13.Bölüm: ''Kırmızı Ayakkabılarla Dans''
Şafak Akova
Hepimizin birer amacı var mıydı bu hayatta? Doğuyor, büyüyor, okuyor ve acı hayat silsilesinde kendimize bir iş bulmak için çırpınıyor, işi bulduktan sonra da hayatımızın uzun bir dönemini çalışmaya harcıyoruz. Peki bunlar ne için? Gerçekten istediğimiz bu mu? Hislerimize ve içgüdülerimize kulak verdiğimizde içimizdeki duyguların bizi gerçekliğe götürdüğünü fakat dış görünüş, maddiyat, önyargı, bastırdığımız duygularımız veya hayallerimizi süsleyen bambaşka şeylerle kendimizi avutup gerçekten ne istediğimizi unutuyor veya unutturuluyoruz genelde. Sosyal medyanın ve başkalarının ne düşündüğünün bizi içine çekmesine izin veriyoruz.
Gerçek tam içimizde ve biz iç sesimizi bastırmadan bize hediye olan bu eşsiz iç görü yeteneğini kullandığımızda asıl olanı gerçekçi bir biçimde görebiliyoruz.
Yıllar önce Clarissa P. Estes'in bir kitabını okumuştum. İsmi 'Kurtlarla Koşan Kadınlar' olan bu kitap kadınların vahşi bir kurtla örtüştüğünü fakat uzunca bir süredir asıl özlerinden koparıldıklarını ve özlerini kaybettikleri için kendilerini güçsüz, boşlukta ve işe yaramaz hissettiklerini veya hissettirildiklerini anlatıyordu.
Kurtlar ile kadınların aynı ruhsal karakteri paylaştığını, keskin bir duyarlılık, yoğun bir kendini adama kapasitesi, sezgilerinin güçlü oluşu gibi birçok benzerlikle ve birçok mitolojik öykü ile işliyordu bu kitap. Özellikle kadınsı içgüdü üzerinde duran ve içgüdüsel olanın soyunu kurutan ifadesiyle kurtların ve kadınların birer hedef haline geldiğini ve ikisinin de kendilerini yanlış anlayanlar tarafından yok edildiğini dile getiriyordu.
"Vahşi kadını yeniden çağırmak istiyorsanız, tutsak olmayı reddedin. İçgüdüleriniz dengeye ayarlanmış olsun. Beğendiğiniz yere atlayın, dilediğinizce havlayın, var olanı alın, etrafınızdaki her şeyi keşfedin, bırakın gözleriniz duygularınızı göstersin, her şeye baksın, görebileceklerinizi görsün. Kırmızı ayakkabılarla dans edin, fakat bunların, ellerinizle yaptığınız ayakkabılar olduğundan emin olun. Yaşam dolu bir kadın olacağınıza söz verebilirim." diyordu kitabın yazarı. Bu paragraf okuduğum andan beri içimde öyle bir yer edinmişti ki...
Hayatım boyunca içimde derin bir uykuda olan o vahşi kadını çağırmak, tutsak olmayı reddetmek istemiştim. Dilediğimce havlamak, kendi yaptığım kırmızı ayakkabılarla doyasıya dans edebilmek... Bu ifadeler beni o kadar düşündürmüştü ki ilk okuduğum zaman, kendimin kim olduğunu bile keşfedememişken içimde yatan o vahşi kadını nasıl çağıracaktım? Kırmızı ayakkabılarla dans edebilmek neydi? Benim kırmızı ayakkabılarım nerede?
Dilediğimce havlayabilseydim, duygularımı gözlerimde aynadaki bir yansımaymışçasına gösterebilseydim, her şeye inat kırmızı ayakkabılarımla doyasıya dans edebilseydim normal bir insan olabilir miydim?
Peki normal bir insan ne demekti? Mutlu, belki de sosyal. Ben neydim ya da anormal olan ben miydim yoksa onlar mı? Ben kimden geliyordum, soyum sopum kimdi? Zihnim sorularla dolu bir çöplüktü. Sorular bu çöplüğün içinde yığın yığın birikmiş, temizlenemeyecek kadar büyük sorulardan oluşan bir çöp dağı oluşturmuştu.
Ben annemin ya da babamın kızı olamamıştım hiçbir zaman. Ben Şafak'tım. Sadece Şafak. Kendi ayaklarının üzerinde duran, yıkılmaya müsait bir binaydım. Bir enkaz üzerine kurulmuş başka bir bina nasıl ayakta kalırdı? Bilmem ama ben kalabiliyordum işte. En azından şu yaşıma kadar öyleydi.
Basri Bey, bana gökyüzünden inen her bir kar tanesinin eşsiz olduğunu ve insanların da tıpkı kar tanelerine benzediğini söylemişti yıllar önce. Her insan birbirinden farklıydı, eşsizdi ve ben de bu eşsiz tanelerden birisiydim ona göre. Diğer insanlardan farklı olmam beni anormal yapmıyordu, sadece ben kendime özeldim.
Basri Ramsay, beni düzeltmek için elinden gelen tüm imkanları kullanmıştı. Beni, zihnimin ve ruhumun alevlerle dolu olduğu bir dönemde yanına almış ve tıpkı bir Anka Kuşu'nun küllerinden yeniden doğması gibi benim de küllerimden doğacağıma inanmıştı. Peki ben neden küle dönüşmeme rağmen yeniden doğamıyordum?
İşinden kaynaklı vakti olmazdı, ona rağmen kalan vaktini oğluna değil de bana adayan koca yürekli bir adamdı o. Zaman zaman Giray'a karşı kendimi suçlu hissediyordum, babasını çaldığımı düşünmesini istemiyor ve her seferinde olabildiğince Basri Ramsay'dan da Giray'dan da uzak durmaya çalışıyordum. Giray'a karşı olan utancım ve ona duyduğum suçluluk hissi hem Basri Ramsay'dan hem de Giray'ın kendisinden kaçmama sebep olmuştu.
Hoş, Giray bana hiçbir zaman bunu gösteren bir harekette bulunmamıştı. Yine de paranoyalarımdan arınmak benim için zordu, ben de kendimi Tanrı'nın şefkatli kollarına bıraktım. Geceleri dualarımda onunla buluştum, kendimi yalnız bırakmamak için elimden gelen her şeyi yaptım çünkü kendimle baş başa kaldıkça delirdiğimi hissediyordum. İçimdeki sesler susmuyordu, ruhum yanmaktan vazgeçmiyordu. İçimdeki ateş ne ruhumu küle çeviriyordu ne de sönüyordu, durmadan ve durmadan acı çektiriyordu bana. Bitmek bilmeyen bir cehennem azabı çekiyordum sanki. Hangi günahımın vebalini çekiyordum?
Ben de dünyadaki birçok çocuk gibi yaraları sarılmamış ve kimsesiz bir çocuktum sadece. Her zaman kendi kendime bunu zikir ettim ve aslında yalnız olmadığımı, böyle hissedenin bir tek ben olmadığımı benliğime ezberletmeye çalıştım. Onca yıl insanların hakaretlerine ve itip kakmalarına ses çıkarmamamdaki dayanağım buydu ama ses çıkarmayayım derken sesimi hepten yitirir olmuştum.
Yargılanma korkusu olmadan gerçek benliğimi açığa vurabileceğim günü beklemeye devam ettim yıllarca. Fakat o gün hiç gelmedi. Beklerken kendimden taviz vermiyordum; yine susuyordum, yine aşağılanıyordum, kendimi açıklamıyor ve her hakarete boyun eğiyordum. İnsanlar buna çekingenlik diyordu, sesini çıkarmayı bilmeyen pısırık bir insandım onlara göre ama değildi ve hiçbir zaman da öyle olmamıştı. İlk başlarda ben de sadece utangaç bir insan olduğumu sanmıştım ama bunun öyle olmadığını fark edecek yaşa geldiğimde kendimde değişiklikler yapmak için geç olduğunu düşünmüştüm. Ben utangaç bir insan değildim, benim korkularım vardı. İnsanlara ve onların pis zihinlerine karşı korkulardı bunlar. Konuşmaktan her zaman korkardım. Kafamın içinde savaşlarımla yüzleşiyordum ve her bir savaşı da kaybediyordum.
Aslında ne kadar trajik olduğunu fark edene kadar tanık olmak üzere olduğumuz olay bize komik görünüyordu. İnsanlığımı derin bir kuyuya taş atmışım da onu arıyormuşum gibi ümitsizce kaybettiğimi hissederken hayatımın mahvoluşunu puslu, kirli bir pencereden hissizce izliyordum.
Bu hastalık sadece hayatımı mahvetmiyordu, beni hayattan da alıkoyuyordu aynı zamanda. Yiyordum, içiyordum, işe gidiyordum... Herhangi bir insanın günlük hayatında yaptığı birçok şeyi ben de yapıyordum fakat ben anı yaşamıyordum, yaşayamıyordum. Yediğim yemekten, içtiğim kahveden, yaptığım işten zevk almıyordum. Yaptığım her şeyi kusursuz olmak için yapıyordum ve bu beni mutlu etmiyordu ama mutsuz da etmiyordu sanırım. Mutluluk bekleyecek kadar şükürsüz ve nankör olmak istemiyordum Tanrı'ya karşı. Mutsuz olmamak ve açıkta kalmamak yetiyordu bana, yani sanırım.
Hayatım diğer insanlara göre oldukça normal görünüyordu, bu yüzden insanların bildiğini sanmıyordum fakat ben hayata siyah-beyaz bir çerçeveden bakıyordum. Yaptığım her şey kusursuz olmak zorundaydı çünkü eğer bir hata yaparsam insanlar bunu hep hatırlayacaklardı, beni hep yargılayacaklardı ve bana hep güleceklerdi. En azından ben böyle düşünüyordum.
Başkalarının hafife aldığı o küçük şeyler beni yüksek derecede geriyordu. İnsanlarla beraber yemek yemek, alışverişe çıkmak, işe gitmek... Bu yüzden en sonunda terliyordum, kızarıyordum, sesim titriyor ve zihnim boşalıyordu. Ruhum, vitesi boşa alınmış bir araba ise ben de o arabanın yol aldığı dimdik o yokuştum. Ruhumun frenleri tutmuyordu, ölüme doğru sürükleniyordum.
Basri Bey'den önce küçük konuşmaları bile nasıl yapacağımı bilemiyor bu yüzden bir kahve içmeye bile gitmeden önce ayna karşısında bir saat boyunca pratik yapıyordum kendi kendime ama öylece içime kapanamazdım. Büyümek ve bir yetişkin olmak kaçınılmazdı ve hayat tıpkı kum saatindeki kumların akışı gibi tane tane, kendi kendine devam etmeyecekti. Üniversiteye ve ardından da bir işe girip devam etmek benim için zordu çünkü insanlarla daimi bir etkileşim gerektiriyordu. Bu yüzden bir savcı olana kadar her şeyi yarı yolda bırakıyordum çünkü bırak insanlarla konuşmayı, onlarla dolu bir odada bile duramıyordum.
İlişki neydi, nasıl yaşanırdı? Bilmiyorum çünkü öyle bir şey yaşamadım. Hoşlandığım insanlar oldu fakat iş buluşmaya gelince kendimi patlamak üzere olan bir bomba gibi hissediyordum. Evimden, yatağımdan ayrılmak istemiyordum. Giray'ın onca dalga geçmesi beni gaza getirmiyordu.
Sadece bir kere üniversitenin ikinci yılında biriyle buluşmuş, gerilmekten kendimi alkole vermiş ve sonucunda da kendimi rezil edecek seviyede sarhoş olmuştum. Ertesi gün uyandığımda kendimi ve konuşmalarımı analiz ediyor ve kusurlarımı belirliyordum. Olan her detayın üzerinden geçtiğimde de benden nefret ettiği sonucuna varıyor, üzerine ben de kendimden nefret ediyordum. Hoşlandığım kişiden asla açmayacağım bir arama geldiğindeyse onu başımdan savmak için hiçbir türlü iletişime geçmemiştim çünkü ondan gerçekten hoşlanmıştım. Evet bu hiç mantıklı değildi, bunu ben de biliyordum ve en sinir bozucu, rahatsız edici olan kısmı da bunu biliyor olmamdı. Dediğim gibi ben çekingen değildim, sadece kusurlu olmaktan ve yargılanmaktan korkuyordum.
İnsan etkileşiminden korkan birinin diğer insanlardan daha kibar ve düşünceli olması komik değil miydi? İnsanlar yalnızca boşluğa bakıp kendi konuşma sırasının gelmesini bekleyeceğine gerçekten onları dinlediğini göstermeliydi bana göre. Belki bu yüzden tuhaf insanları çekmeye devam ediyorum ve garip durumlar içinde kalıyorum. Hakkımda çıkan dedikodular, ve atılan iftiralar gibi...
İtiraf etmeliydim ki tamamen dışlanan bir insan değildim fakat çevremdekilerin sosyal fobimi anlayabildiğini düşünmüyordum. Tıpkı Matmazel Noir'in hikayesinde olduğu gibi, beni anlamıyorlardı. Derdimi ne kadar anlatmak istersem isteyeyim sonum halk tarafından yakılarak hayata veda etmekten ibaretti. Şimdi ise sanırım ilgisiz ya da kaba biri gibi görünüyordum onlara karşı ama aslında sadece konuşmaktan korkuyordum. Elimden gelenin en iyisini yapıyordum çünkü tek başınalık, çok hızlı bir şekilde sonsuz bir yalnızlığa dönüşebilirdi. Bunu biliyordum, hem de çok yakından.
Umutlarınızı inşa edersiniz, elinizden gelenin en iyisini yaparsınız ve sonra da parçalara ayrılırsınız. Sonunda parçaları bir araya getirmek istediğinizde ise ve hepsini bir araya koyduğunuzda günler hatta belki de yıllar geçtiğini fark edersiniz. Her seferinde bir parçanız kaybolur ve asla geri alamayacağınızı bilirsiniz. Ben sadece gerçekten önemli olmayanların kayıp gitmesine izin vermeye çalışıyordum çünkü biliyordum ki kaybettiğim her parçayla beraber yenisiyle ve en iyisiyle o boşlukları dolduracaktım. Ve henüz orada olmasam da sorumluluğu üstleneceğim o günün geleceğini biliyordum.
*
Havanın soğuğuna rağmen gözlerime işkence eden kör edici güneş ışınlarından sakınmak ihtiyacıyla gözlerimi kıstım. Atların karlı zemin üzerindeki hareketlerinin çıkardığı ses kulaklarıma ulaşıyor, rahatlatıcı bir melodiymişçesine zihnimi uyuşturuyordu. Kuşlar halkı kurtarmaya gittiğimizi ilan eden habercilermişçesine neşeyle cıvıldıyor, yolu bizim için daha çekilir kılıyorlardı. Üzerimde rahatsız edici bir hüküm kuran kürkü çekiştirirken saatlerdir at üzerinde olmanın verdiği ağrıyı kollarımda ve kalçamda hissettim.
Zaman kavramımı uzun süre önce kaybetmiştim fakat yangının üzerinden iki gece geçtiğini biliyordum. Üzerimde hissettiğim sorumluluk, zihnimin içinde akıp duran kum saatinin en ortasına oturmuş, orayı tıkamış ve zaman akışımı durdurmuştu adeta. Ormanda karşılaştığım mücadele belki de hiçbir şeydi. Beni karşılaştıklarım değil, karşılaşacaklarım korkutuyordu esasen ve bu karşılaşacaklarıma karşı duyduğum korku, zamanın tam şu anda durmasını diliyor, ilerlememe engel oluyordu.
Oysa tam da o andayım, sorumluluğu üstleneceğim ve özgürce kırmızı ayakabbılarımla dans edebileceğim o an.
Kimsenin beni durduramaycağı, susturamayacağı o an.
Kırmızı ayakkabılarımı giyindim, o kadar güzeller ki üzerine basmaya kıyamıyorum. Korkuyorum, altları ya kirlenirse? Basri Ramsay, neden burada değilsin? Oysaki çok ihtiyacım var sana. Canım yanıyor, hayır canım yanmıyor. Korkuyorum, hayır korkmuyorum. Ben savaşçı değilim, hayır ben savaşçı bir kadınım ve kurtlarım da benimle koşuyor.
Kendimle çelişiyor muyum? Evet çelişiyorum ve ben çelişkilerimle benliğimi buluyorum. Evet çelişiyorum çünkü her saniye, her dakika, her saat kendimi sorguluyorum. Evet çelişiyorum çünkü kendimde bir kusur bulmaya ve kendime karşı nefret duymaya programlanan bir kukladan ibaretim.
Neden buradayım? Ben burada ne arıyorum, amacım ne? Beni kim buraya getirdi? Neden ben?
Sorguladıkça deliriyorum, sorguladıkça kendimi kaybediyorum, sorguladıkça daha da mutsuzlaşıyorum. Tanrım, neden beni görmüyorsun? Tanrım, bu kulunu sevmiyor musun, gözetmiyor musun?
Buraya geldiğimden beri daha bir sorgular olmuştum her şeyi çünkü yaşadıklarımı bir mantık çerçevesine oturtmak imkansızdı. Bir gün tekrar kendi zamanımda uyanıp her şeyin bir rüya olduğunu öğreneceğimi düşünüyordum hala. Ama hayır, günler geçmişti. Bunlar gerçekti öyle değil mi?
Alışık olmadığım vahşi doğa içerisinde yaptığımız at yolculuğu benim için yorucu ama bir o kadar da keyifli bir tecrübeydü. Gözlerimi efsunkar bir ifadeyle atlarının üzerinde kararlılıkla süzülen askerlerde sonra Ceylan'da sonra da Rona üzerinde gezdirdim. Benim için değişik olan bu tecrübe, onlar için bir yaşam tarzıydı.
Kendimi istemsizce Aybige'yi düşünürken buldum o an. Acaba ne yapıyordu şimdi? İki gündür doğru düzgün Aybige ile iletişim kurabileceğim bir an bulamamıştım. Uzaklaşmaya çalıştığım an ya askerler ya Rona ya da Ceylan peşimden geliyordu. Üstelik su kaynağı bulmak da pek kolay değildi yürüdüğümüz yol boyunca.
Tek elim atın eyerini tutmaya devam ederken parmaklarım usulca boynumdaki bezin içerisine uzandı ve altın kolyemde gezindi. Ucunda minimal bir kelebeğin bulunduğu kolyenin bana güç verdiğini hissederken etli dudaklarım bir kelebeğin kanatlarını çırpması gibi titreşti ve yüzümde gergin bir gülümseme yer edindi.
''İstersen biraz dinlenelim Aybige?'' Rona'nın kalın ama yumuşak başlı sesi kulaklarımı okşarken kirpiklerim titreşti ve gözlerim yavaşça ondan tarafa döndü. O kadar uzun zamandır konuşulmamıştı ki zihnimin içindeki ben hariç bir ses duymak ilk başta garipsememe neden olmuştu. Gözlerimi yavaşça molaya ihtiyaç duyup duymadıklarını anlamak amacıyla diğerlerinin üzerinde gezdirdim. Kimisi havanın soğuğuna rağmen üzerindeki kalın ve heybetli kıyafetten dolayı terlemiş ve nefes nefese kalmış, kimisi ise açlıktan baygın baygın bakmaya başlamıştı. İki gündür yolculuk boyunca hem bedenen hem de zihnen ben de yorulmuştum, bir mola hepimize iyi gelecekti anlaşılan.