Hücre kapısının ağır kilidi arkamda kapandığında, içerideki hava daha da yoğunlaştı.
Küçük, soğuk bir oda… Metal yatak iskeleti, köşede paslı bir masa, ve duvarın dibinde oturan adam.
Yiğit Demirci.
Başını kaldırdığında bakışlarımız kilitlendi. O an, dosyadaki fotoğrafla karşımdaki adam arasındaki farkı fark ettim.
Fotoğrafta soğukkanlı ama kontrollü bir asker vardı; burada ise yorgun, ama dimdik oturan bir adam.
“Savcı Karaca,” dedi, sesi beklediğimden daha derindi. “Babanın gönderdiği biriyle konuşacağımı sanmıyordum.”
“Babanız değilim,” dedim, tonumu sert tutarak. “Ve buraya babamın gölgesi olarak gelmedim.”
Kaşlarının kenarında belli belirsiz bir hareket oldu. Belki şaşkınlık, belki de alay.
“O zaman neden buradasınız?”
“Gerçeği öğrenmek için.”
Bir an sustu. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi, gözlerini benden ayırmadı.
“Gerçek kolay değildir. Hele ki burada.”
O an fark ettim ki, bu konuşma tek seferde bitmeyecek. Ne sorarsam sorayım, bana ölçülmüş, tartılmış cevaplar verecekti.
Ama bu da oyunun bir parçasıydı.
Masaya doğru yürüdüm, dosyayı açtım.
“Tatbikat günü,” dedim. “Resmî rapora göre, emir-komuta zincirini ihlal ettiniz. Bir asker ağır yaralandı. Siz de sorumluluğu reddettiniz.”
Omuzlarını hafifçe silkti. “Rapora göre, evet.”
“Gerçekte?”
Bakışlarını yere indirdi. “Gerçekte… bazen emirler, sahadaki gerçeklikle uyuşmaz. O gün de öyleydi.”
“Yani emre itaatsizlik ettiniz?”
Başını kaldırdı. “Hayat kurtarmak için. Ama bu, burada suç sayılır.”
Sözleri aklımın bir köşesine kazındı. Askerlikte emir her şeydir; ama bazen emirleri sorgulamak da hayat kurtarır.
Peki ya hangisi doğruydu?
Onu daha fazla sıkıştırmadan ayağa kalktım. “Bu sadece başlangıç, Yiğit. Daha konuşacağız.”
Kapıdan çıkarken, arkamdan gelen sesi duydum.
“Beni dinlersen, Savcı Hanım… sadece kendim için değil, herkes için konuşmuş olursun.”
O cümle, koridor boyunca yürürken zihnimde yankılandı.
O günün geri kalanını karargahta geçirdim. Çeşitli askerlerle görüştüm.
Çoğu kısa cevaplar veriyor, bazıları ise sorularımı duymazdan geliyordu.
Bir başçavuş, sesini alçaltarak konuştu:
“Yiğit, iyiydi. Cesurdu. Ama bazen fazla cesur… Fazla cesur olursan, komutanların rahatsız olur.”
Bu cümlede başka bir şey vardı. “Rahatsız” kelimesi, bana bir tür tehdit gibi geldi.
Demek ki Yiğit sadece o tatbikatta değil, öncesinde de dikkat çekmişti.
Dosyaya geri döndüğümde, tatbikatla ilgili raporun eksik olduğunu fark ettim. Görgü tanıklarının ifadeleri neredeyse yoktu. Sadece bir-iki kısa, tek cümlelik not. Bu, ya tanıkların konuşmak istemediğini ya da ifadelerin özellikle kısa tutulduğunu gösterirdi.
Akşamüstü, babamın odasına uğradım.
“Duydum ki hücreye gitmişsin,” dedi.
“Evet. Onu dinlemem gerekiyordu.”
“Dinleyeceğin tek şey, disiplinin bozulmasına izin verilmemesi gerektiğidir.”
“Sana göre disiplin, bana göre adalet,” dedim.
Bakışları keskinleşti. “Bu davada tarafsız olamayacaksın.”
“Olacağım. Çünkü senin düşündüğün gibi biri değilim.”
O an, aramızdaki mesafe biraz daha açıldı.
Gece ofisime döndüm. Karargahtaki ışıklar teker teker sönüyordu.
Masamda, Yiğit’in bakışı gözümün önünden gitmiyordu.
O bakışta hem meydan okuma hem de yardım isteği vardı.
Ve ben, istemesem de, bu davada daha derine inmeye kararlıydım.