Dikiş izlerinin geçmediği zamanlar yaptığımız hatalardan en çok ders çıkarttığımız zamanlar olurdu genellikle.
Kendimi uzun zamandan beri böyle koşullandırmış ve ruhuma bu üç satırlık cümleyi öğretmek için uğraşıp durmuştum çünkü benim hayatım bundan ibaretti. Gözkapaklarımı her kapattığımda önümde yedi perdelik bir oyun sahnelenirdi ve başrol oyuncusu genellikle ben olurdum. Bu oyunun birde kötü cadısı vardı ama o hiçbir zaman yenilmeye doyamadığım duygularımı simgeleyip dururdu. Gözlerimi her kırptığımda başka bir cinayete tanık oluyordum bu yüzden ve belki de bu yüzden bu kadar yorgun ve bitkin düşmüştüm. Hayatın her anında duygularımın beni yenmesine izin veriyor ve önlerinde diz çökerek her seferinde aynı özrü diliyordum çaresizce. Buna mahkum olduğumu biliyordum ve bu bilgi hiçbir şey kadar canımı acıtmamıştı, acıtamayacaktı.
Her şeyin farkındaydım ve olanları anlayabilecek yaşa gelmiştim.
Ben kendini acımasızca öldüren birisi değil, kendine bir kiralık katil tutup acı çektirmemesi için ona yalvaran acınası bir kızdım. Her baktığım gözde acımasızlık ve itaatsizlik görmek beni kendimden almaya devam ediyordu. Ruhumun kalbi atmaya devam ediyordu belki ama uzun zaman önce düşünmeyi bırakmıştı.
İmral.
Güzelliğiyle birçok kişiyi kandırarak zehirleyen narin çiçek.
Benim adım buydu.
Kendimi doğdum doğalı bu ismin anlamı içinde kaybolmuş hissediyordum. Güzelliğimle olmasa bile ruhumum bana bıraktığı izlerle insanları etkiliyor ve onları bir iblisin Adem ve Havva'yı günahlarıyla zehirlediği gibi zehirliyordum. Ateşten bir parça olarak yaratılmış saçlarım tenimi yakmaya devam ettikçe büyük bir haz duyuyordum. Yatağın üzerine dağılan saçlarım odanın neredeyse minik bir kutu büyüklüğündeki penceresinden sızan altın renkli ışıkla beraber fazlasıyla parlıyordu. Gözlerimi kırpıştırarak parmaklarımı kolumun üzerinde gezdirdim. Tenimi uzun zaman önce başka bir iblisin günahlarıyla yakmıştım ve derim o zamandan beri başka günahlara ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Bu yüzden derin bir nefes alarak içimde yeşeriveren haviye çukurundaki ateşi hızla harladım. Sadece böyle yaparsam acı hissetmeyecektim çünkü bazı acıları hissetmemek için ondan daha büyük başka acılara gebe kalmak gerekirdi ve ben şu an bunu yapmaya çalışıyordum.
Güneş ışığı, sonsuz bir uçurumdu ve saçlarım bu uçurumda uçuşan cansız yaprak taneleri gibilerdi. Kafamı gereksiz bir hırsla yastığa bastırdım, kendimi boğmak istiyor gibiydim ve nefes alamamak beni hiç korkutmuyordu nedense. O uçurumda süzülen şeytanların beni ayakları altında ezdiklerini hissettiğimde uzun zamandan beri kapalı olduklarıni bildiğim gözlerimi açtım. Güneş ışığından dolayı altın rengini alan irislerimden içeriye dalan ışık, beynimi parçalayarak damarlarımda dolaşmaya başladı. Göz kapaklarımı yukarı aşağı hareket ettirerek bu sert ışığa alışmaya çalıştım ama yapamayacaktım.
Benim göğsümde karanlık gecelerin tutkusu alev alıyordu.
Geceler kadar başka şeylere de tutkundum ve bu tutkularım ruhumu her saniye daha fazla eriterek onu akrep ve yelkovanın aciz kollarına hapsediyordu. Bazen bir şeyleri saklamak için karanlıktan başka bir şeye ihtiyacınız olmazdı ve ben durumumu bu şekilde tabir etmekle yetiniyordum. Günahlarımın her birini tenime ilmek ilmek işletecek olsam iğne darbelerinin acısından bayılacağımı biliyordum. Bu yüzden geceleri severdim ve sadece geceleri masum biri gibi göründüğümü hissederdim.
Bu yıkık dökük odadan apayrı bir dünyadaymış gibi görünen modern tahta yatakta doğruldum. Bir yorgunluk dalgası beynimden başlayarak vücudumu işgal etmeye başladı, önce gözlerimden dışarıyı izleyerek parmaklarımı sızlattı ve bacaklarımda kendini hissettirerek aniden ortadan kayboldu. Ayak bileklerimi hareket ettirerek ne kadar yorgun olduğumu hissetmek istedim ama bunu başarabilecek güçte bile değildim. Dün geceki olaylardan sonra kendimi bir okyanusa hapsedilerek nefessiz bırakılmış gibi hissediyordum. Beni korkutan ise nefessiz kalmak değil, ölümün yakıcı hissinin vücuduma kazınmasıydı ve bu his ne yaparsanız yapın çıkmayacaktı. Ölen bir kalbi çalıştırmak imkansızdı ama bayılan hisler kurtarılabilirdi.
Beni kolay bir şekilde yakalamış ve bu yıkık dökük odaya kapatmışlardı ve dünden beri bir kez bile iletişim kurmamışlardı dışarıda ne olup bittiğini bilmiyordum. Bu tozlu ve kirli, minik bir pencereye sahip küçük odada hapis kalmıştım resmen. Çakırın ne yaptığını veya ne düşündüğünü hissedemiyordum ve bundan korkuyordum.
Zihnimi susturmaya çalıştım. Bildiğim şeyleri tekrar ve tekrar duymak benim için tam bir işkenceydi. Hayatın en önemlisi de anılarımın bir oyundan ibaret olduğunu zaten en başından beri biliyordum. Rüzgar sertçe tenimi keserken, aklıma düşen görüntüler beni rahatsız etmişti. Zaten şu ana kadar damarlarımda dolanan günahlarımın, beni ağır bir bedel ödemeye yiteceklerini biliyordum. Sabah uykunun kollarındayken kendimi zaten bir ölü gibi hissediyordum. Her yerim çürümüş ve kurtlanmış gibiydi, filmlerdeki o sahte zombiler gibiydim. Daha doğrusu ben kendimi öyle görüyordum. Boynumda duran minik kolyeyi ellerim arasına aldım. Çakır bunu bana verdikten sonra kaza yapmıştık ve bunun sayesinde oradan kurtulmuştuk. Annemi orada bıraktığım için büyük bir vicdan azabı çekmiştim ama yapmam gereken şeyin bu olduğunu biliyordum.
Geçmişi ile barışık olan insanları çok kıskanıyordum bu yüzden. Tüm bu yaşananlardan kendimi sorumlu tutmam gerçekten de anormal mi? Hiç zannetmiyorum. Bazı insanlarca paronayak, deli, manyak gibi kelimeler ile rahatsız edilsem de ben böyle olduğunu düşünmüyorum. Geceleri kafamı yastığa koydukça tüm bunların sebebinin ben olduğunu düşünmüyor değilim. Beni bunun ile suçluyorlar fakat bu benim yaptığım bir şey değildi. Bir suç işlendiyse bilinçli olarak bu suçun işlenmesinde de bir payım yoktu. Ben neden Damla'nın annesini onu geçtim kendi annemi öldürmek isteyeyim ki? Benim ya da Damla'nın annesi olmasının bir önemi yok bir insanın canına kıymak ne kötü ne bedbaht bir düşüncedir öyle. Ben bu hayatta gülü dalından koparmaya kıyamıyorum sırf bu anlamsız yaşamda yaşadıklarını daha da anlamsız hale getirmemesi için. Bir gülü dalından, bir çiçeği toprağından koparmaya kıyamayan ben, bir insanın canına nasıl mâl olabilirdim. Akıl alır gibi değildi. Damla'nın beni bunla suçlaması içler acısı bir durum. Tüm bunları zihnimin derin kutusundan çekip çıkarıyordum. Bu düşüncelerim birkaç dakikalığına durdu. Sanki dünyada hatta ve hatta tüm evrende yaşama birkaç dakika mola verildi gibi hissettim. Dört duvar arasında benim üstüme yapışmış deli, paranoyak, manyak, gibi tabirler yoksa gerçek miydi? Bu insanlar olmayacak şeyi gözümüze sokarak, zihnimizin derinliklerine işlemeye mi çalışıyorlardı. Sonunda ise insan kendinden şüphe ediyordu. Benim böyle düşünmemin sebebini birkaç dakika sonrasında anladım. Saatlerdir bu dört duvar odada sessizlik hakimdi. Sadece nefes alıp verişimi duyabiliyordum. Aklıma Çakır geldikçe nefes alıp verişimin ritmi değişiyordu. Bunun böyle olmasında da benim bir payım yoktu fakat yaşanılan olaylar, yaşanmışlıklara da yansıyordu. Çakır ile yaşadıklarımız hiç kolay şeyler değildi. Çakır gözleri gözümün önüne geldikçe kalbimin hızlı atması, nefesimin titremesi sineye çekilecek basit durumlar değildi. İnsan düşünmeden edemiyor acaba Çakır da beni düşünüyor mu? Şu an nerede, ne yapıyor, nerede kaldı diye merak ediyor mudur? Ben bile ondan birkaç saat haber alamazsam merak ediyorum, konuşmak sesini duymak istiyorum. Acaba o da beni şu an düşünüyor mudur? Düşündükçe onun da kalbinin ritmi hızlanıyor mu? Nefes alış verişi sırasında nefesi titriyor mudur acaba? Şüpheler beni çok yıpratıyor. Arada kalmak dünyanın en kötü şeyi, en kötü şeyi olamasa bile ilk ikiye girer. Peki bir numara ne mi olur? Sevebilme ihtimali olan erkek tarafından arkada bırakılmak. Evet tüm bunları düşünürken yine tüm evren bir iki dakikalık bir mola verdi hareket etmeyi durdurdu zannettim. Bunun sebebi ise kendi çıkardığım sesler dışında bir ses duymamış olmamdı. Yavaş ama sert, acelesi olamayan fakat attığı adımdan emin bir yürüme sesi geliyordu. O sıra yerde yattığım ve kulağımı yere dayadığımdan dolayı gelen bu sesi birkaç dakika öncesinden fark ediyordum. Saatlerdir bu dört duvar arasındaydım, kalkıp bir adım bile atmadım fakat sanki saatlerdir sanki sırtımda yük taşıyordum. O kadar yorgunum, o kadar halsizdim ki değil Damla ile uğraşacak konuşacak onu ikna edecek, kendime bir kelime etmeye hayal kurmaya ne yapacağımı düşünmeye, buradan nasıl kurtulacağımı planlamaya bile gücüm yoktu. Soğuk odada kulaklarım çok sıcaktı. Kulaklarımın kızarmasının sebebi korku ya da utanma duygusuydu. Fakat bu durumda bir utanma var mıydı? Şöyle düşününce Damlanın yaşadıklarından ben sorumlu tutuluyordum. Ona karşı bir mahcubiyet olabilir miydi? Hiç zannetmiyorum, burada kim suçlu kim değil bunu ikimiz de biliyorduk. Benim fikrimce Damla bunu kabul etmek, kabullenmek istemiyordu. Gerçeklerle yüzleşmek ona eminim zor geliyor olmalıydı ama bunu bir gün elbet kabullenmesi gerekiyordu. Zaten gerçeklerle yüzleşmek her yiğidin harcı da değildir. Bunu en iyi ben kendimden biliyorum. Utanma duygusu değil bunu anladım ve kendim ile hemfikir oldum. Fakat korku muydu kulaklarımın kıpkırmızı ve sımsıcak olması? Damla'dan korkuyor muydum? Bu sorularımın cevabı belli. Hayır ondan korkmuyordum, olacaklardan korkuyordum belki de. Ondan korkacak bir durumum asla olmadı ve olmayacak da. Küçük dingin adımlar iyice kapıya yaklaşıyordu. Yürüyüşünden bile bir insanın sinsiliği ve kini anlaşılabilir miydi, evet ben şu an anlıyordum? Evet, ben anlayabiliyordum. Kapıya doğru yaklaşışını, on, on beş saniye kapının önünde durmasını bana karşı diyeceklerini toparlıyor olmasını, bana kinini nasıl kusacağını planladığını net bir şekilde anlıyordum. Evet tüm bunlar komik şeylerdi. Beni hiçbir şekilde alt edemeyeceğini bu kadar anlamaması gerçekten inanılır gibi değildi. Ya kendisini çok akıllı zannediyordu ya da ben onu çok küçük görüyordum. İnsanları küçük görmek hiç ama hiç bana göre bir şey değildi, bunu beni tanıyan az da olsa benle muhabbet kuran birisi benim böyle bir şey yapmayacağım bilirdi ama artık ben bile kendime güvenemiyordum. Ama eğer konu Damla ise ben onu küçük görebilirim. Beni değersiz kılmaya çalışan, bana hak etmediğim damgalar yapıştırmaya çalışan insan küçük görülmeye mahkumdur; kimse tüm bunlardan sonra beni Damla'yı neden küçük görüyorsun diye sorgulayamaz! Ya da tek yapmam gereken bu öfkemi bir kenara bırakıp mantıklı düşünmektir. Evet tüm bunları düşünürken kapının gıcırtısı kulak tırmalayarak açıldı.