Bölüm 5

859 Kelimeler
Karargahtaki geceler, gündüzlerden daha gürültülüydü aslında. Sessizlik bile burada bir baskıydı. Saat kaç bilmiyorum. Masamda dosyalar açık, gözlerim satırlarda ama zihnim Yiğit’in hücredeki bakışında takılı kalmış. “Gerçek kolay değildir. Hele ki burada.” Bu söz, zihnimde yankılanmaya devam ediyor. Ne demek istiyor? Bir şey biliyor, ama ne? Onun cümlelerinde bir meydan okuma var, bir de başka bir şey… Sanki benden bir şey istiyor. Kalemi elimde döndürürken gözüm dosyada eksik sayfalara kayıyor. Tatbikat günüyle ilgili rapor hâlâ delik deşik. Emir-komuta zincirine dair bir sürü prosedür var ama en kritik anda ne olduğuna dair tek bir şeffaf bilgi yok. Eksiklik, göz göre göre yapılmış gibi. Telefonum masada titriyor. Arayan babam. Derin bir nefes alıyorum ve açıyorum. “Dinliyorum.” “Savcı Karaca.” Ses tonu her zamanki gibi sert ve buyurgan. “Bugün sorguya girmişsin.” “Görevim bu.” “Görevini hatırlatmam gerekirse, disiplinin sağlanması da o görevin bir parçası.” Gözlerimi kapatıyorum. “Adalet disiplinle sağlanmaz, baba. Gerçekle sağlanır.” Sessizlik. Sonra sesi daha keskin geliyor: “Adaletin ne olduğuna karar verecek kişi sen misin, ben miyim?” Artık yoruluyorum bu konuşmalardan. “Dosyada boşluklar var. Ben gerçeği öğrenmeden karar veremem.” “Bazı gerçekler, bilmemek için vardır, Zeynep.” Telefonu kapattığımda boğazım düğümlenmişti. Babamın bu sözleri… Ne saklamaya çalışıyor? O an anladım. Bu dava sadece Yiğit’in değil. Bu, bir sistem meselesi. Ve babam bu sistemin tam göbeğinde. Dosyayı kapatıyorum. Bir karar veriyorum. Yarın sabah yeniden Yiğit’le konuşacağım. Ama bu kez, farklı sorularla. Sabah uyandığımda gökyüzü griydi. Kampın havası ağırdı. Koridorlarda yürürken askerlerin bakışları sırtımda geziniyor. Bazıları saygılı, bazıları sorgulayan. Umurumda değil. Bugün cevabımı alacağım. Hücreye girmeden önce gardiyana başımla selam veriyorum. Kapı açılıyor. İçeri adım attığımda Yiğit yine aynı yerde. Metal masada, kollarını bağlamış. Başını kaldırıyor, gözleri bir anlık parlıyor. Ama hemen sonra o soğukkanlı perdeyi indiriyor. “Yine geldiniz.” Ses tonu ne şaşkın ne umursamaz. Daha çok ölçülü. “Buradayım çünkü hâlâ cevabımı almadım.” Karşına oturuyorum. Dosyayı masaya koyuyorum ama açmıyorum. Ona bakıyorum. “Tatbikat günü… O askeri kurtarmak için emre itaatsizlik ettiğini söyledin. Ama bu kadar basit olamaz.” Kaşları hafif çatılıyor. “Basit değil zaten.” “Anlat o zaman.” Bir süre sessiz kalıyor. Sadece nefes alışını duyuyorum. Sonra kısık bir sesle konuşuyor: “Tatbikat planı hatalıydı. Bunu defalarca rapor ettim. Ama kimse dinlemedi.” “Kimse mi, yoksa dinlemek istemeyenler mi?” Gözlerini bana dikiyor. “İkisi de. Çünkü bazıları için bir tatbikatta birkaç hata önemsizdir. Ama ben önemsiz bulmadım.” “Ve bunun bedelini ödedin.” Alaycı bir gülümseme. “Hayır, Savcı Hanım. Ben değil… başka biri ödedi.” O an bakışları değişiyor. İçinde bir gölge var. Acı mı, öfke mi, ikisi birden mi bilemiyorum. Ama bu söz, dosyada yazmayan bir şey anlatıyor bana. “Kim?” diyorum fısıltıyla. Sözleri dudaklarının kıyısında asılı kalıyor ama söylemiyor. Bunun yerine bana eğiliyor, gözlerini gözlerime kilitliyor. “Gerçeği öğrenmek istiyorsan, önce kime güveneceğine karar ver.” Bir an sessizlik oluyor. Nefesim hızlanıyor. Bu bir meydan okuma. Ama aynı zamanda… bana bir ipucu veriyor. Ayağa kalkıyorum. “Bu daha bitmedi.” Kapıya vuruyorum. Çıkarken onun sesi arkamdan geliyor. “Savcı Hanım.” Dönüyorum. “Bazen düşman, üniforma giyen değildir.” Bu cümle içime işliyor. Karargahtan çıkıp açık havaya çıktığımda derin bir nefes alıyorum ama hava bile ağır geliyor. Onun söyledikleri… Ne demek istedi? “Başka biri bedel ödedi.” O yaralı asker… Olayda en çok zarar gören oydu. Ama Yiğit’in bakışındaki suçluluk, birine zarar vermekten değil, koruyamamaktan geliyordu. Ofisime dönüyorum. Masaya oturup raporları bir kez daha inceliyorum. Eksik ifadeler, tek tip cümleler. Herkes aynı şeyi söylemiş: “Tatbikat planına uydu.” “Emirlere itaat etmedi.” Bu kadar basit değil. Burada bir şey dönüyor. Ve ben, ne olursa olsun, bunun ne olduğunu bulacağım. Akşam, kampın üzerinde güneş batarken babamdan bir mesaj geliyor: “Toplantı odasına gel.” Gidiyorum. Oda kalabalık. Birkaç üst rütbeli subay var. Masanın başında babam. “Zeynep,” diyor, eliyle oturmamı işaret ederek. “Yarın dava dosyasını mahkemeye sevk ediyoruz. Kararını ver.” “Ne kararı?” “Yiğit Demirci’nin suçunu kabul edip etmediğine dair. Dosya yeterli.” Başımı iki yana sallıyorum. “Hayır, yeterli değil.” Salondaki hava geriliyor. Babamın bakışları buz kesiyor. “Adalet gecikmez, Zeynep.” “Gerçek olmadan verilen karar, adalet değil, infazdır.” Bu söz, masadaki herkesi susturuyor. Babamın gözlerinde öfke parlıyor. Ama ben korkmuyorum. O gece odama döndüğümde uykum kaçıyor. Aklımda Yiğit’in sesi: “Düşman her zaman üniforma giymez.” Peki bu düşman kim? Komutanlar mı? Babam mı? Yoksa bambaşka biri mi? Birden kapı çalıyor. Askerlerden biri elinde bir zarfla içeri giriyor. “Savcı Hanım, bunu size vermemi söylediler.” Zarfı alıyorum. Üzerinde isim yok. Açıyorum. İçinde tek bir not: “Tatbikat raporunun aslı arşivde değil. Doğru yeri bul.” Kalbim hızla çarpıyor. Kim gönderdi bunu? Zarfı elimde tutarken bir karar veriyorum. Yarın sabah, arşive ineceğim. Ama içimde başka bir şey daha var. O hücredeki adam… Yiğit Demirci. Onu tanımadan bu davayı çözemem. Ve belki de… kendimi tanımadan da bu davadan çıkamayacağım. Kapıyı kapatıp yatağa uzandığımda gözlerimi tavana dikiyorum. Görevim var. Doğrum var. Ama içimde bir çatışma büyüyor. Çünkü Yiğit’in gözlerindeki o kararlılık, beni sorgulamaya zorluyor: Gerçek kimin tarafında? Ve ben, hangi tarafta olacağım?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE