Koca odada sadece yedi tane, benimkiler iki yüz elli altı taneymiş." Esaslı bir şey duymuş gibi dudaklarını büzerek kafa salladığında dediklerimi kabullenmiş gibiydi. Sanki o da tehlike altında olduğumu biliyordu ama bana sezdirmemeye çalışıyordu, iyi bir oyuncu olduğunu bildiğim için duygularını kestirmek benim için zor bir şeydi.
"İkimiz beraber olduğumuz sürece hiçbir şey olmaz. Bunu sende biliyorsun."
"Biliyorum tabii." Kafa sallayarak masayı toplamasını bekledim. Gözlerim etrafta dolanırken içimdeki sıkıntı gitgide artıyordu. Masadaki tabakları bulaşık makinesine dizerken şaşkınlıkla onu izledim, otellerde ne zamandan beri bulaşık makinesi oluyordu ?
Bacaklarıma baktım. Uzun zamandan beri doğru düzgün yürüyemiyordum. Belki biraz yürüyüşe çıkmak benim için iyi olabilirdi ama buraları fazla bilmiyordum, etraftaki tehlikeleri savuşturacak gücüm bile yoktu.
"Yürüyüşe çıkalım mı?"
"Ne?"
"Yürüyüşe çıkalım mı diyorum?"
"Ben ifade vermeye gideceğim, sen istersen gidebilirsin."
"Sende gelemez misin?"
Saçlarını düzeltirken yan taraftan bana bakıyordu. "Aslında yürümeyi sevmiyorum. Spor yapmak tercihim."
"Peki, o zaman ben giderim." Ayağa kalkarak mutfaktan çıkmaya hazırlanırken beni durdurdu. Gözleri gözlerime kenetlenirken "Dikkatli ol." dedi. "İleride bir patika var, orada büyük ihtimalle kimseyle karşılaşmazsın."
"Tamam."
"Ve, ve ve akşam beşten önce eve dönmelisin."
"Peki Çakır, çocuk değilim bence."
"Çocuk değilsin ama buranın kurallarını bilmiyorsun, akşam beşten sonra işlenen tüm suçlar affedilir. Birinin seni öldürmesini falan istemezsin herhalde."
"Biliyor musun? Bir daha Kral'ın yanına gittiğimizde bunları tek tek soracağım."
İşine devam ederken mutfaktan çıktım. Zaten giyecek iki parça kıyafetten başka hiçbir şeyim yoktu. Elbet rahat bir anımda alışverişe çıkacaktım ama ilk önce şu işlerimizi halletmemiz gerekiyordu. Sonuçta Kral tüm imkanları kullanabileceğimizi söylemişti, birkaç parça kıyafetten zarar gelmezdi. En azından üzerimdeki kıyafetlerden kurtulmuş olurdum.
Otelden çıkarak güneşin vücuduma değmesine izin verdim. Güneş vardı ama yakmıyordu, hava o kadar güzeldi ki buraya geldiğime hâlâ inanamıyordum. Aslında buraya gelmek tüm inançlarımı yıkmama sebep olmuştu. Küçüklüğümden beri böyle şeyleri filmlerde izlerdik ama buraya gelmek apayrıydı. İmkansızı yaşamak güzel bir şeydi ama ne kadar da olsa insana biraz zarar veriyordu.
Kalabalık sokağa bakarken ne tarafa gideceğimi kestirmeye çalıştım. Yön duygum pek iyi sayılmazdı ama görsel hafızam iyiydi. Araba ile giderken ormanı izlediğimi hatırlıyordum. Eğer hislerim doğruysa orman sağ tarafımda kalıyor demekti. Yürümeye başladığımda güneş, önüne gelen bulutlar nedeniyle kaybolurken adımlarımı hızlandırdım. Aklımdaki arsız fikir her geçen saniye güçlenirken içimde dolaşan adrenalin artıyordu.
Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşün ardından ormana girdim. Gözlerim ağaçların etrafını tararken önümde uzanan upuzun patika yola baktım. Burası olmalıydı, yürümeye başladığımda ufak çapta bir rüzgar eserek, alnımdaki ter damlalarını kuruttu. Patika yol inceydi, içine sadece birkaç kişinin sığabileceği genişlikteydi ve sonu görünmüyordu. Gitgide ormanın içine doğru ilerlemeye devam ettim. Sesler, renkler ve o gürültüler yavaş yavaş kaybolurken ormanın sessizliği ruhuma işleniyordu. Güneşin ışıkları cansız yaprakların ardından bana uzanıyor, bedenimi belli belirsiz aydınlatıyordu. Ağaçların dansına eşlik ederek belli bir tempo tutturdum ve artık bana tanıdık gelen o ruhsuz ağaç gövdelerine baktım. Uzaklardan bir yerden suyun akma sesi geliyordu. Buralarda bir yerlerde bir şelale olabilirdi ama oraya gitmek için henüz erkendi. Hava tekrar gönderdiği ışıkları kapatırken ormana bir kasvet çökmüş gibiydi. Bulutları, güneşin sahnesini terk etmeleri konusunda uyarmak istedim, kafamı gökyüzüne kaldırdım ama yapraklardan başka hiçbir şey göremiyordum.
Sonra beklediğim sesi duydum, telaşlı nefes sesleri. Bedenimi aniden yan tarafımda duran ağacın kalın gövdesine gizledim. Nefesimi tutarak beklemeye başladım ve gözlerimi seslerin geldiği yöne çevirmeye zorladım. Aynı adamdı, elindeki aynı gri çantayla beraber patika yoldan, benim tam karşımdan geliyordu. Sonra bana yaklaştığında döndü. Biraz ilerleyerek gözden kaybolduğunda ağacın diğer tarafına döndüm. İlerideki tahta ev gözlerime çarptığında dudaklarımda zafer dolu bir sırıtış belirdi. Sanki tahta evin çığlıklarını duymak istiyor gibi odaklandım. Benden fazlasıyla uzaktaydı ama seçebiliyordum.
Adam durdu, kapı açıldı, sesler kesildi.
Yerimde kıpırdandım.
Bana seslenen kadınla yüzleşmek üzere harekete geçtim.