''Cesaretin Külleri''

2630 Kelimeler
Keyifli okumalar... Bölüm Şarkısı: Lumina - Aurora music by Brunuhville 10.Bölüm: ''Cesaretin Külleri'' Şafak Akova "Aybige, bu yoldan gidemeyiz. Ne yapacağız?" Ceylan'ın acılı gözleri üzerimde gezinirken derince yutkundum ve parmaklarımın ucuyla şakaklarımı kısaca ovuşturdum. Sakin kafayla düşünmeliydim. Bunu bir dava olarak düşün Şafak, ayrıntıları düşün. Hangi çözüm yolunu kullanacağıma dair mantık yürütmeliydim. Sağımdaki ağacın dibine düşmüş kuru dallardan birini tuttum ve birliğin yanına doğru kendimden emin adımlarla ilerledim. İçinde bulunduğum bedenle, komutanı olduğum birliğe güven vermeliydim. Karşımıza çıkan bu engel de kendimi kanıtlamam için ilk adımımdı. Dalı alıp yerdeki dümdüz karlı zemine bir çarpı işareti çizdim. "Burası alevlerin olduğu bölge." Çarpı işaretli bölgenin çevresine ağaçları temsilen çizgiler çizdim. İnsanları kurtarma hırsıyla yanan gözlerim önce kollarını birbirine geçirmiş, beni dikkatle dinleyen Rona'nın, sonra da aynı şekilde çizdiğim haritayı izleyen birliğin üzerinde gezindi. " Bu çizdiğim ağaçların tepesinde birkaç silüet gördüm, belli ki ağaçların tepesine okçular yerleştirilmiş. Muhtemelen birkaç tane de aşağıya yerleştirildiler. İlk yapmamız gereken tahminen kaç kişi olduklarını belirlemek." Olduğumuz yeri de işaretlerken, az önce Baran ve Yanku'yu gönderdiğimiz yola doğru bir ok çizdim. "Az önce kaybettiğimiz asker yoldaşlarımız, bu yoldan gittiler ve tuzağa düştüler. Daha stratejik bir yol bulmalıyız yoksa biz daha ne olduğunu anlamadan avlanırız." "Direkt saldırsak daha kolay olmaz mı efendim?" Askerlerden biri öne doğru adımlarken sorduğu soruya olumsuz manada başımı salladım. " Konum olarak saldırmaya müsait bir konumda değiliz, önce konumumuzu sağlamlaştırmalıyız. Ek olarak kaç kişi olduklarını ve nasıl yayıldıklarını bilmiyoruz. Bu durumda direkt saldırmak intihardan farksız olur." "Yolumuz alevlerle kaplı, yan yollar ise düşman tarafından sarılı. Bu durumda yapmamız gereken onları çevrelerinden kuşatmak ve bunu olabildiğince onlara fark ettirmeden yapmak." Rona da yanıma doğru yaklaşıp gözlerini karın üzerine çizdiğim planda gezdirirken bana katıldığını belli ederek konuşmuştu. "O zaman Hilal taktiğini uygulayacağız." Söylediğim cümleyle hepsinin suratı Hilal taktiğinin ne olduğunu öğrenmek istercesine merakla bana dönerken dudaklarımı dişledim. Arada hala hangi yılda olduğumuzu unutuyordum, pot kırmamak için gösterdiğim çaba beni çok yoruyordu. Dikkat çekmemek için konuşmayı tekrar ele aldım. "Yani düşmanı hilal şeklinde çevreleyip onları ortada kıstıracağız. Bir kısmımız ortadan alevlere doğru yemi yutmuş gibi ilerleyip okçuların dikkatini dağıtırken bir kısmımız da doğu ve batı yönünde düşmanı arkadan kuşatacak. Böylece onları ortada yakalamış olacağız. Buna Kurt Kapanı da deniyor, genelde sonucu başarılıdır. Unutmayın ki söz konusu, rehin alınan halkımızın canıdır. Görev esnasında bunu aklınızdan çıkarmayın, ve en ufak hata payı bırakmamanız gerektiğini kendinize hatırlatın." Askerler kararlı bir ifadeyle yüzüme bakmayı sürdürürken başlarını salladılar ve planladığımız şekilde kendi içlerinde gruplara ayrıldılar. "Rona, biz seninle birkaç askeri de alıp doğu yönünden okçuları çevreleyelim. Aybige de kalan grupla batıdakileri halletsin." Ceylan'ın fikrine karşılık gözlerim Rona'nınkilerle birleşti. Ben savaşmaktan anlamazdım ki? Nasıl grubun öncüsü olarak okçulara atılacaktım? Aklıma Basri Bey'in beni götürdüğü atış poligonları gelirken başımı iki yana doğru salladım. Bununla, o aynı şey değildi. Burada birebir bir insanla karşı karşıya olacaktım. "Ben Aybige ile gitsem daha iyi olacak, hala kendinde değil gibi görünüyor." Rona Ceylan'ı cevaplarken gözlerimi kaçırma isteğime engel olamadım. Kendimi planın ortasına taş koyuyormuşum gibi hissediyordum. "Bana gayet sağlıklı göründü, iki başkomutanı aynı yere göndermek aptallık olmaz mı sence de? İki yöne de dağılmalıyız." Ceylan, diretse de söylediği mantıklı bir düşünceydi ve buna diyecek hiçbir şey yoktu. Rona'ya doğru her şeyin yolunda olduğunu belirtircesine göz kapaklarımı yavaşça indirip kaldırdım ve benimle batıya doğru yönelecek askerlere doğru döndüm. "Pekala, harekete geçiyoruz." Askerler batı yönünde ilerlemeye başlarken atıma atladım ve omuzumu ağrıtan okları ve yayı ufak bir hareketle omuzumda iyice sabitledim. Alışık olmadığım bu ağırlık hissine, o kadar saat gelmemize rağmen hala alışamamıştım ama önemli değildi. Hiçbir şeyi mahvetmek istemiyordum, her şey kusursuz gitmeliydi. Atımın yönünü kendi grubumun olduğu yöne doğru çevirirken Rona'ya döndüm ve onu rahatlatmak istercesine yüzüme küçük bir tebessüm takındım. Gerçek değildi ama ikna ediciydi, yani sanırım. Rona'ya doğru başımı olumlu manada sallarken ondan da aynı karşılığı aldım ve derin bir nefesi havaya bırakırken önüme dönüp atın dizginlerini iyice kavradım. ''Hadi bakalım kızım, göreyim seni.'' Atın tüylerini okşadım, bu telkini ata mı kendime mi veriyordum tartışılırdı tabii. Tertemiz kar yolu kalın bir kar tabakasıyla kaplamıştı. Kıpırtısız havada kar, iri taneler halinde değil, zarif bir tasarıma sahip minicik buz kristalleri şeklinde nezaketle iniyordu gökyüzünden. Birkaç yüz metreden parıldayan alevler karların üzerine kızıl rengin kanlı görüntüsünü yansıtıyordu. Öğleden hemen sonraki saatlerde pestili çıkmış olan atlar şimdi yeniden zindelik belirtisi göstermeye başlamıştı. Sanki içimdeki başarma duygusu onlara da aşılanmış, ellerinden gelenin en iyisini yapmak için kendilerini toparlamışlardı. 'Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için kuvvet, değiştirebileceğim şeyler için cesaret ve bu ikisini birbirinden ayırmak için de akıl ver...' Derin bir nefesi koyverip atımı karlı yolda ilerletmeye devam ettim. Yolun başında duraksayan askerler önlerine geçmem için beni bekliyor olmalıydılar. Dimdik tuttuğum başım, yayı sağlam tutmak için kastığım omuzlarım ve düz ifademle atımı ön tarafa getirdim. ''Hepiniz donanımlı, zeki ve çevik askerlersiniz! Size ne yapmanız gerektiğini söylemeyeceğim, beni utandırmayacağınızı ve elinizden gelenin en iyisini yapacağınızı biliyorum. Hadi şunları indirelim ve halkımızı bu esaretten azledelim!'' Cümlem biter bitmez askerler sesimizin düşmana duyurulmaması için sessizce bir baş selamıyla silahlarını havaya kaldırırken dudak kenarlarımın kıvrıldığını hissettim. Bu hissi sevmiştim; takdir edilme, saygı duyulma hissini. Oysaki bir savcı olmama rağmen bu hissiyatı hayatımda bana yaşatan olmamıştı. Başarılarım bile bir lanet sayılırdı çevremde, oysaki şimdi önemli bir şeyin öncüsü olmanın verdiği hissi sonuna kadar yaşıyor ve bu görevi başarmak için daha da hırsla doluyordum. Tanrım, bana yardım et. Başımla askerlere ufak bir selam verdim ve atımı batı yönündeki patikada dikkatle sürmeye başladım. En ufak sesin hayatımıza mâl olabileceğini bilmek beni ne kadar gerse de güçlü duruşumdan şaşmadım. Yangının olduğu bölgeye iyice yaklaşırken atımı duraksattım ve elimle birliğe durması için işaret verdim. Sessizliğin içinde yangın ateşiyle çatırdayan zavallı ağaçları duydum. Gözlerim sağlam olan ağaçların üzerinde gezindi. Burada olmalıydılar, buralarda bir yerlerde... Temkinli hareketlerle atımı birliğin ortasında kalacağım şekilde sürdüm ve durdum. En önde olmam, düşmanımın dikkatini daha çok çekmekten başka bir işe yaramayacaktı. Göz kapaklarım gözlerimi titreşerek örterken sessizliği dinledim. Bir şeyi hissetmek istiyorsam, sessizliğe odaklanmak her zaman işe yarardı. Yine işe yaramasını umut ettim. Duyduğum yayın çıkardığı titreşim sesiyle gözlerim aralandı, yüzümde memnun bir ifade belirirken dudaklarımdaki titreşme de bunun bir belirtisiydi. Gözlerim sesin geldiği yöne yavaşça dönerken birliğe sessiz olması için bir işaret verdim ve yayımı yine yavaş hareketlerle omuzumdan indirip pozisyonumu aldım. İşte oradaydı, bizi duymuş ve görmüştü. Onu görmediğimizi sandığından elde ettiği şevki yerle bir etmek için büyük bir istek duydum. Atımdan yine ses çıkarmamaya özen göstererek askerlerden birinin yardımıyla indim, bunu yaparken gözlerimi ağacın üzerinde bizi gözlemekle görevli düşmandan ayırmadım. Yayımı kaldırıp okumu yerleştirdim ve iyice gerdim. Askerlerden iki tanesine başımla etrafımı sarmalarını işaret ederken beni anlamakta gecikmediler ve emrimi yerine getirdiler. Böylece elimdeki okla dikkat çekmeyecektim. Bunu yapabilirim, bu sefer yapabilirim... Ne Aybige'yi, ne emrimi bekleyen askerleri, ne de Rona'yı utandıracaktım. Bu işten galibiyetle ayrılacak, Aybige'nin adının tarih kitaplarını süslemesini sağlayacak, onu onore edecektim. Şu anda kazanmaya karşı duyduğum arzu, insanlara olan korkuma baskın geliyordu. Bu duyguyu hissetmeyeli ne kadar zaman olduğunu düşündüm. Sanırım hiçbir zaman öyle bir zaman olmamıştı. Kendimi bildim bileli korkum, hırsımın ve arzularımın önüne geçerdi. Şu an ise okun yaydan çıkacağı o an beni heyecanlandırıyor, derin nefesleri hemen yanağıma yaslı olan okun sert yüzeyine karışıyordu. Bir gözümü kısmış, diğer gözümle hedefi tutturmak için atacağım yönü takip ediyordum. Yayı tam düşmanın bel kısmına gelecek şekilde hizaya sokarken içimde en ufak korku, en ufak vicdan kırıntısı hissetmiyordum. Tek hissettiğim iflah olmaz bir kazanma ve öldürme isteğiydi. Kemik, yün ve deriden yapıldığını tahmin ettiğim yay bile, heyecanımın getirdiği mide bulantısı kadar etki etmiyordu. Derince yutkundum ve daha fazla beklemenin bir intihar olacağını düşünerek, ağrımaya başlayan kolum eşliğinde okun serbest kalmasını sağladım. Saçlarım okun yaydan çıkarkenki süratiyle havada savrulurken aralanmış dudaklarım, kısık gözlerim okun sahibini bulmasını izledi. Ok, süratle sahibini bulurken yayımı yavaşça belimin aşağısına doğru indirdim. Adam, okun beline saplanmasıyla bir inleme eşliğinde ağaçtan aşağıya düştü ve karların arasına gömülerek kayboldu. Belki de sabaha kadar bedeninden geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Ya, kurtlara yem olacaktı ya da sabaha kadar yağmayı sürdürecek karın altında sonsuzluğa gözlerini donarak kapatacaktı. ''Yine ıskalamadınız efendim, her zamanki gibi.'' Yanımdaki askerin övgüsüne karşı sessizliğimi korurken gözlerimi tuttuğum yaya çevirdim. İlk adımı atmayı başarmıştım, şimdi sırada diğer adımları atmak kalmıştı. Hissettiğim şeylerin, az önce ilk defa bir insanı yaralamış olmamla alakası yoktu. Bu duygular beni tatmin ederken korkuttu da. Bir insanı yaralamak, belki de öldürmek böyle hissetmeme neden olmamalıydı. Sanki ilk cinayetimi işlemiyormuşçasına rahat olan bedenim, vicdan denen ateşle kavrulan ruhuma tezat düştü. Çenemin kenarındaki sızlamayı hissederken elim sızlayan bölgeye gitti. Elime bulaşan kana ifadesizce bakarken kana bulanan parmaklarımı birbirine sürttüm ve gözlerimi ellerimden çektim. Oku ilk defa kullanmanın yarası çenemden çıkmıştı belli ki, ama oku atarken hissettiğim duygu ve aldığım zevk, kadar kuvvetliydi ki bunu umursayacak değildim. Oysaki şu ana kadar çıtkırıldım bir kız olduğumu düşünürdüm. Matmazel Siyah'ın benliğiyle kavrulan ruhum, Aybige'ninkiyle çatışıyor, beni uzun siyah saçları ve kasvetiyle boğmaya çalışıyordu. Siyah saçları alevlerle bezenmiş, canımı buram buram yakıyordu. Adamının gelip onu yanmaktan kurtarmamasının hırsını sanki benden çıkarıyor ve bana eziyet ediyordu. Aybige'nin varlığını kabullenen ruhum, o alevlerin üzerine bir tutam kar serpiştirdi, Matmazel Siyah'ın saçlarını kesti ve onu yangından kurtarırken benim de acımı dindirdi. İçimdeki karanlığa batmış Şafak'ı iyileştirdiğini en derinlerimde hissettim. ''Efendim!'' Sağımdaki askerin uyarısıyla içimdeki karamsar dünyamdan sıyrıldım, bir düşmanı devirmekle elbette yapmam gerekenler bitmemişti. Üzerime doğu yöneltilen oku yeni fark etmiş olmamın verdiği sorumsuzluk hissiyatı bir ağ gibi benliğimi çevreledi. Asker, önüme geçti ve görev arkadaşına zarar veren varlığımızı fark eden bir diğer düşmana çevik bir hareketle okunu fırlattı. Ok, düşmanın bacağına isabet ederken, adam boş bir çuval misali diğer adam gibi karı boyladı. Yarası ölümcül değildi, yine de bu Hipotermi'den ölmeyeceği manasına gelmiyordu. İçimde en ufak duygu tanesi hissetmezken, önüme geçen askere gözlerimi kırpıp onu takdir ettiğimi içten bir şekilde belli ettim. Hareketim, onu şaşırttığı kadar mutlu da etmişe benziyordu. Yaptıkları belki de Aybige için normal ve olması gereken şeyler olabilirdi ama benim için değildi. Beni korumak için kendisini önüme atıp adamı indirmesi, benim için bir minnettarlık belirtgesiydi. Takdir edilmek güzel şeydi, insanı motive ederdi. İnsanları mutlu etmek beni de ediyordu, tabi hak edeneydi bu mutluluk. Eh, hayatımda pek de ben tarafından mutluluğu hak eden insan bulunmadığından bu duyguyu çok da tattığımı söyleyemeyecektim, neyse. Şimdilik önümüzün müsait olduğunu tahmin ederek atımın üzerine yine askerin yardımıyla tırmandım. Normalde yardım etmeyeceklerini ama şu an bayılmamdan kaynaklı hasta olduğumu düşündüklerinden ekstra hassasiyet gösterdiklerini düşündüm. Aybige'nin kolay kolay yardım alacağını sanmıyordum. Bana yardımcı olan asker de atına binip yanımdaki yerini alırken adını bilmediğimi fark etmem beni rahatsız hissettirdi. ''İsmin nedir, asker?'' Sorduğum soruyla şaşkın bakışlarının hedefine girerken bunu sormamın tuhaf olup olmadığını düşündüm. Birlikteki herkesin adını biliyor olamazdım değil mi? Yoksa öyle mi olmalıydı? Çekik gözleri, olabilirmiş gibi daha da kısıldı ve yüzündeki donuk ifade bir süre sekteye uğrarken sessizce mırıldanarak beni cevapladı. '' Ilgar, efendim.'' Onunla konuşmuş olmama şaşırmış görünmesi dudaklarımı birbirine bastırmama sebep oldu. ''Güzel bir ismin var. Hızlı ve etkili karar verebilen... Umarım gerçekten de adın gibi birisindir Ilgar, böyle devam et.'' Ilgar'ın önünden atımla geçip giderken beni takip etmesine izin verdim. İleriden duyulan seslere bakılırsa; yolun ortasından giden, okçuların dikkatini çekip bizim yolumuzu açmakla mükellef olan birlik işe koyulmuştu. Yolumuzun neden açık olduğunu da böylece anlamış oldum. İstemsizce aklım Rona ve Ceylan'a gitti, acaba ne yapmışlardı? Onların gittikleri taraf, bizimki kadar boş değildi muhtemelen. Doğu tarafı daha ağaçlık olduğundan düşmanın saklanabileceği alan daha çoktu. Bizim gittiğimiz yön olan batı ise daha açıklık bir yoldu doğuyla kıyaslayınca, ağaçlara saklanabilen düşman sayısı minimumdu. Burada ağaçlardan çok, çalılıkların arasında saklanan düşmanların yerleştirilmiş olması muhtemeldi. Gözlerim, bir akbabanın ceset bulma ümidiyle arandığı gibi bir silüet arayışıyla çevrede gezindi. Yangından gelen sıcaklık, karlı havaya rağmen kendisini hissettiriyordu. Sıcağı seven Şafak benliğim bir kedi gibi yatağa kıvrılma isteğiyle dolup taşarken bunu rüyamda bile göremeyeceğimi düşündüm. Daha halkımızı kurtaracağımız yere bile varamamıştık, uyku bana çok uzak bir kavramdı şu durumda. Orta alandan duyulan çığlık sesleri, kulağıma iflah olmaz bir ızdırap hissi yaratıyor ama ağır basan sorumluluk kaygım bu sesleri duymazdan gelmem için beni destekliyordu. Belli ki yangının içine canlı canlı hapsolan insanlar vardı, bu çığlıklar normal bir yaralanma sesinden çok çok daha farklıydı. Yüzümün kasıldığını, etimin gerildiğini hissettim. Bu hisse alışmak istemedim bir an, öldürmek denen şeye alışmak istemedim, bu çığlıklara alışmak istemedim... İçimdeki durdurulamaz öfke, bunca yıldır sakladığım korkular hepsi gün yüzüne çıkıyor bu saydıklarıma alışmak denen uçuruma beni sürüklüyorlardı. İçimin intikam ihtiyacıyla yanım kavrulduğunu o an fark ettim. 26 yıldır içimde sakladığım duygular dur durak bilmiyor, dışarı çıkmak için can atıyorlardı. Fakat istedikleri özgürlük değil, kandı. İstedikleri beni, ben olmaktan çıkarırdı ve ben bunu istemiyordum. Bu beden değişimi, yalnızca bedenlerimizi değiştirmekle kalmamış, güne çıkmayı bekleyen ve en derinlerimizde saklanan duygularımızı da serbest bırakmıştı. Dalgınlığım; kederimden ya da korkularımdan değil, dönüştüğüm kişiye olan şaşkınlığımdandı. Bu kişiden memnun muydum? Belki. Mutlu muydum? Sayılır. Kendimden geriye neler kaldığını hissediyor muydum? Hiç. Belki de olmam gereken kişi budur diye düşündüm, belki de böyle olsaydım hayat benim için daha çekilir olurdu. Kim bilir? Olduğumu sandığım kişi bunca yıldır ben değildim belki de, olduğum kişi buydu ve bu olmalıydı. Asi, isyankar, kendinden emin ama kibirli olmayan, düşünceli ama fevri, merhametli ama vicdansız, lider ruhlu ama çekingen. Ben bu muydum? Oysaki şu zamana kadar kendini tanıt deseler; korkak, zavallı, kırılgan, soğuk, donuk, itici, ölü, asosyal gibi terimlerle kendimi tasvir ederdim. Şimdi ise kendime takmış olduğum vasıflar kendimi güçlü, farklı ve önemli hissettiriyordu. Gözlerim hala bize yöneltilmiş bir silahı görme ihtimaliyle çevrede geziniyor, bir yandan da yolumuza devam ediyordum. Askerler çevremi kuşatmış tedbirli bir şekilde bana uyarak atlarını karlı zeminde ilerletiyorlardı. Çığlıklar kesilmiş, yerini ölümcül bir sessizliğe bırakmıştı. Yangın, soluğunu kesmeden devam ediyor, yolun ilerleyen kısmındaki ağaçlara yayılmayı sürdürüyordu. Kar yağışı hızlanırken, bunun yangını söndürmeye yetmesini umut ettim. Ağaçlardan geriye, külleşmiş dallar ve geniz yakan bir koku kalmıştı sadece. Yolumuza çıkan birkaç mızraklı asker de önümdeki askerler tarafından hiçliğe gönderilirken, bana bir şey yapmak düşmemişti. Bu süre zarfında tek yaptığım, birliği yönlendirmek ve ufak baş hareketleriyle yapmaları gereken şey için izin vermekti. Bu, beni biraz olsun rahatlatmaya yeterken derin bir nefesi daha bıraktım ve ağrıyan omuzlarımı hafifçe hareket ettirerek uyuşmalarını engelledim. Bu oklar gerçekten çok ağırlardı. Yolumuz iyice açıklık bir alana çıkarken, ormanın burada sona ermeye başladığını anladım. Ağaçlar azaldığından yangın da bu alanda sonlanmaya yüz tutmuştu. Yangının bitmesine sevinmeli miydim, yanan ağaçlara ve doğaya üzülse miydim emin olamazken arkamızdan kanlarla kaplanmış yüzüyle, elindeki mızrakla bağırarak üzerimize gelen Çin'li askeri görmemle yüzümdeki ifade bir an sarsılır gibi oldu. Askerlerimden kendisine en yakın olanın atını mızrakla yaraladı. At, acıyla bağırıp yere yığılırken üzerindeki asker de onunla beraber karların arasına gömülmüştü. Çin'li asker ne dediğini anlayamadığım birkaç kelimeyi tükürürcesine bağırdıktan sonra elindeki at kanına bürünmüş mızrağı yerde karların arasında doğrulmaya çalışan askere yöneltmişti bile. Dudaklarımın arasından kaçan tıslamaya çatılan kaşlarım eşlik ederken kesemden bir oku çıkarıp titreyen ellerimle yayıma yerleştirdim. Telaşlı hamlelerime rağmen tutuşumun düzgün ve sarsılmaz olması benim için bir avantajdı. Yayı serbest bırakıp okun Çin'li askere ulaşmasına izin verirken göğsüne isabet edilen okla karların arasında kendisine yer bulan adama gözlerimi değdirmemeye çalıştım. Koyu kan, bembeyaz kara nüfuz ederken yerdeki askerin doğrulduğunu ve bana minnetle selam verdiğini görebilmiştim. Selamına karşılık tepki vermeden yayımı tekrar sırtlarken bundan sonrasında birini daha öldürmek zorunda kalmamak için dua ettim. İçimdeki çatışma öyle bir haldeydi ki, kim olduğum, nerede olduğum, ne olduğum tam bir belirsizlikten ibaretti. Yolumuzun temiz ve devam edebileceğimiz halde olduğunu keşfettikten sonra rahatlamayla endişe karışımı bir nefesi daha bugün kaç kez iç geçirdiğimi bilmeden havaya bıraktım. Rona ve diğerlerinin hala görünürde olmaması hafiften meraklanmama neden olmaya başlamıştı. Sessizlik, bir çığ gibi içimde büyüyordu. Çığın altında kalmaktan korktum. Burada kendimi tek yakın hissettiğim kişi Rona'ydı, beni bu duruma daha korkusuzca yaklaşmaya iten kişi de oydu. Ona bir şey olmaması için Tanrı'ya edebildiğim tüm duaları ettim. "İşte! Geliyorlar!" Askerlerden birinin gösterdiği tarafa gözlerim hızlıca kayarken görüş açıma, atın üzerinde tıpkı asil bir kurt gibi duran ve buraya doğru ilerleyen Rona girdi. Hemen ardından da Ceylan ve onlarla beraber giden birlik gözüktü. Yangının olduğu tarafa doğru yönelen ve okçuları oyalayan diğer grup ise hemen artlarından göründü. Yüzümde oluşan gülümseme, altından kalktığım ilk başarının nişanesiydi ve hislerime göre bu; yapacaklarım için sadece bir başlangıçtı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE