''Yüze Kapanan Kapılar''

2754 Kelimeler
12.Bölüm: "Yüze Kapanan Kapılar'' Aybige İçimdeki bastıramadığım alt etme duygusuna merak denen illet de karışırken hislice iç çektim. Acaba Şafak görev konusunda nasıl gidiyordu? Rona'dan yardım alabilmiş miydi? Tutsak olan halkımıza ulaşabilmişler miydi? Kafamdaki soru fırtınasının beni daha da endişelendirdiğini fark ederken yay gibi gerilen ifadem Nur ve Barış'a çevrildi. İkisinin endişe içinde beni izlediğini fark ederken, insanları daha fazla korkutmamak adına yüzüme küçük bir gülümseme kondurdum. Nasıl kendi dönemimde askerlerime kendi hislerimi yansıtmayıp onlara daima güvence vermem gerekiyorsa, burada da aynısını uygulamalı ve bana güvenen insanları yüz üstü bırakmamalıydım. Nur, sevimli ve dolgun, beyaz yanaklarına tezat gelen ince, kuru dudaklarını diliyle ıslattı ve iri gözlerine yerleştirdiği kararlı, bir o kadar da içten duygularla oturduğu sedirden ayaklandı. ''Seni yalnız bırakacağımızı düşünme bile, biz hep arkandayız. Sadece, bu davanın senin mesleğine zarar vermesinden endişeleniyoruz. Giray Bey de seni tehlikeler konusunda uyarmış üstelik.'' Barış da boğazından gelen tuhaf bir tıksırma sesiyle yerinde doğrulup konuşmaya dahil oldu. ''Eh, böyle bir pisliği çürütme fırsatını elimin tersiyle iteceğimi düşünmediniz herhalde? Hapisteki kıllı dayılardan önce göreceği son yüzün bebek suratım olacak olması Sergen Turna için de onur verici olacaktır eminim ki.'' Gurur duygusunun hissettirdikleriyle gözlerimi kırpıştırırken yanaklarım gerildi, yüzümde koca bir gülümseme oluştu. Avuçlarımı birbirine bastırırken her ikisine de gözlerimdeki takdir dolu parıltılarla baktım. ''Sizlerle gurur duyuyorum! Kafalarınız düşündüğüm kadar içi boş, yosunlu kayalara benzemiyormuş.'' Söylediğim cümleye karşılık Barış ve Nur'un ağzı açılırken, Barış dirseğiyle Nur'u dürttü ve sakince mırıldandı. ''Şimdi bize iltifat mı etti, yoksa hakaret mi?'' ''Sanırım ikisi de.'' Nur da Barış'ı hızla onaylarken boğazımdan engel olamadığım bir kahkaha özgürlüğüne kavuştu. Bu ikisinin her hareketime değişik bir yaratık görmüşçesine tepki vermeleri çok komiğime gidiyordu. Anlaşılan burada olduğum süre boyunca her ne kadar birçok sorumluluğum olsa da, bir o kadar da eğlenecektim. ''Sanırım o hakareti sana etmiş olmalı. Sonuçta çevrede kime Barış Sarkat desen, diyecekleri şeyler belli; çalışkan, zeki, yakışıklı, yetenekli...'' Nur, Barış'ın söylediklerine yapmacık bir kahkahayla karışık verirken karşılık vermede gecikmedi. '' Büroda soyadını 'Sakat' diye değiştirerek söylediklerini duydum, emin misin?'' Barış, Nur'un gülücüklerle dolu suretine yüzünü değişik şekillere sokarak baktı. '' Ayrıca lisede Edebiyat yazılısında hoca size Aşk-ı Memnu'nun ana temasını sormuş. Senin verdiğin cevap ise; 'yenge, baldan tatlıdır'. Zeka fışkırıyor gerçekten, belli.'' ''Ulan, Ahmet öttü değil mi? Kolpa kızım onlar, her şeye inanma.'' Nur, Barış'a doğru kafasını inanmadığını belli ederek sallarken neyden bahsettikleri hakkında en ufak fikrim yoktu. Yine de onları izlemek eğleceliydi, inkar edemeyecektim. Bir süre daha kendi aralarındaki atışmaları dinlerken gözlerimi devirdim. Varlığımı unutmuşa benziyorlardı ama ben nasıl hatırlatacağımı biliyordum. ''Siz ikiniz birbirinize mi vuruldunuz yoksa?'' Sorduğum soru ortama bir alev topu gibi düşerken ikisinin şaşkın yüzü bana çevrilmişti. Bir bana, bir birbirlerine baktıktan sonra işaret parmakları birbirlerine döndü. ''Buna mı vurulmuşum?'' İkisinin aynı anda sordukları soruya gözlerimi devirirken birbirine bağlı olan kollarımı serbest bıraktım. ''Hadi, çok oyalandık.'' Özgürce gülebilmek güzeldi ama şu an sırası değildi. Kalktığım koltuğa tekrar yerleşirken bulunduğum durumdan duyduğum memnuniyetsizliği verdiğim derin nefesle belli ettim. Hiçbir işe yaramadan sadece oturuyor olmak benlik değildi. Ben savaşır ve istediğimi alırdım ama bu durumda silahlarımız; elimizde tuttuğumuz kılıçlar ya da oklar değil, çok çalışmak ve aklımızı kullanmak olduğundan yapabileceğim başka bir şey de yoktu. ''Tamam, diyelim ki Sanem Turna'yı arayacağız ama nasıl bulacağız? Elimizde hiçbir veri yok. Yaşıyor mu, yaşamıyor mu o bile belli değil.'' Nur'un umutsuz sesine Barış'ın onaylayan mırıltıları eşlik ederken masanın üzerindeki Basri Ramsay'a ait olan defteri elimle kavradım. Defterin pek de sağlam durmayan siyah, deri kapağını aralayıp sayfaları hızlıca çevirirken aradığımı bulmanın verdiği rahatlamayla telaşlı hareketlerimi yavaşlattım. 'Yetimhane müdürüyle görüş, Sanem hakkında bir şeyler saklıyor.' ''İşte burada! Bu günlük bize yoldaş olacak.'' Defteri önlerine doğru bırakırken okumaları gereken cümleyi parmağımla işaret ettim. ''Adresi bile yazmış adam, günlük değil karakol tutanağı sanki.'' Barış'ın yaptığı benzetmeden bir şey anlamasam da anlamış gibi yaparak gülümsedim ve defteri kapatarak göğsüme bastırdım. ''Tamam, gideceğimiz yer de belli olduğuna göre neden oturuyoruz hala olduğumuz yerde?'' Ben ayaklanıp üzerime kenara attığım kalın, yünlü giysiyi geçirirken Nur ve Barış da beni taklit ederek soğuktan korunmak için giysilerini giyinmeye başladılar. Çok oyalanmadan gerekli birkaç kağıdı ve Basri Ramsay'ın günlüğünü de yanımıza alırken Şafak'a ait olan evden ayrıldık. Büyük binadan ayrılırken Nur ve Barış'ın yöneldiği demir binek sinirlerimin oynamaya başlamasına yetmişti. Buna alışmam gerektiğinin farkındalığıyla kendimi geçen dünkü gibi ön tarafa atarken Barış, demir bineği yönlendirmek üzere yan tarafıma geçmişti. Nur da arka tarafa yerleşirken geçen seferki deneyimlerimden yola çıkarak oturduğum yerin kenarındaki kemeri çektim ve yerine taktım. Derin bir nefesi içime çekip geri havaya karıştırırken bu sefer ne ile karşılaşacağımı bildiğimden biraz daha rahat olduğumu hissettim. Sanırım buraya alışmaya başlamıştım sonunda. Barış, elindeki telefon denen aletle bir süre uğraştıktan sonra onu bineğin üzerine sabitledi. Yaptığı her şeyi dikkatle inceleyen bana tuhaf bir bakış atıp önüne dönerken bineği sonunda çalıştırmıştı. Ne yani, öğrenmeye çalışıyordum sadece? ''Evet, ilk durağımız yetimhane.'' Yola daha yeni çıkmamıza rağmen bulanan mideme lanet ettim. Sanırım pek de alışmış sayılmazdım bu duruma. Kim bilir daha görmediğim, gelişmiş neler vardı bu zamanda? ''Yetimhane müdürünün hala aynı olduğunu sanmıyorum. 30 yıl öncesinden bahsediyoruz sonuçta. Aradığımız kız da artık küçük bir kız değil, 40 yaşında bir kadın.'' Nur, yine sanki tüm yaptıklarımız boş bir çabaymış gibi umutsuzca konuşurken sert ifadem yüzüme istemsizce yerleşti. ''Daha baştan böyle ümitsiz bir şekilde konuşur ve motivemizi kaybedersek nasıl bu davayı kazanacağız söyler misiniz? Her şey daha yeni başlıyor.'' ''Haklısın, üzgünüm.'' Nur, oturduğu yerde geriye yaslanırken yolun hemen geçmesi için Tanrı'ya dua ettim ve dışarıdaki değişmiş çevreye gözlerimi çevirdim. Doğa elini eteğini bu yerden çekmişti sanki. Etraf yüksek binalarla, demir bineklerle çevriliydi. Sayabildiğim ağaç sayısı bir elimin parmak sayısıyla eş değerdi. Yetimhaneye varışımız yolun kalabalıklığından kaynaklı biraz uzun süre de sonunda gelmiştik. Mide bulantısıyla kendimi demir binekten dışarıya atarken etrafta gözlerimi gezdirdim. Dar bir bahçenin ortasına renksiz eski, orta büyüklükte bir bina dikilmişti. Eski binanın üzerindeki 'Beşiktaş Kız Yetiştirme Yurdu' yazısına gözlerim değerken binanın çevresinde kendi aralarında oynayan birkaç küçük balaya rastladık. Yüzlerindeki masumiyetin parlak yansıması yüzümdeki gülümsemeyle şekil buldu. ''Gelin, görelim bakalım şuranın müdürünü.'' Barış önümüzden ilerlerken Nur ile göz göze geldik. Birbirimize güven verici birer gülümseme bahşederken Barış'ın arkasından ilerlemeye devam ettik. Barış, kapıdaki görevliye yetimhane müdürünün odasını sorarken gözlerim binanın içerisinde geziniyordu. Gözlerim duvarlardaki çatlaklarda gezinirken düşünceyle kısıldı. Buradaki çocukların hepsi ailesi olmayan ya da olsa bile taraflarınca buraya terk edilen çocuklardı. Onlar için kalbimin en derinliklerinde hissettiğim sızlamayla dudaklarımı dişledim. Şafak da onlardan biriydi öyle değil mi? Hem de birçok acıya katlanmıştı böyle küflenmiş duvarların arasında. Başımı iki yana salladım düşüncelerim kafamı salladıkça dağılacakmış gibi. Görevlinin yönlendirmesiyle bulduğumuz odanın önünde bir süre bekleyip üçlü bir bakışma yaşarken boğazımı temizledim ve direkt içeriye daldım. Arkadan Barış'ın boğaz temizleme sesi eşliğinde beni uyardığını geç de olsa duyabilmiştim. ''Öhö! Kapıyı mı tıklatsaydın acaba önce?'' Kapıyı tıklatmak? ''Siz de kimsiniz?'' Yüzündeki kırışıklıklara rağmen bakımlı yüzü, hafif akların düştüğü kara saçlarıyla orta yaşlı bir kadın gözündeki Nur'da da olan camdan aksesuarla şaşkınca bize doğru bakıyordu. Elinde tuttuğu kağıt parçasını inceliyor olmalıydı. Toprak rengi olan yorgun gözleri üzerimizde gezinirken yüzüme resmi bir gülücük kondurdum. ''Ben Savcı Ay- Şafak Akova. Sen kimsin?'' Kadın bana garip bir nesneymişim gibi baktı, yine de yüzündeki sakin ifadeyi bozmadan beni cevaplamıştı. ''Eh, burada oturduğuma göre bu yetimhanenin müdiresi Narin Samay oluyorum.'' Nur, beni koluyla dürterken gözlerini kıstı ve yüzüne kondurduğu kasıntı gülücükle beraber kadının elini sıkarak karşısındaki koltuklardan birine yerleşti. Ben ve Barış da onu taklit ederek boş kalan koltuklara yerleştik. ''Ben Nur Sancak, savcı arkadaşlarımla beraber buraya Sergen Turna davasıyla alakalı bilgi almak için geldik. Sanem Turna'nın bu yetimhaneden evlatlık verildiğini öğrendik, bu konu hakkında vereceğiniz her bilgi bizim için önem arz ediyor Müdire Hanım.'' Nur'un akıcı konuşmasına dudaklarımı birbirine bastırarak onay verdim. ''Anlıyorum Nur Hanım, fakat üzülerek söylemeliyim ki Sanem Turna'nın evlat verildiği dönem buradaki müdire ben değildim. Kendisi o davadan bir sene sonra işi bıraktı. Bunu birkaç sene önce haber yapmak için gelen birkaç muhabire de anlattım zamanında. Maalesef bu konuda size yardımcı olamayacağım.'' ''O dönem görevli olan müdirenin ismini ve adresini verebilir misiniz?'' Sorduğum soruyla kadının bakışları benimkilerle buluştu. ''Elbette, şurada bir yerlerde olacaktı.'' Kadın masasının yanındaki dolaplardan birini açıp eşelerken Nur'la göz göze geldik. Gözlerini ilk çeken ben oldum. Elindeki aletle oyun oynayan Barış'ı ayağımla dürterken bana bir çocuk gibi dilini çıkarmasıyla gözlerimi devirdim. ''Buldum, epey arkalara karışmış. Buyurun.'' Narin Hanım, dosyanın içerisinden çıkardığı bir kağıt parçasını bana doğru uzatırken bekletmeden kağıdı aldım. ''Yakın zamanlarda Sanem veya Sergen Turna hakkında duyduğunuz bir bilgi ya da gördüğünüz birileri oldu mu? '' Barış sonunda elindeki aleti cebine sokup olayla ilgilenmeye başlarken yerimde dikleştim. Narin Hanım, parmaklarını birbirine kenetleyip dirseklerini masaya yaslarken düşünürcesine gözlerini etrafta gezdirdi. ''Tek bildiğim birkaç sene boyunca Sanem'in sürekli evden kaçıp yetimhaneye geldiği. Benden önceki müdür birkaç kez bahsini etmişti. Sürekli evden kaçıp kendisini buradaki eski odasına kapatıyormuş dediğine göre. Aynı gün yine eve götürülüyormuş. Sorununu kimse anlayamamış çünkü konuşmayı reddediyormuş. Evden kaçmalarını yeni aile ortamına alışamamasına yorup üzerinde pek durmadılar belli ki. Bir süre sonra gelmeyi bırakmış zaten, bir daha da gören olmadı bildiğim kadarıyla.'' Duyduklarımla tırnaklarımı avuç içime bastırırken gözlerim duvara değdi. Küçücük bir kız eğer evlat edinildikten sonra o evden kaçıyorsa, bir sorunu vardı. O evde mutlu değildi demek ki, bunun üzerine nasıl düşmezlerdi? ''Anladım, teşekkür ederiz verdiğiniz bilgiler için Narin Hanım. Siz ne zaman buraya müdire olarak atandınız acaba?'' Nur'un sorduğu soruya kadın hafif bir gülümsemeyle cevap verdi. ''Ben buraya geleli beş sene oluyor.'' ''Dediğinize göre sizden bir önceki müdire de Sanem'i tanıyormuş. Ona ait isim, numara ve adres gibi bilgileri de alabilir miyiz?'' Kadın iç geçirirken Nur'un sorusuna başını sallayarak cevap verdi ve az önceki dolabı tekrar açıp birkaç saniye içinde gerekli kağıdı bize doğru uzattı. Bu sefer Nur uzandı ve kağıdı aldı. Kadının sorgulanmaya karşı bunaldığını fark eden Barış araya girdi. ''Teşekkür ederiz Narin Hanım. Sanırım bu kadarı yeterli.'' Barış teşekkürünü edip ayaklandı ve Narin Hanım'la el sıkıştıktan sonra kapıya doğru adımladı. Nur ve ben de aynılarını tekrar ederken kadının yüzümü dikkatle incelemesiyle gözlerimi kaçırdım. ''Bir sorun mu var?'' Sakince sorduğum soruya karşılık başını olumsuz manada salladı ve yüzüne samimi olduğunu düşündüğüm bir gülümseme yerleştirdi. ''Adım Şafak Akova demiştiniz öyle değil mi? Tanıdık geldi sadece.'' Başımı sallayarak Narin Hanım'ı onayladım ve elimi elinin içinden kabalaşmadan çektim. ''Evet adım Şafak. Size iyi çalışmalar dilerim.'' Dikkatli bakışlarına garipseyerek bakıp son bir baş selamıyla beni kapının önünde bekleyen Nur'un yanına adımladım. ''Ne konuştunuz?'' Nur'un sorusuna karşılık omzumu silktim. İçeride ne olduğunu ben de anlamamıştım ki Nur'u cevaplayayım. Bu kadınla Şafak daha önce görüşmüş olamazdı herhalde? Düşündüğüm binlerce şeye bir şey daha eklenirken bunun doğruluğunu sorgulamak istemedim. ''Barış köpek gibi kudurmuştur azıcık bekledi diye, gidelim.'' Oyalanmadan binadan çıkarken birkaç çocukla sohbet edip gülüşen Barış görüş açımıza girdi. ''Pek kudurmuş gibi görünmüyor.'' Mırıldanırken meraklı gözlerimi hafifçe Nur'a değdirmiştim. Hayran bakışlarla Barış'ı izliyor, tabiri caizse ağzının suyunu akıtıyordu. Sağ kaşım benden bağımsız havalanırken dirseğimle Nur'u itekledim. ''Ne oldu? Barış'ın çocuklara ilgisinden etkilenmiş gibi görünüyorsun.'' ''Ne etkilenmesi ya? Çocuklar bunu görüp hayattan daha da soğur diye düşünüyordum ben.'' Nur gözlerini devirip huysuz adımlarını demir bineğe doğru taşırken arkasından bir kıkırtıyı serbest bıraktım. Hoşlanıyordu işte, kabullenmek neden bu kadar zordu? İnsan ilişkileri de yıllar geçtikçe karmaşık bir hal almıştı belli ki. Barış, geldiğimizi görüp çocuklarla vedalaştı ve bineğin ön tarafına yerleşti. Şu bineğin ismini öğrensem iyi olacaktı fakat her sorumda bana tuhaf tuhaf baktıkları için bunu bile sormaya çekinir hale gelmiştim. Hepimiz yerleştikten sonra Nur ortamızdan kafasını çıkarttı. ''Şimdi ne yapacağız? Eski müdireyle mi görüşeceğiz?'' Sorduğu soruyla aklıma müdirenin bana verdiği kağıt gelirken çantanın içinden kağıdı çıkardım. Harflerin üzerinde gözlerimi gezdirdim. ''Zehra Alçın diyor isim kısmında.'' ''Bir dakika, sonradan bilgilerini istediğimiz müdirenin soyadı da Alçın .'' Nur cebine koyduğu katlanmış kağıdı heyecanın verdiği telaşla çıkarttı. Kağıdı açıp gözlerini üzerinde gezdirirken kuruyan dudaklarını çiğniyordu. ''Evet doğru görmüşüm, Canan Alçın yazıyor.'' ''Kızı olmalı.'' Barış da fikrini belirtirken bakışlarımı önüme doğru çevirdim. Düzgün düşünemiyordum, kafamda binlerce düşünce kol geziyordu ve hangisine kulak vereceğimi şaşırmıştım. Bu Canan denen kadın Şafak'a çocukluğu boyunca eziyet eden o müdire olabilir miydi? Neredeyse Şafak'ı Sergen denen yezite verecekti üstelik, tabii Basri Ramsay ondan önce davranmasaydı. Tabii, Şafak bu yetimhaneden mi evlat edinildi bundan emin değildim. Şimdiki müdire de Şafak isminin tanıdık geldiğinden bahsetmişti ama bu bir yanılgı da olabilirdi. Yine de tüm bunların bir tesadüf olma ihtimali neydi? Burada bir şeyler dönüyordu. Önce Canan'ın annesi olan Zehra, Sanem'i Sergen'e evlatlık vermişti. Daha sonrasında ise kadın işini bırakmıştı. Yerine gelen kızına yani Canan'a ise seneler sonra Sergen Turna yine başka bir kızı evlat edinmek için başvuracaktı. Burada bir iş birliği söz konusuydu fakat bunun doğruluğunu nasıl ispatlayacaktım? Ya da gerçekten her şey düşündüğüm gibi miydi? İki müdirenin de masum olduğunu düşünmüyordum. Bir şekilde bu pisliklere dahil olmuşlardı ve iki masum canın hayatını mahvetmeyi kendilerine hak görmüşlerdi. Vücudumdaki tüm kasların bir yay gibi gerildiğini hissederken, gerginliğimin yüzüme de yansıması gecikmemişti. Kasılan çenem de sinirime eşlik ederken kanımın damarlarımdan fokurdayarak ilerlediğini hissettim. Kadın olmak neden bu kadar zordu? Kendi dönemimde de bu dönemde de neden kadınlar acı çekmek zorundaydı? Yaradılışımız gereği ne kadar da kutsal varlıklardık oysaki. ''İkisinin de adresi aynı gözüktüğüne göre beraber yaşıyor olmalılar, gidelim.'' Daldığım düşüncelerden Nur'un sesiyle sıyrılırken göz kapaklarım uyku isteğiyle kıvranan gözlerime direndi. Barış, başını sallayarak bineği tekrar elindeki aletle bir şeyler ayarladıktan sonra çalıştırdı. Gözlemlediğim kadarıyla o alete adresi yazıyordu ve bir kadın sesi onu o adrese yönlendiriyordu. Bu yeni nesil insanlar da ne kadar da kolaycılardı. Bir tık yapıyorlar adres buluyorlar, bir bineğe biniyorlar kısacık sürede istedikleri yere gidiyorlar. Zihni Uygur dönemine sıkışan benliğim bu durumu kabullenemeyerek kendi kabuğuna çekildi. Buraya kendimi ait hissedemiyordum, çünkü burası bana açık ara fazla geliyordu. Hem de binlerce yıllık bir fazlalıktı bu bahsettiğim. Benim için çok da uzun sürmeyen ama mide bulandırıcı yolculuğun ardından adının araba olduğunu Barış'tan duyduğum araç sonunda durmuştu. Arabanın hareketine alışmaya çalışmam yetmiyormuş gibi, Barış yol boyunca aracın içinde yankılanan müziklere bir geyiğin çiftleşme çağrısı yaparkenki bağırışı gibi bağırarak eşlik etmiş ve başımızın ağrımasına neden olmuştu. Dönemin tuhaf müzik anlayışına daha alışamamışken Barış'ın rezil sesine katlanmak alışma sürecimi epey uzatacaktı. Nur, kulaklarına birkaç kez hafifçe vurup kendine gelmeye çalışırken kendisini arabadan attı. Ben de kendimi arabadan dışarıya atarken soğuk havanın vücudumu sarmasına izin verdim. Atımın üzerinde rüzgarın tenimi yaladığı anları özlediğimi fark ederken başımı iki yana sallayıp şu ana odaklanmaya çalıştım. Ayrıca havanın kararmasına yakın bir aynayla yüzleşecek vakit bulmalıydım. Şafak, o saatlerde görüşebileceğimizi söylemişti. ''Barış, davanın sonunu görebilmemiz adına lütfen sen bir daha şarkı falan söyleme.'' Nur Barış'la uğraşırken gözlerimizi geldiğimiz yüksek binada gezdirdim. Çevresi ağaçlarla yeşillendirilmişti. Gayet nezih bir görüntüsü vardı. ''Alemlerde bana Harmonik Barış derler kızım. Sen git kulaklarını bir doktora göster.'' Barış yine gevşek tavırlarla Nur'a sataşırken gözlerimi devirdim. Bunların atışmaları hiç son bulayacak mıydı? Eh, büyüklerimiz doğru söylemişler. İnsan en çok sevdiğiyle uğraşır sözünün kanıtı bu olsa gerekti. ''Hayvanlar aleminden bahsediyorsun galiba.'' Barış'ı cevaplayıp binanın kapısına doğru adımladım. Barış arkamdan tuhaf bir ıslık sesi çıkartırken umursamamıştım. Bu muhabbeti daha fazla uzatmanın bir manası yoktu, işimize odaklanmalıydık. Nur ve Barış da arkamdan gelirken demir kapının kolunu çektim ve açılmamasıyla biraz daha zorladım. Gücümün yetip yetmediğini düşünürken bu sefer iki elimle kapının kulpunu kavradım fakat hala açılmıyordu. ''Neden açılmıyor bu!'' Sinirlerim iyice bozulmaya başlarken kapıyı artık sarsıyordum. Nur ve Barış aralanmış gözleriyle şaşkınca bana bakarken durdum. Sarsılmadan dolayı gözümün önüne düşen saç tutamını üfleyerek geriye gönderdim ve başımı ne olduğunu sorarcasına salladım. Nur, bana olan garip bakışları eşliğinde parmağını nazik bir hareketle kapının kenarında üzerinde 'Canan Alçın' yazan düğmeye değdirirken gözlerimi kaçırdım. Demek bu zamanda güvenliği böyle sağlıyorlardı. ''Bu dava olayı Şafak'ı çok sarstı herhalde.'' Nur, imalı bir sesle Barış'a konuşurken burnumdan bir nefes bıraktım ve kapıdan gelen gürültülü sesle kapıyı ittirip binadan içeriye sert adımlarla ilerledim. ''İkinci kat.'' Barış'ın yönlendirmesiyle merdivenlerden çıkarken boynumu kaşındıran ve beni bunaltan giysiyi çekiştiriyordum. Sonunda müdirelerin evinin önüne geldiğimizde önde ben olmak üzere kapının önüne dizildik. Bu sefer kapıya vurdum ve açılması için beklemeye başladım. Saniyeler içinde kapı açılırken görüş açıma orta yaşlarında, bakımlı sarı saçları ve mavi gözleriyle alımlı bir kadın çıkmıştı. Yüzünde çizgiler yer edinmişti ve ince, kavisli kaşları sanki normal mizacı buymuşçasına çatılmıştı. ''Kargocu değilsiniz?'' Kadın gözlerini Nur ve Barış'tan bana çevirirken mavi gözlerindeki harelere yayılan şaşkınlık tohumu, bir bebeğin ana rahmine düşüşü gibi orada yer edindi ve yayıldı. Orta kalınlıktaki dudakları titreşirken bir şey demek istercesine bir açılıp bir kapanıyordu. Sonunda dilini kullanabilmiş olabilecek ki gözlerimin içine bakarken ağzından bir mırıldı havaya karıştı. ''Sen...Şafak?'' Kadının Şafak'ı tanımış olmasına karşın kaşlarım havalandı. Kadın aralık olan ağzını hızla kapattı ve yüzüne yerleştirdiği soğukkanlı ifadenin ardından hızla kapıyı yüzümüze kapattı. Az önce şaşkınlıktan havalanan kaşlarım ne olduğunu anlamamanın verdiği sinirle çatılırken toprak rengi, kısık gözlerim Nur'a çevrildi. ''Az önce ne oldu öyle?'' Barış'ın sorduğu soruyla düşünceli gözlerim yüzümüze kapanan demir kapıya dönerken kalın dudaklarımı sivri dişlerimle bir kıskaç gibi kavradım. Anlaşılan düşüncelerimde yanılmıyordum. Yollarımız Şafak'a yetim ve öksüz hayatını mahveden bu kadınla kesişmişti ve ben Aybige, bunu onların yanına bırakmayacaktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE