Keyifli okumalar...
11.Bölüm: "Kayıp Kadının Sırrı''
Aybige
Hayat, bazen bazı insanları karşımıza kendimizi en yetersiz gördüğümüz anda çıkartıyordu. Rona da benim karşıma tam öyle bir anda çıkıvermişti. Belki de şu an olduğum kimliği en çok da ona borçluydum.
Sanırım o zamanlar yedi ya da sekiz yaşlarındaydım. Kendimin ne olduğunu, kim olduğunu, iyinin ve kötünün farkını bilmediğim, bir takım arayışlara düştüğüm yaşlarımdı.
Doğuştan sefil bir hayata sahip, kimsesi olmayan, adından bile bir haber bir kız çocuğuydum. Vasıfsızdım, yiyeceklerini ve giyeceklerini köylülerden çalarak bulan, üstü başı kirli ve erkek çocuklarına benzetilen o küçük kız bendim.
Sahip olduğum tek şey kendimi bildim bileli boynumda olan yüzükten kolyeydi, hoş birkaç çocuğa göre o da çalıntıydı. Dediğim gibi bir adım yoktu, yaşım da sadece çevremdekilerden duyulan tahmini sayılardan ibaretti. Ne olduğumun, kim olduğumun bile belli olmadığı bu diyarda hırsızlıkla geçinsem ne olacaktı ki?
Rona da benim gibiydi; ne bir ailesi, ne bir adı vardı. Elindeki tek şey üstün hayatta kalma ve hırsızlık yetenekleriydi. O bana göre yapacaklarını daha temiz yapardı. Avlanmayı o yaşına rağmen bilir, yiyeceklerini kendisi elde ederdi. Eşkıyalık yaptığı kişiler ise köyü gerçekten soyan hırsızlardı. Onların çaldıklarını yine onlardan çalar, satar ve böyle geçinirdi. Asla yakalanmazdı, benim aksime. Ben her zaman çaldıklarımın bedelini öderdim, dayaklarla ya da bitmek bilmeyen azarlarla.
Yine, açlıktan karnımın kazındığı bir günde ki zaten yeterince acıkmadığım sürece bir şeyler çalmaya yeltenmezdim, bir köylüye ait olan birkaç hurma çalmış, ağacın bir dalına tırmanıp karnımı doyururken hurmaların sahibine yakalanmıştım.
O an karnımı doyurmaktan başka bir düşünmezken, zayıf bedenim başıma atılan taşla sarsılmış ve ağaçtan aşağıya doğru sert bir düşüş gerçekleştirmişti. Düşerken bile açlıktan ağrıyan midemi ve benimle beraber yere doğru düşen hurmaları düşündüğümü hatırlıyorum. Çocukluk işte...
Hurmaların sahibi yere düşen hurmaları gösteriyor, bağırıyor ve sırtıma avucunun içiyle sert darbeler indiriyordu.
''Seni pislik! Günlerdir hurmalarıma pis ellerini değdiren velet sensin ha! Yüce Tanrı'nın cezasına maruz kalacaksın.''
Bağırışları hala kulağımda çınlıyordu. Şaşırmamıştım, belli ki o da beni bir erkek çocuğu sanmıştı. Hoş, kız olsam da fark etmezdi. Bana kendimi açıklamam için tek kelimelik bir süre bile bahşetmemiş, sırtıma nasırlı avuçlarıyla darbelerini indirmeye durmadan devam etmişti.
Onu durdurmak için bir şey yapmıyordum, çünkü suçluydum. Hırsızlık yapmıştım ve eğer yakalanmışsam bunun bedelini ödemeliydim, bedelini ödemezsem Tanrı beni meyveyi dalından fütursuzca kopardığım için cezalandıracaktı. O zamanki düşüncem bu yöndeydi en azından.
Dinimize göre herhangi bir canı söndürmek, bir meyveyi dalından ayırmak bile tanrısal maddeye zarar vermek sayılıyor ve aydınlığın tutsaklığını uzatmaya neden oluyordu. Bu tutsaklığımıza da sadece seçilmişler son verebilirdi. Onlar saf varlıklardı, dünyevi zevklerden arınmışlardı ve bizi onlar kurtarabilirdi. Büyüklerden duyduğuma göre onların sindiriminde ışık ile karanlığın birbirinden ayrıldığına, dua ve şarkı yardımı ile bu elde edilen ışığın tekrar Tanrı'ya geri döndüğüne inanılıyormuş.
İnanışlarımıza göre insanlar ikiye ayrılırlardı, iyiler ve kötüler. Bu iki tarafın çatışması üzerine kurulmuş sağlam kurallarımız vardı ve bunlara uymamak birer uyumsuzluktu, kabul edilemezdi. Ben de o uyumsuzluklardan biriydim. İyi miydim, yoksa kötü mü? Bir tarafa ait miydim? Bilmiyorum.
''Hey! Çek o ellerini, yoksa ona dokunan her parmağın için ayrı bir işkence düşünmek zorunda kalacağım.'' Ansızın yükselen o ses o gün karanlığa doğan güneş misali beni kurtarmıştı. Minik kalbimle benliğim bir kuğu gibi kanatlarını açtı ve kendisini özgürce gölete bıraktı. O ses sadece kurtarıcıma ait değildi; o ses aynı zamanda benim yoldaşımdı, ailemdi. Onun adı Rona'ydı.
Adam bana yönelttiği avucunu havada asılı bırakırken önce yüzünden bir şaşkınlık ifadesi geçti, sonra o ifadenin yerini gözlerindeki alaycı parıltılar aldı.
''Sen mi vereceksin bana cezamı? Git işine velet!''
Adam, ağzının içinde birkaç homurtu daha çıkarıp beni tekrar savsakladı. Bir iki adım istemsizce gerilerken gözlerimi yerden ayırmıyordum.
Bu utanca dayanmak imkansızdı. Gururumun yerlerde sürünüşünü ufak bir pencereden izlermişçesine izledim. Gururuma ait hayali elbisenin etekleri yerde sürünüyor, kendisiyle beraber utanç duygusunu da yanında sürüklüyordu.
Hurmacı adamın beni kurtarmaya gelen Rona'ya sataştığını göz ucuyla gördüm. O sadece benim gibi değmeyecek birine yardım etmek istemişti. Eline aldığı ağaç dalını bir kılıç misali adama savuruyor, korkusuzca kendisini savunuyordu. Bu haline gülmek istemiştim, bana komik gelmişti o zaman. Gerçi hala komik gelmiyor da değildi.
Adamın sinirlenip Rona'ya biraz daha sert müdahale ettiğini görünce içim savaşma arzusuyla doldu.
Zayıf bedenim, bir sincap misali adamın sırtına doğru atılırken boğazımdan sağır edici bir çığlık yükseldi. Adam sırtına yapışan beni sarsıp sallarken adamın tutunduğum boynunu bırakmamak için direndim. Adam, son bir kuvvetle beni savurdu.
Dengemi kaybedip dizlerimin üzerinde yere yığılırken tüm damarlarımda akan kanın çekildiğini ve hepsinin zihnimde toplandığını hissettim. Zihnim, sinirden patlayacak kıvama gelmişti sanki o an. Ben hiçbir zaman insan yerine konulmazdım, hep dışlanırdım, hırpalanırdım fakat hiçbir zaman içimde böylesine delice bir intikam ateşinin yandığını hissetmemiştim.
İçimdeki savaşçı kadını ilk keşfettiğim andı o an belki de.
O gün Rona ile birleşip adamı birkaç hurma için beni hırpaladığına pişman etmiştik. Adam bize lanetler savura savura uzaklaşırken içimde kıpır kıpır hareket eden o duyguyu o zamanlarda anlamlandıramamıştım. Şimdi ise o duyguya bir ad koyabiliyordum, tatmin olma duygusu. Tatmin olma duygusunu o gün sonuna kadar yaşamışken, günün sonunda yosunlu kayalıkların üzerinde bağdaş kurup, keyifli gülücükler eşliğinde yediğimiz hurmalarla o duyguyu taçlandırmıştık. İşte Rona hayatıma böyle girmişti, sıradan ama bir o kadar da unutulmaz bir anıyla...
?
Dipsiz bir kuyudan hallice olan düşünce havuzumdan sıyrılırken parmaklarımı kalın bukleli, toprak rengi saçlarımın diplerine daldırıp seslice bir nefes bıraktım.
Bıraktığım nefesin sıkkın sesi, Nur ve Barış'ın yorgun bakışlarının odağını bana çevirmesine neden olurken ağrıyan kaslarımı birkaç ufak hareketle esnettim ve bacaklarımı rahat sedirin üzerine doğru gevşekçe attım.
Nur ve Barış, o akşam yanıma geldiğinde önce onlara bilmeleri gerektiği kadar birkaç açıklama yapmam gerekmişti. Ha, bir de şu hafıza eksikliği olayıyla ilgili bir şeyler zırvalamam gerekiyordu ki artık hareketlerimi sorgulamasınlar.
Sonrasında ise direkt dava hakkındaki çalışmalara odaklanmıştık. Bazı konuları, kanunları ve terimleri anlama konusunda ufak sorunlar yaşasam da Nur, bana her detayı sabırla, ince ince anlatmış ve davayı daha rahat kavramama yardımcı olmuştu. Barış ise benim, daha doğrusu Şafak'ın nasıl bu duruma gelmiş olacağını kara kara düşünüyor, anlamlandırmaya çalışıyordu. Bilmiyordu ki bu olayın düşünmekle anlamlandırılamayacak kadar karışık olduğunu.
Sabaha kadar dosyaların üzerinde durmuştuk, günün aymasının üstünden bir süre geçmişti. Ağzım, esneme ihtiyacıyla ayrılırken kollarımı göğe doğru iyice esnettim ve bir bana bir birbirlerine tuhaf tuhaf bakan Nur ve Barış ikilisine sorgularcasına baktım.
"Tuhaf olan nedir?"
Sanki asıl tuhaf olan benim sorduğum soruymuş gibi yüzüme alık alık bakmaya devam etmeleri gözlerimi devirmeme neden olurken sağ bacağımı diğer bacağımın üzerine attım ve kollarımı birbirine bağladım.
"Ne? Hareketlerim çok mu tuhaf geldi? Hatta durun siz söylemeden ben söyleyeyim, hiç Şafak gibi davranmıyorum. Öyle değil mi, bunu söyleyecektiniz?"
Arada konuşurken kendi dilime olan aşinalığımdan kaynaklı sertleşen ses tonumu ayarlamaya çalışıyordum. Normalden ince ve naif çıkan sesime hala alışamıyordum zira.
Bana öğretilen; konuşurken tonlamamı vurucu, sert ve dikkat çekici kullanmaktı. Sesimi duyurmak ve öz güvenimi ortaya koymak esas amacımdı. Lakin bu yerde öyle konuşmak insanı kaba, saygısız ve korkunç gösterebilirdi.
Ulu Tanrım! Ses tonumdan bile ödün vereceğim günlere kalmıştım.
Barış, gözlerini kaçırıp Nur'a doğru duymadığımı düşünürmüşçesine eğildi ve fısıldadı.
"Kesinlikle Şafak gibi davranmıyor. Senin şu falcıya mı götürsek?"
Nur da bana minik bir sırıtış gönderip yüzündeki gülücüğü bozmadan Barış'a doğru dişlerinin arasından sessizce cevap verdi.
"Biraz daha konuşursan seni kılıçtan geçirecekmiş gibi görünüyor." Hala duyuyordum ama...
"Ben kılıçtan çok, ok kullanmayı tercih ederim."
Gözlerim masanın üzerine yaydığımız kağıt parçaları üzerinde gezinirken onları seslice cevaplamamla önlerine doğru iyice eğildiler ve kağıtların üzerine doğru kapandılar.
''Ok kullanmak mı? Şafak'ı bana kurşun kalem doğrulturken bile düşünemiyorum.''
Barış, bir kere daha Nur'a doğru fısıldadı. Tabii, ben hala duyuyordum. Nur da elini bir şey demek istercesine sallayıp ağzını 'delirdi' diyerek oynattı. Bu hallerine gülmek isterken yüzümdeki kasılma beni rahatsız etti. İçimden geldiğince gülmek, hala beni zorlayan bir eylemdi. Üstelik, bu yerde beni engelleyen bir şey de yoktu.
Duyduğumu belirtmek için birkaç kez boğazımı temizledim.
''Seninle birkaç bin yıl öncesinde görüşürsek bu sorunu cevaplamak isterim.''
Daha fazla kafa karıştırmamak adına sedire yaydığım bacaklarımı toparladım ve yerimde dikeldim. Önümdeki kağıtları elime alıp tekrar gözden geçirmeye başladım.
Nur, gözündeki camdan aksesuarı parmağının ucuyla düzeltirken umutsuzluğun bir ağ gibi sardığı sesiyle dikkatimi ona vermeme neden oldu.
''Sergen Turna'nın kapanan davalarını da ortaya dökmemiz gerektiğini söylüyorsun ama o zamanki avukatı çok temiz bir iş çıkarmış. Ortalıkta ne bir ifade, ne bir kanıt, ne bir şahit hiçbir şey kalmamış. Bunun akıl karı olduğunu sanmıyorum Şafak.''
Ellerimi birleştirip, parmaklarımı birbirine yılan gibi doladım ve kurumuş dudaklarımı ıslattım.
'' Bu son öldürme teşebbüsüyle ilgili elimizdeki kanıtlar yeterli gelmeyecek. Adam yıllardır birçok suç işlemiş zaten, bundan da bir şekilde sıyrılacağına eminim. Yaraladığı adam neydeydi kovada mıydı, kovan mıydı? Her neyse, o adamın öldürülmek üzere olduğunu gören tek şahit yaşlı bir kadın. Kadının hafızasının kuvvetli olmadığını öne sürüp rahatça bu işten kurtulur.''
Barış ve Nur anlattığım ciddi konuya rağmen göz göze gelip burunlarından çıkan tuhaf sesler eşliğinde gülmeye başlarken kaşlarım çatıldı.
''Ne? Yine ne var? Sizin gibi ciddiyetsiz insanların böyle önemli bir görevi üstlendiğine inanamıyorum.'' İflah olmayacaklarını belirtircesine başımı iki yana sallarken ellerimi yüzümü havalandırmak için yüzüme doğru seri hareketlerle salladım.
''Kova ne asıl? Koma demek istedin herhalde.'' Nur'un yanlışımı düzeltmesiyle gözlerimi devirdim. Yeni şifacı terimlerinizi ben nereden bileyim?
Ah Aybige, sen gel koskoca bir devletin komutanı ol ve bambaşka bir zamanda tanımadığın insanlara alay konusu haline gel.
''O ne ise işte, takıldığınız şeye bakın. Asıl anlattıklarıma mı odaklansanız diyorum?'' Bu durumdan hoşlanmadığımı belli ederken sedirde geriye yaslandım. Belim o kadar ağrıyordu ki, saatlerdir şu alanda çakılıp kalmış ve öylece kağıt okuyorduk.
''Takılmak değil de, sen gözümüzde o kadar hata yapmaktan uzak ve kusursuz birisin ki yanlış bir şey söylediğinde tuhafımıza kaçıyor açıkçası.''
Nur kendisini açıklarken gözlerim önümdeki kağıt yığınından Nur'a çevrilmişti.
Dudaklarım düz bir çizgi haline gelirken Şafak'ın aslında kusursuz olduğunu düşündüm. Sadece kendisinin farkında değildi, o sorun da şu an olduğu yerde düzelecekti inançlarım doğrultusunda.
"Dediklerin yanlış değil, fakat bu durumda ne yapabiliriz ki? Sen de söyledin ortada hiçbir delil bırakmamışlar." Barış, umutsuzca önündeki kağıtları incelerken konuyu tekrar odaklanmamız gereken yere çekmesi rahatlamamı sağlamıştı.
"Evet, yaşlı bir kadın bize şahit olarak yetmeyebilir ama olayı gören, duyan bir başkası yok." Nur, kollarını esnetip duruşunu dikleştirdi.
"Aslında, birisi var." Dişlerim birer kıskanç gibi etli dudaklarımı kavrarken derin bir nefes alıp verdim.
"Sanem Turna."
Söylediğim isme karşı Barış'ın kaşları çatılırken Nur'un ağzı bir açılıp bir kapanıyordu. En son bir saçlarını elleriyle karıştırdıktan sonra gözlerini kıstı.
" Sergen Turna'nın evlatlığından bahsetmiyorsun değil mi?"
"Tam olarak onu kast etmiştim aslında." Tek kaşım kalkmış, kollarım birbirine sarılmış vaziyette dediğim ismi sindirmelerini bekliyordum.
"O kadın yıllar önce ortadan kayboldu." Nur da benimle aynı şekilde kollarını birbirine dolarken kaşları, yumuşak yüz hatlarına inat bir yay gibi gerilmişti.
"Ortadan kaybolmuş olması onu bulamayacağımız anlamına gelmez. O kadın bize bir sürü kapı açacak, bundan eminim."
Barış ve Nur, onlarla dalga geçiyormuşum gibi bana bakıyorken ciddi suretimden ödün vermedim. Sanem denen kız, olayların anahtarıydı ve ben onu bulacaktım.
"Sen çıldırmışsın. Bu bizim görevimiz değil."
"Barış haklı. O dava kapanalı on yıldan fazla oldu, bizim bunu irdelememiz vakit kaybından başka bir şey değil." Nur da Barış'ı tasdiklerden gözlerim hiçbir destek bulamamanın verdiği sinirle devrildi.
"İyi, size ihtiyarı konuşturmakta başarılar. Ben Sanem Turna'yı bulacağım."
"Şafak, bunun altından tek başına kalkamazsın. Neler oldu sana birden bire? Eğer, yaşlı kadını konuşturur ve iddialarını mantıklı bir şekilde destekleyen ifadeler sunarsak bu davayı alabiliriz."
Nur, ısrarla beni ikna etmeye çalışıyordu fakat beni anlamaktan uzaktı. Benim istediğim yine tek bir suçla yargılanıp, serbest bırakılmasını izlemek değildi. Ben o adamın her türlü suçunun cezasını çekmesini istiyordum, bu sefer kaçamamalıydı.
"Dediğim gibi, yaptıklarını o adamın yanına bırakmayacağım. Ya arkamda durur ve bana destek olursunuz ya da altı dolu olmayan delillerle o mahkemeye girer ve Sergen Turna'nın yüzündeki pis gülümseme eşliğinde oradan ayrılırsınız."
Son sözlerimi söyleyip son kez düşünceli ifadelerinde toprak rengi, çekik gözlerimi gezdirdim ve yerimde ayaklandım.
İnsanların bir işe başladıklarında, o işin en iyisini yapmaları gerektiğini savunurdum her zaman. O işi her şeyiyle, en güzel ve düzgün haliyle tamamlamalıydı ki insan, o iş içine sinsin ve 'evet, ben bunu işi başardım' demeye yüzü olsun. Sergen Turna'yı sadece bir suçla yargılamak, o adamın seneler önceki tüm mağdurlarına yapılan birer haksızlıktan ibaretti. Üstelik, belli ki bu son davadan da kurtulmayı başaracak ve suçlarının üzerine yenilerini eklemeye devam edecekti. Buna müsaade etmeyecektim; gerek Nur, Barış hatta Giray'ın yardımlarıyla, gerekse bir başıma.