Zamanın altında kalmak insanı çoğu zaman öldürürdü lakin bazı insanlar zamandan daha güçlüydü. Geçen saatler onlar için önemsiz ve gereksiz birer ayrıntıydı ama benim için öyle değildi. Saniyeler bir kum saatinden dökülen vebal tanecikleri gibi akıp giderken tenime vurulan darbeleri hissedebiliyordum. Bir ordu misali dizilen her saniye, vücuduma her seferinde daha fazla zarar veriyordu. Savaş başlamıştı, bunu hepimiz biliyorduk ama hissedemiyorduk sanki. Sanırım harekete geçmemiz için kalbimize zarif bir hançer yememiz, kaburgalarımıza döşenen mayınlara tek tek basmamız gerekiyordu. Bunu benden başka bilen kimse yoktu ve bu beni korkutuyordu. Uzaklarda bir yerde davullar vuruluyor, savaş şarkıları söyleniyor ve zamanın etleri yeniyordu, bu yüzden hızlı olmalıydım. Hızlı olmazsam ölürdüm.
Saklandığım iri ağaç gövdesinden kurtularak ilerlemeye başladım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Hızlı adımlarla kapıya doğru yürümeye devam ederken, içimdeki duyguların yoğunlaştığını hissedebiliyordum. Yüzümdeki gergin havayı silmek istercesine gülümsedim. Belki de olacakları kadere bırakmalı ve oturup koltuğumdan izlemeliydim. Evin ön tarafına iki sıra şeklinde yerleştirilmiş şekilli çalılara gitmeye başladım. Nöbetçi aynı yerinde bekliyordu, hareketsizdi. Eğer böyle durmaya devam ederse beni görmeyeceğini biliyordum ama bir sorun vardı.
İstediğim şey beni görmesiydi.
Yeşil dikenli çalıların yanına ulaştığımda aralarına girerek, vücuduma bırakılan izleri önemsemeden ilerlemeye devam ettim, çok korktuğum doğruydu ama bunu yapmalıydım. Artık içimdeki sese güvenme zamanım çoktan gelmişti. Büyük, ihtişamlı tahta evin duvarları bana seslenmeye devam ederken bir an yaptığım şeyi kafamdan geçirdim. Biraz sonra ölebilirdim, bir kurşun icabıma bakardı. Aslında bunu tek başıma yapmam daha önemliydi, böylece biraz olsun kendime güvenebilir, tecrübe kazanabilirdim. Çalıların sonuna geldiğimde hareketsiz duran askere bakmaya devam ettim. Tam iki metre sağında duruyordum ama beni fark etmiyordu. İçinde durduğum çalılar beni sıkıyormuşçasına gıcırdarken nefesimi tuttum. Nöbetçinin gözleri beni izliyormuş gibi çalılara döndüğünde korku vücuduma taht kurmuştu, hafif bir şekilde ciğerlerime büyük bir nefes çektim.
Ellerime baktım, ince parmaklarımı boynuma götürürken içimdeki korkunun arttığını biliyordum. Gözlerimi kırpıştırarak geriledim, nöbetçi etrafta gezinmeye başladığında elini pantolonunda asılı duran telsize götürdü. "Damla Hanım'ın yeni sekreteri gelecek, geçiş izni verildi." Duyduğum mekanik ses aniden kaybolurken zihnimde parıldayan parlak ışıklara gülümsedim. İhtiyaçla dudaklarımı ıslatarak çalıların bitim noktasına yaklaştım. Nöbetçi bir sağa bir sola gezinip duruyordu. Bu işimi kolaylaştıracaktı. Bir kişi hareket ederken dikkati dağılmış olurdu bu yüzden olayları pek sorgulayamazdı. Derslerimin bana kazandırdıkları apaçık ortadaydı. Nöbetçi bana arkasını döndüğünde çalıların içinden fırlayarak kendimi yere attım. Şu an birisi izlese halime gülebilirdi ama o kadar heyecanlıydım ki, heyecanım hata yapma lüksümü arttırıyordu.
İnleyerek yere yapıştığımda adam aniden bana dönerek silahını alnıma doğrulttu. İri iri açılan gözleri ve nefeslerinin sıklaşmasıyla korkmuşa benziyordu. Buna gülmek istedim ama gülemezdim, planlarımı bozmak istemiyordum. Eğer o kadına ulaşmak istiyorsam her şeyi en mükemmel şekilde yapmalıydım, böylece amacıma daha çabuk ulaşabilirdim. Ayağa kalkmaya çalışırken "Bekle ateş etme." diye fısıldadım. Elindeki silahı aniden çevirerek yanıma koştuğunda kolumu kavramış ve beni ayağa kaldırmıştı. En azından centilmen bir adamdı ama o kötü olan taraftı, yani ben öyle düşünüyordum.
"Sen misin yeni sekreter adayı?"
"Evet evet, iş görüşmesine gelmiştim." Afallayarak saçma cümlemi anlamasını bekledim. Alnını kırıştırarak bana bakarken elini telsizine uzatıyordu. Eğer kim olduğumu doğrularsa işim biterdi. Parmaklarını telsize dolayarak eline aldığında kafamın içindeki fikirleri tek tek eliyordum. Bir şeyler yapmalıydım, bunu biliyordum ama sağlam bir şeye ihtiyacım vardı. Elimi kafama uzatarak gözlerimi kapadım.
"Ah yine oluyor işte." Beni tutmak için hazırlanırken dengemi kaybediyormuş gibi yapıp üzerine düştüm. Kasıtlı bir şekilde elindeki telsizi vururken, nöbetçi beni aniden kaldırdı, sakarlığıma sinirlenmiş gibi görünüyordu. Yerdeki parçalanmış telsize bakarak gözlerini bana dikti. "Yanıma yaklaş." Boynumu ona uzattığımda cebinden minik bir alet çıkarttı. Mini çipi boynuma yaklaştırırken yapacağı şeyden korkuyordum. Parmakları arasındaki parlak nesneyi boynuma itti ve saniyelik bir acı sonrasında derimin altındaki fazlalığı hissedebiliyordum.
"Bu nedir?"
"Basit bir iz sürme aleti, korkmana gerek yok." Kafamı sallayarak yan tarafımızdaki açılan kapıya baktım, içerisi dışarıdan daha farklı görünüyordu. Parlak bir cennet gibiydi. "Neyi bekliyorsun?" Yutkunarak kapıya doğru ilerlemeye başladım, rüyamda bu kapının içinden geçtiğimi hatırlıyordum. Hafif rüzgar tenimi okşar, yaprakların hışırtısı kulaklarımı doldururken içeriye adım attım. Kapı gürültülü bir şekilde kapandı. Korktuğum şey içerideydi ama kapı kapanınca kendimi güvende hissetmiştim.
Uzun koridor beklediğim gibiydi, ıssız ve parlaktı. Gözümü alan ışıkları yok sayarak koridorda ilerlemeye başladım. Koridorun sonunda bir sekreter olduğunu biliyordum. En azından rüyamda öyle görmüştüm, çoğu şey aynıydı. Onunda aynı olması gerekiyordu. Koridor biterken yavaş bir şekilde kafamı uzatarak diğer tarafa baktım. Kadın aniden bana döndüğünde geri çekilemeyeceğimi biliyordum. Eğer yaparsam kadın bir şeyler olduğunu anlardı.
Koridordan çıkarak kadına doğru ilerlemeye başladım. Birkaç adım sonra masaya ulaşmıştım.
"Merhaba."
"Merhaba, iş görüşmesi için geldiniz değil mi?" Kafamı sallayarak onu onayladığımda gözlerime bakıyordu.
"Bana saçlarınızın kızıl olduğu söylenmişti."
"Eee, şey. Boyattım." Gülümseyerek saçlarımı öne attığımda hâlen bana bakıyordu. "Güzel olmuş mu?"
"Yani, evet. Damla Hanım sizi bekliyor."
"Damla hanım, tam olarak nerede?"
Elini uzatarak telefonu kavradı. Kulağına götürdüğü ahizeyle beraber bana bakıyordu. "Yukarıya geliyor."
Telefonu tekrar yerine koyduğunda eliyle merdivenleri işaret etti. "Yukarıda." Teşekkür ederek oradan uzaklaşırken beni izlediğini biliyordum. Sırtıma dikili bir çift göz ile yürümek zordu ama bazı şeylere cesaret etmem gerekiyordu.
Merdivenleri çıkarken, bileğime sakladığım bıçağın soğukluğunu hissedebiliyordum. Buraya geleceksem kendimi garantiye almam lazımdı, silah getiremezdim ve getirsem bile birisini vurabileceğimi sanmıyordum. Bıçak benim için en iyisiydi. Birisini yaralayabilirdim sanırım. İç sesim kahkahalarla gülerken başımı sallayarak çıkmaya devam ettim. Sekreter kız 'Damla Hanım' demişti. Demek ki kadının adı Damla'ydı. Merdivenlerin sonuna ulaştığımda karşımda duran kapıya baktım. Buranın müdürü müydü? Sanırım bu soruların hepsini birazdan öğrenebilecektim. Kapalı kapıya bakmaya devam ederken içeriden gelen seslere odaklandım, konuşma sesleri geliyordu. Sadece bir ses olduğunu göre içeride sadece bir kişi olmalıydı. Tam adımımı atmaya hazırlanıyordum ki kapı aniden açıldı. Hazırlıksız yakalanmanın şoku ile bakmaya devam ederken siyah şallı kadın beni izliyordu. İri gözleri duygusuzdu, bir ifadeden yoksundu. Dudaklarındaki hafif sırıtış sinir bozucuydu ama şu anda bedenime hükmeden korku sinirlerimin bozulmasını engelliyordu.
"Tutun onu!" Arkamı dönerek koşmaya başladığımda merdivenlerin başındaki iki nöbetçi beni bekliyordu. Başımı hayır anlamında sallayarak etrafıma bakındım. Yeni yeni anlayabildiğim düşüncelerin esiri olmuştum. Ben onları kandırmak isterken onlar beni kendilerine çekmişti. Bu en başından beri bir tuzaktı, bunu hissetmeliydim ama hırsım gözlerimi kör etmişti. İki nöbetçi saniyeler içinde merdivenleri tırmanarak beni tutarken kadın odasına girdi. Beni oraya götürüyorlardı, kollarımdan tutarak beni sürüklemeye başladıklarında yaptığım aptallık için kendime küfrederek yürümeye başladım. Zorluk çıkartmayacaktım, eğer isteklerine karşı gelirsem zarar alırdım ve şu anda bunu istemiyordum.
Duygularım bir kibrit çöpünün altında kavrularak yanarken odanın içerisine girmiştik. Kadın masaya oturmuştu, yüzü soğuktu. Adamlar beni içeriye atarak kapıyı çekerken gerçekten bir iş görüşmesine gelmiş gibi masanın önündeki koltuğa oturdum. Damla karşımdaydı, beni izliyordu ama ben ona bakmıyordum. Daha doğrusu bakmak istemiyordum, bir şeyler olduğunu biliyordum ve gerçeklerle yüzleşmek ağır gelecek gibi hissediyordum.
"Geleceğini tahmin etmiştim."
"Kimsin?" Ellerini masanın üzerinde birleştirerek bana daha dikkatli bakarken üzerimde durduğunu hissettiğim bir tonluk kayayı umursamamaya çalıştım. Üzerimde bir baskı oluşturmaya çalışıyordu ama sakinliğimi korumalıydım
"Adımı biliyorsun?"
"Adını sormadım, kim olduğunu sordum." Hafif bir şekilde gülümserken kadının Betül'e ne kadar çok benzediğini fark etmiştim, belki kardeş olabilirlerdi.
"Kim olduğumu öğrenmek mi istiyorsun?" Yüzündeki gülümseme silinirken "Evet." diyerek kafamı salladım. Sesimin sert çıkmasına özen gösteriyordum ama başaramıyordum, bunu anlıyordu.
"Ben senin üvey kardeşinim."
"Ne?" Yüzümde oluşan ifadeyi izlemeye devam ederken nasıl bu kadar sakin kalabildiğini merak ediyordum. "Benim bir kardeşim yok."
"Evet var."
"Ne saçmalıyorsun sen, geleceğimi nereden biliyordun?"
Kaşlarını havaya kaldırarak "Çünkü gelecektin, bunu ikimizde biliyorduk." dediğinde ayağa kalkmaya yeltendim ama burada beni zorla tuttuklarını unutmuştum. Dediklerini zihnimde tahlil ederken bir anlığına büyük bir şeyi unuttuğumu fark ettim, benim gerçek babam bambaşkaydı. Bunu unutmuştum ve bu yüzden bazı şeyleri yeniden kurmam gerekiyordu. "Nasıl oldu bu?"
"Bir şey olduğu yok, sen doğduğunda annen çoktan ortalıktan kaybolmuştu ama baban hâlâ bunu bilmiyor"
"Ne demek istiyorsun sen." Yutkunarak öne eğildi. "Şöyle ki baban seni dünyaya götürdüğünde annen sizi terk etmişti ama baban öldüğünü sanıyor"
Yani annem yaşıyor mu?" Kibirli bakışları üzerimde dolandı. Bana bir aptalmışım gibi bakarken kendimi daha fazla kötü hissetmeye başlamıştım. "Bilmiyorum ve umurumda değil. Sonrasında baban her şeyin düzeldiğini sanarak annemle yaşamaya başladı. Seni dünyaya götürmüştü ve müzik ikizini başına bırakmıştı. Güvende olduğunu sanıyordu."
"Zaten güvendeydim." dedim. "Bu zamana kadar bana hiç kimse zarar vermedi."
"Ama ruhunun paramparça olduğunu ikimizde biliyoruz."
"Bana bunları neden anlatıyorsun?"
"Çünkü annem senin yüzünden öldü. Baban son büyücüyü kaçırdığı için tutuklandı ve dipteki mahzenlerde yaşamaya başladı ama annem o kadar şanslı değildi. Beni doğurduğu için, bir suçlunun çocuğunu taşıdığı için halk onu sevmiyordu. En sonunda öldü, bütün sevdiklerim senin yüzünden öldü. Senin ve babanın yüzünden." Sesi çatlamış gibi bir kez daha yutkundu. Bakışları sertleşmişti, az önceki gibi gülümsemiyordu. Korkuyla anlattıklarını dinliyordum ama içimden bir ses gitmenin bir yolunu bulmamı söylüyordu.
"Ve şimdi buradasın, notalar bizde ama sözlere ihtiyacımız var. Ve bulduğumuzda büyücü tarafından çalınmadığı için tüm rhapsodos yok olacak. Biz dünyada neslimizi devam ettireceğiz ama herkes yaptıklarının bedelini ödeyecek."
"Sözleri hiçbir zaman bulamayacaksınız." dedim ellerimi masaya dayarken, sesime kondurmaya çalıştığım sinir zihnime sızmaya başlamıştı. "Biliyorum." dedi. "Sözleri bize sen vereceksin."
"Öyle bir şey olmayacak."
"Seni öldürmek istemiyorum." Sözlerini dinlerken samimi olmadığını biliyordum. Samimi değildi ama beni öldüremezdi. Sözlere ihtiyacı varsa beni öldürmeyeceğini biliyordum. Aniden ayağa kalktığında hemen arkasındaki pencereye dönerek dışarıyı izlemeye başladı.
"Bugüne kadar bekledim, bunu kimsenin mahvetmesine izin vermeyeceğim. Sende bize sözleri söyleyeceksin, tabii ölmek istemiyorsan."
"Fazla egolusun." diye fısıldadım. Elimi bileğime sakladığım bıçağa doğru uzatırken hâlen arkası dönüktü.
"Egoluyum ve acılarım var. Ben senin gibi rahat büyüyemedim. Senin gerçek olmasa bile bir annen baban vardı, ben Rhapsodos'un sokaklarında yetiştim. Şimdi neden bu kadar egolu olduğumu anlamışsındır."
"Hayır, ben hiçbir şey anlamadım."
"Boşuna arama." Elini cebine uzatarak bıçağımı çıkarttığında gözüm ona takılı kalmıştı. "Bu şimdilik bende kalacak."
"Bıçağımı geri ver."
Camdan aşağıya attığı bıçak gözden kaybolurken bana döndü. Kollarını birleştirerek beni izlemeye başladığında fazla aceleci görünüyordu. İlerleyerek masaya ulaştı, çekmeceleri açarak bir şeyler aramaya başladı. Gösterişli bir dolma kalem ve defter çıkartarak önüme koydu, ne isteyeceğini biliyordum ama bilmezden gelecektim, böylece biraz zaman kazanabilirdim. Masaya koyduğu kalem ve defteri önüme itti.
"İki dakika sonra geleceğim, sözleri yazarsan gidebilirsin." Odadan dışarı çıkmak üzere yürümeye başladığında yutkundum.
"Peki ya yazmazsam?"
"O zaman olacakları düşünmek bile istemiyorum." Cesaretimi toplayarak gülümsedim. "Hadi ya, filmlerdeki kötü kadın mısın sen?"
"Evet öyleyim, eğer hayatım bir film olsaydı kötü kadın ben olurdum. Seni kurtaracak birisi de olmadığına göre başlasan iyi edersin." Kapıyı açtı, bir şeyler düşünüyor gibiydi.
"Bir saniye." dedim çıkmak üzereyken. "Sözleri henüz ben bile hatırlamıyorum."
"O zaman hatırlamaya çalış."
Sözlerinin ardından kapıyı sertçe kapatarak dışarıya çıktı, sözleri beni sinirlendiriyordu ama neler yapacağını bilemiyordum. Şu anda burada beni öldürse yapabileceğim bir şey olmazdı, ölümden korkmuyordum ama benim yüzümden bir sürü insan ölürdü. O yüzden ölmemeliydim.
İçinde bulunduğum ironiye küfrederek düşünmeye başladım. Eğer yazmazsam ölürdüm ve herkes ölürdü, yazarsam yine herkes ölürdü. Masanın üzerinde duran kaleme uzandım. Aklıma gelen fikirle salladığım ayağımı durdurdum. Kendi yazdığım ama pek beğenmedim şiirimi kağıda karalarken ellerim titriyordu. Satırlar oluşmaya başladığında masanın üzerindeki saate göz attım, hava birkaç saat sonra kararacaktı. Son sözcükleri kağıda yazdıktan sonra titreyen ellerimi durdurmaya çalıştım.
Kapı açıldı, kadın içeriye girerken kağıdın dolu olduğunu görmüş olacak ki gülümsedi. "Yazacağını biliyordum."
"Evet, canımı seviyorum."
"Hâlâ bencilsin."
"Sen öyle san." diye fısıldadığımda beni umursamadan masaya ilerliyordu. Tekrar eski yerine oturarak kağıttaki kelimelere baktı. Eline aldığı kağıdı okurken telefona uzandı.
"Teste başlayabilirsiniz."
"Test derken?" Telefonu yerine koyduktan sonra dikkatle bana baktı. "Sadece kelimelerin doğruluğu test edilecek."
"Olur, yapın."
Sessiz bir şekilde önümü izlemeye başladığımda "Bir şeyler içmek ister misin?" dedi.
"Olur bir kahvenizi alırım." Normalmiş gibi davrandığım anın sonunda sessizliği devam ettirmeye karar vererek sustum. Konuşacak bir şeyim yoktu. Yapacak bir şeyim yoktu. Bekleyecek ve olacakları görecektim, saat beşi geçmek üzereydi, belki Çakır geç kaldığımı anlayıp bana bakmaya gelebilirdi. Sonuçta burada güvendiğim tek kişi oydu, hiç kimseye güvenemiyordum.
Kapı tekrar açıldı, sekreter kadın elindeki kahveleri masaya bırakıp tekrar çıktığında bardaktaki kahveye baktım. İçmek istemiyordum, daha başka bir şey için kullanacaktım. Bardağı ellerim arasına alarak dudaklarımı yaladım. O kendi kahvesinden bir yudum alarak masaya bıraktığında sessizliği bölen hiçbir şey yoktu. Stresle ayaklarımı sallayarak kahveyi tutmaya devam ettim. Telefon çaldı, Damla telefonu kulağına götürürken doğru anı beklemeye başladım. Doğru an gelecekti, beklersem elbet gelecekti.
Yüzündeki ifade değiştiğinde hareketlendim. Şaşkınlıkla bana baktığında sözlerin hiçbir işe yaramadığını anlamış olmalıydı.
Elimdeki bardağı savurarak kahveyi suratına attığımda büyük bir çığlık koptu. Suratını tutarak yere düştüğünde ayaklanarak kapıya doğru koşmaya başladım.
"Kaçmasına izin vermeyin!" Büyük bir korkuyla ulaştığım kapının kulpunu tuttum.
Sözcükleri kulaklarımda yankılanıyordu.
Bir kibrit çöpü gibi yanıveren cesaretimi ayakta alkışladım.
Buradan çıkmam gerekiyordu, çıkamazsam olacakları düşünmek bile istemiyordum.
İstememekten çok ben zaten düşünemiyordum.