Bölüm 3

709 Kelimeler
Kampın girişindeki demir kapılar ağır bir gıcırtıyla açılırken, zihnimde keskin bir sessizlik oluştu. Ne heyecan ne de korku… sadece soğuk, düz bir kararlılık. Bu taş yolları çocukken babamın arkasından adım adım takip ettiğimi hatırlıyorum. O zamanlar gölgem onun gölgesine karışır, onun adımlarıyla yürürdüm. Şimdi ise bu yollar, kendi izlerimle şekillenecek. Burada artık “Albay Halil Karaca’nın kızı” değilim. Burada savcıyım. Ve adalet, yalnızca kelimelerle değil, gerçeğin ağırlığıyla sağlanır. Karargâha adımımı attığımda, üzerime yönelen bakışları hissettim. Üniformam yoktu ama duruşum, disipline yabancı olmadığımı belli edecek kadar netti. Babamın kızı olduğumu bilenler, hafif eğreti bir saygıyla selam verdi. Bilmeyenler ise sorgulayan gözlerle süzdü. Bu bakışlara alışığım. İnsanlar önce şekle bakar, sonra kalanla ilgilenir. Babamın odasına gitmeden önce birkaç derin nefes aldım. Aradan yıllar geçse de, onun değişmediğini biliyordum. Sert, duygusuz, emir cümlelerinden ibaret bir adam… Kapıyı tıklattım. “Gir,” dediğinde, aramızdaki görünmez sınır yeniden hatırlatılmış oldu. İçeri girdiğimde göz ucuyla baktı, sonra dosyaları düzenlemeye devam etti. “Zeynep,” dedi, sesi tanıdık ama mesafeli. “Kendini kanıtlama çabana burada gerek yok. Dosya açık, suç sabit.” Sakinliğimi koruyarak, “Öyle mi?” dedim. “Dosyayı henüz okumadım bile.” “Kampın huzuru önemli. Sen de biliyorsun. Yiğit Demirci, birliğin yüz karası. Arkadaşını tehlikeye atmak ne demek, bilir misin sen?” Sesi tok ve buyurgandı. Ama artık o sesin altındaki duygusal bağa sığınan küçük bir çocuk değilim. “Ben olayları değil, delilleri yargılarım. Suçlamalara değil, boşluklara bakarım.” O an bana baktı. Bu bakış, yıllardır tanıdığım bakıştı; içinde hem küçümseme hem de istemeden doğan bir gurur vardı. Ama fark etmezdi. Onun gölgesinden çoktan çıkmıştım. Akşamüstü, elimde dosyayla kendi ofisime çekildim. Masamın üzerinde sararmış kağıt kokusu, dışarıdaki rüzgârın uğultusuyla birleşiyordu. İlk sayfada vesikalık bir fotoğraf: Yiğit Demirci. Keskin hatlı yüzü, kısa tıraşı ve soğukkanlı ifadesiyle bana bakıyordu. Gözlerinde suçluluk yoktu. Daha çok… derin bir kırgınlık vardı. Üstçavuş Yiğit Demirci. Üst düzey eğitim almış, sicili tertemiz. Ta ki… “Ta ki birliğinde düzenlenen tatbikatta bir askerin ağır yaralanmasına sebep olana kadar.” Resmî tutanaklara göre, emir-komuta zincirine uymamış, sorumluluğu kabul etmemiş, psikolojik olarak dengesiz olduğu rapor edilmişti. Ama aynı dosyada, görev disiplininde üstün başarı, arkadaşları tarafından sevildiği, tehlike anında hızlı karar verdiği gibi olumlu raporlar da vardı. Bir çelişki… Dosya hem suçlu hem de örnek asker tanımını aynı anda barındırıyordu. Bu ya bir hata örtbas ediliyordu ya da Yiğit bilerek günah keçisi yapılmıştı. Ertesi sabah erkenden karargâha döndüm. Amacım küçük çaplı bir sorgu yapmaktı. İlk konuştuğum astsubay, adını duyar duymaz yüzünü buruşturdu. “Yiğit hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordum. “Önceden iyiydi,” dedi hızlıca. “Son zamanlarda değişti. Kendi kafasına göre hareket etmeye başladı. Sonunda olan oldu.” Ne garip… herkesin dilinde aynı cümle: “Önceden iyiydi.” Ama bu değişimin sebebini kimse söylemiyordu. İnsan durduk yere değişmez. Görüşmelerim sırasında fark ettim ki, Yiğit’in adı geçtiğinde bazı askerler gözlerini kaçırıyor, bazıları ise kısa ve sert cevaplar veriyordu. Bu sessizlik, kelimelerden daha çok şey anlatıyordu. Karargâhın koridorlarından geçerken hücre bölümünün önüne geldim. Adımlarım kendi kendine yavaşladı. Gözetleme camından baktığımda, sırtı duvara yaslanmış, başı öne eğik bir adam gördüm. Tam ayrılmak üzereydim ki, gözlerini kaldırdı. Bana baktı. O bakış… içinde ne pişmanlık ne de öfke vardı. Sadece sessiz, derin bir soru: “Gerçeği merak ediyor musun?” O an içimde tuhaf bir kıpırtı oldu. Onu yargılamadan önce dinlemek istedim. Kimin kızı olduğum, nereden geldiğim, kim ne dedi… bunların ötesinde, yalnızca kendi kararımı vermek için. Dosyayı tekrar elime aldım. Gözlerim her satırı tararken, zihnimde sorular çoğalıyordu. Ve bir karar verdim: Ziyaret talebini onaylayacaktım. O gün akşamüstü, hücre kapısının önünde durdum. Nöbetçi er kapıyı açtı, içeri adım attım. Metalin soğuk sesi arkamda yankılandı. Yiğit başını kaldırdı. Gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi. “Savcı Karaca,” dedi, sesi sakin ama temkinli. “Babanın gönderdiği biriyle konuşacağımı sanmıyordum.” “Babanız değilim,” dedim net bir tonla. “Ve buraya babamın gölgesi olarak gelmedim.” Kaşları hafifçe kalktı. “O zaman neden buradasınız?” “Gerçeği öğrenmek için.” Sessizlik oldu. Sanki bu cevabı tartıyordu. Sonra hafifçe başını salladı. “Gerçek kolay değildir. Hele ki burada.” O an, bunun sadece bir dava olmayacağını anladım. Bu, benim ve onun arasında, söylenmeyenlerin de davası olacaktı. Odayı terk ederken içimde bir ağırlık ama aynı zamanda merak vardı. Onun hikâyesini dinlemeden bu dosyayı kapatmayacaktım. Ve galiba, Yiğit de bunu biliyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE