İşte o ses gelmeye başlamıştı. Hayatımda hiç bu kadar korkunç bir ses duymamıştım. Bu ses ruhunu teslim eden bir insanın sesinden bile daha korkunç bir sesti. Bu sesle birlikte ruhumun çekildiğini, kanımın kalbime doğru gerisin geri aktığını hissediyordum. Vücudumdaki kan bile korkuyordu. Hücrelerim korkudan birbirine doğru sokuluyordu. Vücudum sıkılaşıyordu. Ruhum sıkılaşan vücudumun içinde sıkışıyor ve korkum artıyordu. Ölecek miyim, yaşayacak mıyım diye düşünmüyordum. Acaba ölümüm acılı mı olacak? Çok canım yanacak mı? Öldükten sonra tanınabilir halde mi olacağım? Yoksa cesedim tanınamaz hale mi gelecek? Acaba en azından ölü bedenime saygı gösterip bir çukura atıp üzerine toprak serpecek mi? Yoksa ruhumu içinden söküp attığı değersiz bir yığına dönüşmüş bedenime de türlü fenalıklar yapıp yok mu edecekti?
Onu da düşünüyordum. Bir insan nasıl bu kadar kötü olabilirdi? Hayır, hayır. O kötü bir insan değildi. Ona kötü demek tüm dünyalarda ki diğer kötü insanlara hakaret etmek olurdu. Onun kötü olmaktan daha yukarılarda bir şeydi. Kelimelerle anlatmak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum. Onun gibi birini kelimelerle anlatmak mümkün olamazdı. İçi intikam ateşi ile yanıp kavrulmuştu. İşlemediğim bir suç, yemediğim bir yasak elmadan dolayı beni cezalandırmak istiyordu. Böyle bir insanı nasıl anlatabilirim ki? Böyle bir insan sadece görülür ve hissedilir. Ben bu kötü insanı hissediyorum. Yanlışlıkla yine kötü dedim farkındayım ama farkında olduğum diğer bir şey de bu insanın kötülükten daha yukarılarda bir yerde olduğu. Ben ölmeyi beklerken o ses her geçen saniye daha da yaklaşıyordu. Sanki saatlerdir bu sesleri duyuyor gibiyim halbuki daha bir kaç saniye olmamıştı bile. Eskimiş bir evin eskimiş, çürümeye başlamış ahşaplarına basıldığında çıkan o ses ruhumun çekilmesine sebep oluyordu. Ruhumu bedenimden söküp alacak olan o kişi her saniye bana yaklaşıyordu. Ahşaplardan çıkan her seste ruhumdan bir parça kopup ayrılıyordu.
Nihayet o dehşete düşüren ses kesilmişti. İşte oradaydı. Kapının eşiğinde. Bir az sonra beni bu dünyadan silip atacak olan insan şimdi bana hiç olmadığı kadar yakındı. Aramızda sadece eski püskü beyaz bir kapı vardı. O kapı belki de hayatımda göreceğim son şey olacaktı daha da kötüsü hayatımda göreceğim son insan bu hayatta tanıdığım en kötü insan olacaktı. Bundan daha iğrenç ne olabilirdi ki bu hayatta?
İşte aramızdaki son engel de kalkıyordu. Kapının koluna dokundu. Kapının kolunu çeviriyor. Vücudumdaki adrenalin her geçen salise artıyordu. Saliseler saat gibi geliyordu. Sanki bir filmdeymişim gibi hissediyorum. Ağır çekimde yaşıyordum her şeyi. Sonunda kapı açıldı. İşte karşımdaydı. Dünya üzerinde göreceğim son yüz karşımdaydı. Dünya üzerinde göreceğim son yüz aynı zamanda görmek isteyeceğim de son yüzdü. Böyle bir duruma nasıl düştüm ama artık bunu düşünmenin bir anlamı yok. Biraz sonra nefes almıyor, görmüyor, duymuyor ve hepsinden kötüsü hissetmiyor olacaktım. Biraz sonra sadece bir et yığınından itibaren kalacaktım. Bana doğru yaklaşmaya başladı. İşte o an gerçek oluyordu. O yaklaştıkça ben geriye doğru bir adım daha atıyordum. O bir adım bana doğru attı ben bir adım geriye. Bir adım daha attı. Ben de bir adım daha attım geriye. Bir adım daha, bir adım daha derken zaten epi topu 5 adım olan odada artık geriye doğru adım atacak yer kalmamıştı. Artık o. Attığı her adımda yaklaşıyordu bana. Attığı her adımda ölümüm yaklaşıyordu. Yaklaştı. Yaklaştı. Ve durdu. Kafasını yerden kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. Doğrudan gözlerimin içine. Korkudan gözlerimi kırpamıyordum bile. Sanki gözlerimi bir kez kırpsam bir daha açılmayacaklardı. Kurumuş dudaklarını birbirinden yavaşça ayırdı ve sonrasında tek bir cümle kurdu. Hem de bu cümleleri hafif gülümser şekilde kurdu.
"Merak etme. Seni öldürmeyeceğim."
Duraksadı. Kafasını bana nispet yaparmışçasına parlayan güneşe doğru çevirdi ve ekledi.
"Şimdilik."
İşte korktuğum olmuştu. Bana acısız bir ölümü dahi reva görmüyordu. Kim bilir ne eziyetler yapacaktı bana. Çıldırmak üzereydim ki düşüncelerimi böldü. Beni bu odaya hapsettiği yetmezmiş gibi düşüncelerimin içine de girmişti.
"Otur." Dedi bana.
Bütün vücudum korkudan zangır zangır titrerken bana otur diyordu.
"OTUR!" Diye bağırdı.
Duvarın köşesine yavaşça tünedim. Tıpkı soğuk ve karlı bir havada bir apartmanın köşesine tüneyen yavru kedi gibiydim. İlginç bir şekilde o da karşıma oturdu. Gözlerimin içine bakıyordu konuşmadan. Ben de onun gözlerinden gözlerimi alamıyordum. Bu sessizliğe daha fazla dayanamıyordum. En azından bana ne olacağını bilmek en doğal hakkımdı. Bana ne yapacaksın? Diye haykırmak geliyordu içimden. Haykırıyordum da. Ama sesim çıkmıyordu. Bütün o haykırışımı Damla duymuyordu. Her şey içimde oluyordu. Ne bekliyordum ki zaten duysa ne olacaktı? Sırf ona karşı biraz sesimi yükselttim diye serbest mi bırakacaktı beni? Saçmalık. Bu kadar kötü bir insan asla yapmazdı böyle bir şey. Bu kadar kötü bir insanın başka bir insana iyilik yapması kendisine yapacağı en büyük kötülük olurdu.
"Eğer onları bana verirsen seni serbest bırakırım." Dedi.
Neden olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu ama sözlerime güveniyordum. Eğer şarkının sözlerini ona verirsem beni gerçekten de serbest bırakırdı ama sorun şu ki eğer o şarkının sözlerini ona verirsem kısa bir süre olan özgürlüğümden sonra dünyanın geri kalanıyla beraber ölecektim. Kendisi de ölecekti. Hepimiz ölecektik. O şarkının sözleri geleceğimiz için, yaşayabilmemiz için tek şansımızdı. Neden bunu yapmak istiyordu? Neden dünyanın geri kalanıyla beraber yaşamamıza izin vermek yerine beni, kendini ve geri kalan suçsuz günahsız bunca insanı da öldürmek istiyordu? Bunun mantıklı bir açıklaması yoktu. Adı üstünde kötüydü o. Hatta kötüden de kötü. Böyle birine neden, niçin gibi sorular sormak anlamsızdı. Ama yine de sormak istiyordum.
Neden? Neden bunu yapıyorsun Damla? Yaşamak varken? Mutluluk varken, aydınlık varken neden kendini ve geri kalan herkesi ölüme mahkum etmek istiyorsun? Neden hepimizi sonsuza dek karanlığa hapsetmek istiyorsun?
Bu sefer düşüncelerimi sesli bir şekilde dile getirmiştim. Damla şaşırmıştı. Ben bile şaşırmıştım. Karşısında korkudan tir tir titrediğim insana karşı haykırdım düşüncelerimi. Gözlerini gözlerimden ayırdı. Bana saatler gibi gelen ama normalde bir kaç saniyeden fazla sürmeyen bir süre zarfında ışığı odanın penceresinden sızan güneşe doğru baktı. Sanki bir ara gözleri buğulanır gibi oldu. O kadar kısa bir süre oldu ki bu. Milisaniyelerle ölçülebilirdi. Bunu benden başka kimse fark edemezdi. Dünyada onun gözlerinin buğulandığını yalnızca ben fark edebilirdim. Çünkü derinlerde bir yerde bağımız vardı. Çünkü o bunu kabul etmese de, o bunu değiştirmek için elinde bir güç olsa bir saniye bile beklemeden değiştirecek olsa da biz ikimiz aynı babadan geliyorduk. Benden nefret ediyordu. Başına gelen her şeyin sorumlusu olarak beni bir görüyordu. Asla sebep olmadığım şeyler için hem de ama o bunu asla kabul etmiyordu. Onun tek düşündüğü şarkının sözleriydi. Tek gayesi onları benden almaktı. Bana duyduğu nefret öylesine güçlüydü ki benim kendimden şüphe duymama acaba gerçekten başına gelenlerin sorumlusu ben miyim diye düşünmeme sebep oluyordu ama bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Başına gelenlerden nasıl ben sorumlu olabilirdim ki? Damla'nın uğruna tüm dünyayı yok etmek istediği annesini görmemiştim bile. O öldüğünde ben daha çocuktum. Ölmek ne demek, ölünce ne oluyor onu bile bilmiyordum. Bilmediğim bir şeyden nasıl sorumlu olabilirdim? Onu da bilmiyordum ama şeytani kardeşim, benden nefret edem kardeşim her şeyden beni sorumlu tutuyordu. Oysa bambaşka bir ilişkimiz olabilirdi. Eğer benden bu kadar nefret etmeseydi. Bana karşı içinde bir iğne ucu kadar sevgi olsaydı şu anki durumda olmazdık belki de. Ama yok. Kesinlikle yok. Annesinin ölümünden beni sorumlu tutan üvey kardeşimin kalbinde bana karşı iğne ucu kadar sevgi yoktu. Onun kalbinde bu dünyadaki hiçbir insana karşı sevgi yoktu. Tek düşündüğü, tek hissettiği, tek söylediği annesinin ölmüş olması ve bunun baş sorumlusunun ben olmamdı. Ben bir insanın ölmesine sebep olmadım. Bunu kabul edemem. Ben şuanda bana yaşattığı korkuya, acıya rağmen onun ölmesini bile istemiyorum ama onun mutlu olmasını da istemiyorum. Çünkü mutluluğu hak etmiyor. Eminim annesi şuan onu görse yaptığı şeyden vazgeçirmeye çalışırdı. Bir insan asla böylesine aklını kaçırmamalıydı. Hayat her şeye rağmen yaşamaya, yaşatmaya ve mutlu olmaya değerdi ama bunlar Damla için hiç bir anlam ifade etmiyordu. Onun düşündüğü, hissettiği, söylediği ve yaptığı tek şey intikamdı. Yemediğim o yasak elmadan sebep benden intikam almak istiyordu. Halbuki elmayı yememiştim. Bir suçum yoktu ama Damla için bunun önemi de yoktu. Bütün suçu bana yüklemişti. Bütün suç bendeydi ama Damla sadece beni de değil. Tüm dünyayı cezalandırmaya çalışıyordu. Bu hiç ama hiç adil değildi. Hadi ben suçluyum. Peki diğer insanlar? Dünyanın geri kalanında mı suçluydu? Kimisinin hiç tanımadığı, kimisinin aynı dili konuşmadığı, kimisinin öldüğünde hayata dahi gelmemiş olduğu o kadının ölümünden dolayı nasıl suçlu olabilirlerdi. Bu haksızlıktı. Bana da haksızlıktı. Tüm insanlara da haksızlıktı. Ben Damla'nın annesinin ölümünden sorumlu değildim ama onu saran kin ve nefret duygularını görebiliyordum.
Kin ve nefret. Bu iki kelime size sadece iki kelime gibi gelebiliyor olabilir. Peki bu iki kelimeyi objeleştirebilir misiniz? Bir bedene bürünmesini sağlayabilir misiniz? Ben yapabilirim. Size Damla'nın fotoğrafını gösterebilirim. Damla kamera gördüğünde hem yapmacık pozunu verir, elini beline koyar sahte gülüşünü atar. Artık ona dair her şeyi biliyordum ki bir gülüşüyle bir göz kırpmasıyla bile onun ne demek istediğini anlayabiliyordum. Kim bilir belki de o da benim bir hareketim ile ne düşündüğümü ne hissettiğimi biliyor olabilir. Böyle olması benim işime gelmezdi, benim onun her hareketini anlamlandırmam da onun işine gelmezdi. Onun yapacağı her adımı sezip ondan önce bir adım atıyorum, onun ise yapması gereken tek şey ayak izlerini takip etmek oluyor. Sakın yanlış anlaşılmasın ona üzülüyor falan değilim sadece üstümde bıraktığı etkiyi anlatmaya çalışıyorum. Nefesini aldığında ağzından hangi kelimeler düşecek bunu tahmin edebiliyorum. Allah vergisi bir yetenek mi? Hayır, hiç zannetmiyorum. Çünkü Damla'yı çok iyi tanıdığımı düşünüyorum.
Gözlerini yine bana dikti anlaşılan bir kin dökme cümlesi daha geliyordu ve ben buna hazırdım.
"Sen birazcık aklını kullansaydın bu durumda olmazdık ikimiz de. Sen geri zekalı düşüncesizin tekisin!"
Şimdi de düşüncesiz olmuştum. Geri zekalı kelimesine takılmamıştım düşüncesiz kelimesine takılmıştım. Neden? Yalan söylemeyeceğim arada kendimin de fark ettiği geri zekalılıklar yapıyorum, bunu kabul ediyorum fakat kimse beni düşüncesizlikle suçlayamaz. Çok net hatırlıyorum bir arkadaşım benim hakkımda bana şu cümleyi kullanmıştı; "Bu lanet dünya için çok fazla düşüncelisin, dikkat et bir gün bu iyi niyetli düşünceler senin kuyunu kazmasın!" Sanırım haklılık payı vardı bu cümlenin. Ama ben kendimi bildim bileli düşünceli bir insanım. Ağzımdan çıkan her kelimeye dikkat ederim. Dikkat edemediğim zamanlar, buna çok sinirli ve üzgün olduğum zamanlar dahil, daha sonra oturur dediklerimi bir bir düşünür gerekirse o sözü söylediğim kişiye gider söylediklerim hakkında kırılıp kırılmadığını sorarım. Kırdıysam da eğer gerekiyorsa özür de dilerim. Bu kadar ayrıntıyı düşünen ben nasıl düşüncesizlikle suçlanır aklım cidden almıyor. Fakat üstünde biraz durduğumda bu sözün beni kışkırtmaktan ibaret olduğunu fark ettim. Çünkü ne kadar düşünceli bir insan olduğumu Damla da çok iyi biliyordu. Bir insana suçlu olduğu konuda üstüne gidersen açık vereceği çok yer olmaz ve sakinliğini korur ancak eğer suçlu olmadığı bir konuda üstüne gidersen karşıdaki kişiyi kışkırtmış, açık aramış olursun. Damla da tam olarak bunu yapıyordu. Fakat az önce de bahsettiğim gibi ondan her zaman bir adım öndeydim, neyi planladığını ve amaçladığını anladım. Bu yüzden ona tam da bu cevabı verdim.
"Geri zekalı olup olmadığım tartışılır ama düşüncesiz bir insan olduğum çok açık bir şekilde belli oluyor, bana bilmediğim şeylerden bahset ."
Bu kurduğum cümleden sonra bir kahkaha patlatmamak için zor tuttum kendimi. O an ki Damla'nın yüz ifadesini görmek paha biçilmez bir duygu olurdu, keşke o anı ölümsüzleştirme imkanım olsaydı. Bu cümlemden sonra Damla bir afalladı. Benim dünyanın en düşünceli insan olduğumu kanıtlama yoluna gideceğimi düşünüyordu, benim bu cevabım karşısında planladığı cevabı veremedi. On, on beş saniye durakladıktan sonra bu sefer gafil avlanma sırası bendeydi. Kafamı sallayarak camdan içeriye giren rüzgarı hissetmeye çalıştım. Sanki tenim içten içe yanıyor ve onu söndürecek bir şeyler arıyordu. Ellerimle saçlarımı geriye atarak boynumu açıkta bıraktım.
"Kimseyi umursamıyorsun öyle mi sen düşüncesiz birisin?" dedi damla. Evet, bunun tam tersi bir kişiliğe sahiptim fakat kendi ayağıma sıktığımı henüz fark etmemiştim.
"Evet, anlama problemin mi var senin?"
Diyerek onu kışkırtıcı bir söylemde bulundum fakat ne kadar yanlış bir atak yaptığımı birkaç dakika sonra anlayacaktım. Her insanın gözüne ve zihnine perde indiği birkaç dakika oluyordur. İşte ben o birkaç dakikadan birisini yaşamıştım. Az önce benim atmamak için zor tuttuğum kahkahayı Damla attı, bu sefer şaşıran ve afallayan kişi bendim. Nedendi bu gülüş hâlâ anlamakta zorluk çekiyordum. Ne gibi bir oyun oynuyor bana acaba, ne gibi sinsi planlar içerisinde yine bu şeytan? Attığı kahkaha kulaklarımda yankılandı durdu sanki boş bir salonda atılan bir çığlık gibi. Kahkahasından sonra şu cümleyi kurdu.
"Seni ikna etmek bu kadar kolay olmamalıydı. Beni zorlayacağını düşünüyordum, yanılmışım anlaşılan."
Ne saçmalıyordu bu sinsi? Düşünmeye mecalim kalmamış gibiydi dilime gelen ilk kelimeler direkt döküldü ağzımdan.
"Neden bahsediyorsun sen ne ikna etmesi? Rüya alemindesin sanırım!"
Battıkça batıyordum, battıkça batıyordum. Bir an önce düşünmeye başlamalıydım. Tam düşünmeye ve anlamaya başlayacaktım ki şu kelimeler kulağıma ilişti: "Rüya alemindeyim sanırım, senin düşüncesiz olacağını görmek sadece rüyamda olurdu. Sen de benim gibi düşüncesiz bir insansan ver bakalım bu müzik notlarını. Madem kimseyi düşünmüyorsun, dünya umurunda değil sen de yolunu bul ben de." Ne yapacağımı bilemez bir halde derin bir soluk alarak içimde tuttum, damarlarım patlayacakmış hissi içimde dolanmaya başladığında kirli havayı tekrar dışarı baktım. Kendimi kötü hissettiğimde her zaman böyle yapardım ve fazlasıyla işe yarardı.
Allah'ım ne yapmıştım ben. Gerçekten geri zekalı bir insandım. Bile bile, göre göre nasıl da Damla'nın eline koz, diline söz verdim. Kendimi tanıyamadım. Sanki bu son kurduğum cümleleri ben değil de benim yerime geçen yabancı bir kişi kullanmıştı. İnanamıyordum.
"Onu sana vermek istemiyorum. O kadar insanın ölümüne sebep olmayacağım." Haylaz yanım içimde uyanmaya başladığı sırada adımlarımı hızlandırarak kuracağım cümlenin kelimelerini toplamaya başladım zihnimde. Büyük bir fırtına tüm benliğimi yutuyordu ve benim ona karşı koyacak gücüm yoktu, o yüzden zihnimi terk ederek gerçeğe dönmeye çalıştım. Genelde işleri böyle halletmediğimiz için içimde oluşan kurtlanmayı yok etmek istedim. İç sesim bu işte bir gariplik olduğunu ve bu işten hemen sıyrılmam gerektiğini söylüyordu ama artık bunu yapamazdım. Bu aşamadan sonra bu işten çekilirsem, işlerin daha tehlikeli bir hal alacağını biliyordum.
Damla sinirli bir şekilde bana bakmaya devam ediyordu. Ellerinden birini cebine götürerek kağıt ve tükenmez bir kalem çıkarttı. Odadaki minicik lavabonun yanında duran kırık sehpanın üzerine doğru ilerledi. Adımları yavaş ve kendinden emindi ama bu artık beni korkutmuyordu. Elindekileri sehpanın üzerine bıraktıktan sonra bana döndü. "Bunları şimdi buraya bırakıyorum. Sana yarına kadar zaman vereceğim çünkü sözleri senin bile zor hatırlayacağını biliyorum ama sınırları zorlamaya kalkma." Bu sözlerinden sonra arkasını dönerek odayı hızla terk etti. Minik lavaboya hızla ilerleyerek sakinleşmeye çalıştım. Metal musluğu çevirerek açtım. Su borulardan hızla akarak ellerime değdiğinde titredim, fazlasıyla soğuktu ve karnımdaki ağrı bunu destekler nitelikteydi. Vücudum acımı artırmak istercesine titredi. Üzerime yapışan yüklerin bir kısmının yere döküldüğünü hissederek rahatlarken ellerime doldurduğum suyu hızla suratıma çarptım. Suratımı kaldırarak bir parçası duvara yapışıp kalmış kırık aynadan kendime baktığım sırada su damlacıkları burnumdan kayarak tenimi gıdıklıyordu. Elimle suratımı kurulamaya çalıştım, o kadar yorgun hissediyordum ki yandaki dolabı açıp içindeki havluyu almaya bile üşeniyordum. İrislerim aynaya yansıyan benliğime odaklandığında zamanımın olmadığını bile bile suratımı inceledim. Dakikalarımı çok öncelerden paralamış, günlerimi katletmiştim, bu yüzden hiçbir zaman bir yere yetişmek için çabalamazdım.
Gözlerimin içine baktım, orada yanan ateşe odaklandım yanacağımı bile bile. Bal rengi gözlerin içinde turuncu bir ateş yanıyordu ve içine atılan her şeyi fantastik bir şekilde yutuyordu. İçine atılanlar ise ruhum ve duygularımdı, yaşayan bir bedende ölü bir ruh taşıyordum farkında olmadan. Bunu çok olmamıştı ki yeni yeni keşfettim, dehşete kapılmak yerine sevinmiştim bu halime çünkü yaptığım iş gereği ruhsuz olmam gerekiyordu. Belki de kullandığım zehir öldürüyordu her saniye ruhumu. Damarlarımda dolaşıyor, kalbime hüküm sürüyor ve zihnimde kendine sıcak bir yuva kuruyordu. Musluğu tam kapatıyordum ki bir ses duydum. Tahta beyaz kapı hızla titredi. Gürültülü bir şekilde açıldığında olduğum yere titredim. Kulaklarımı dolduran erkek sesi tüm endişesini odanın içerisine yaydığında gözlerimi kırpıştırdım.
"İmral."
Zihnimde oynanan kumar, belki de beni deliliğe sürüklerken gözlerimi kırpıştırdım. Ellerim ıslaktı ve sıratımdan damlayan su tanecikleri lavabonun beyaz zeminine çarpıyordu. Bazı zihinler günahkar olurdu ve bazıları masum bir şekilde doğardı. Benim zihnimdeki kuşlar gürültüyle kanat çırparken, büyük bir poyraz esiyordu. Varlığının nedenini bilemediğim ve kendim için kurduğum büyük cehennemimi harladım. Rüzgar kesildi, duyduğum sesler kesikleşti. Bir baykuş öttü, ötüşü ölüm kokuyordu. Bir bebek ağladı, ağlayan aslında ruhumda yeşeren yalnızlığımdı. Dokunuşları tenimi okşayan bir rüzgar daha esti, bu seferki tüm düşüncelerimi de alıp gitmişti.
Bu sondu, kendi ellerimle kendime hazırladığım sondu.
Başlangıcın sonu.
Benim sonum.