9. Bölüm : ''Matmazel Siyah''
Bölüm Şarkısı: Peppina – Mademoiselle Noir
Şafak Akova
05.03.2010
Kalbime ve ruhuma atılan örükler, çoktan kör düğümlere dönmüştü, düğümleri çözebilecek biri ise yoktu. Tam vazgeçmiş, ruhuma atılan düğümlerle yaşamaya devam etmeye karar vermişken, tam o anda çıkmıştı Basri Ramsay karşıma günlük.
Hayat, tam umutsuzluk zehrinin kol gezdiği ruhumu darağacına teslim edeceğim bir zamanda Basri Ramsay'ı göndermişti bana. Soyadımın bile bana geç bahşedildiği bu hayat, karşıma yine geç de olsa Basri Ramsay'ı çıkarmıştı.
Müdire tarafından azarlandıktan ve çekmecem yerle bir edildikten sonra bir süre odada durdum ve sadece kitaplarımın yırtılmış sayfalarını izledim. Odadaki birkaç adını hala öğrenmediğim kızın hakkımda bir şeyler konuşup kıkırdadığını işitebilmiştim. Umurumda değillerdi, benim en değerlilerimi mahvetmişlerdi. İstediklerini söyleyebilirlerdi, beni zaten yeterince yıkmışlardı.
''Tıpkı bir cadıya benzemiyor mu? Saçlara bak!'' İçlerinden biri neşeyle şakıdı ve işaret parmağıyla beni mimledikten sonra arkadaşlarının da ona katılmasıyla daha da sesli gülmeye başladı. Kuru gözlerim ufak bir an karışık saçlarımın arasından onlara değerken irkildiklerini hissettim ama hala kendi aralarında konuşmaya devam ediyorlardı.
''Bu yaratıktan kurtulmak için çıkarmadığımız kavga kalmadı, hala odasını değiştirmiyor bu müdire şıllığı da!'' Diye konuşan odanın koğuş ağası gibi davranan o kızdı. Onun da ismini bilmiyordum, Damla? Belki de Derya. Her neyse.
''Yakında gideceğini duydum; ünlü biri bunu evlat edinmek için müdireyle görüşmüş. Böyle bir yaratığı evine evcil hayvan olarak alıyordur herhalde.'' İşte cümle o an beni harekete geçirdi. Gözlerimi o an parçalanmış sayfalardan anca kaldırabilmiştim. Biri beni evlat edinmek istiyordu. O anki korkumu işte sana anlatamazdım günlük. Çok korkuyordum, o kadar korkuyordum ki küçük kalbimin bir kırlangıç gibi vücudumu terk edeceğini düşündüm.
Diğer kızların verdiği birkaç şaşkınlık tepkisini de işittikten sonra aceleyle yerdeki sayfaları ve defterlerimi toparlayıp tekrar çekmeceme tıkıştırdım ve o ortamı terk ettim. Olayın aslını müdire hanımdan duymak, teyit etmek istedim. O da beni korkutsa da yabancı bir adam kadar değildi. Telaştan birbirine dolanan adımlarım, istikrarsızdı çünkü bir taraftan da bunun gerçek olma ihtimaliyle nasıl yüzleşeceğimi bilmiyordum.
Müdirenin odasına canhıraş daldığımda uzun boyu, sert görünen çehresi ama yumuşak bakışlarıyla onu gördüm. Yüzündeki kırışıklıklar hayattan nasibini aldığını gösterircesine yüzünde yay gibi gerilirken çehresi hala gençliğini koruyordu. Onu ilk gördüğümde bu kadar dikkatli inceleyememiştim ama gözlerindeki o ifade hala yerli yerindeydi. Tabi o an onun kim olduğunu bilmiyordum, şimdi böyle anlattığıma bakma günlük.
Şimdi ise aradan bir ay geçti ama hala kim olduğunu pek de bildiğimi söyleyemeyeceğim. Sadece... O, benim kurtarıcımdı. Müdire Hanım'ın bize her zaman vurguladığı o sözü karşılıksız bırakan bir kurtarıcı... Karşılıksız hiçbir şey olmadığı öğretilmişti bize, ama o sıfır beklentiyle koruyucu aileliğimi üstlenmişti. O kadar ince düşünceli bir adamdı ki bana saygısızlık olacağını düşünüp direkt evlat edinmek yerine, öncesinde koruyucu aileliğimi üstlenmeyi ve beni bu yerden kurtarmayı tercih etmişti. Birçok kişi buna alınabilirdi belki, ama bu benim için çok daha güvenilir görünmüştü.
''Basri Bey senin koruyucu ailen olmak üzere bize başvurdu Şafak'cığım, çok şanslısın. Böyle müstesna bir avukatın ailesinden olacaksın. Bak bu da Basri Bey'in oğlu Giray. Tanışmak istemiyor musun kızım, yaklaşsana?''
Müdire Hanım'ın yapmacık konuşmasına asla kulak vermeden vücudumdaki kaşıntı hissiyle gözlerimi Basri Ramsay'ın gözüne kilitlemiştim. Gözlerim yanındaki benim yaşlarımdaki çocuğa ufak bir an değerken hiçbir şey demeden odayı terk ederek kendimi yetimhanenin bahçesine atmıştım. Vücudumu deli gibi kaşıyıp ağzımdan kaçan hıçkırığı zapt etmeye çalışırken ağladığımı yeni fark etmiştim. Kollarımı çaprazlayarak kendimi çılgınlar gibi kaşımayı sürdürüp nefeslerimi düzenli hale getirmeye çalıştım.
O gün kendimi satın alınan bir eşya gibi hissetmiştim, beni anlıyorsun değil mi günlük? Birisi neden bir kez gördüğü birini evine, ailesine katardı ki? Eminim bir çıkarı vardı, vardı değil mi? Çıkarı vardı, beni de satın almıştı. O an hissettiğim buydu.
Ne kadar yanıldığımı Basri Ramsay'ın benim için ne kadar çabaladığını gördükten sonra anlamıştım. İlk başta bunları benim gözümü boyamak için yaptığını düşünmüştüm. Bana evinde bir oda vermişti, nelerden hoşlandığımı bilmiyordu, o yüzden rastgele bir oda takımı seçmiş olmalıydı. Hoşlanacağımı düşündüğü yemekler, her gün akşam yemeklerini süslüyordu. Ne var ki nelerden hoşlandığımı ben de bilmiyordum, hiçbir şey yememeyi tercih ettim.
Benimle sürekli konuşmaya çalışıyordu, oğlu Giray ile iyi anlaşmamı temenni ediyordu. Benden ne beklendiğini anlayamıyordum, çünkü ben başka türlüsünü bilmiyordum. Ağzımdan çıkacak en ufak şey benim küçümsenmeme, utanmama sebep olacak gibiydi. Bir süre sonra anladım ki bunlar benim kuruntularımdı.
Zamanla beni anlamaya başladığını hissettim. Benim için ayrılan odaya devasa bir kitaplık koydu, içini her çeşit kitapla zenginleştirdi. Bu, benim için değerli bir jestti. Yine de korkularımı yenmek benim için zordu, bu sefer de tüm gün kendimi yemekten içmekten kesip kitaplarımın arasına gömmeye başlamıştım. Basri Bey ve oğlu Giray, kapının ardından benimle konuşmaya çalışıyordu, bense sesimi kaybetmiştim.
Basri Bey, yine kendimi korkuyla odaya kilitlediğim bir gün artık dayanamamış olacak ki beni tüm direnmelerime rağmen tanıdığı bir psikoloğa götürmeye karar vermişti. O an zihnimde dönen cümleler şunlardı; 'al işte, bıktı senden, hasta hatta belki de bir deli olduğunu düşünüyor. Sevilmemeye mahkumsun sen Şafak.' O gün bana 'sosyal fobi' teşhisi konuldu. O güne kadar gerçekten hasta olduğumu düşünmemiştim, benim için insanlar her zaman korkulacak yaratıklardı. Tuhaf olan ben değildim, onlardı. Basri Ramsay'a olan önyargım da o gün kırılmaya başlamıştı. Bana bir yardım eli uzattı, bu sefer reddetmedim.
Beni psikoloğun yanından çıktıktan sonra, ilk defa onu gördüğüm yere, Üsküdar'a götürdü. Etrafa iyice bakmamı istedi. 'Bak,' dedi 'herkes kendi halinde, kimse seni görmüyor bile. Sana zarar vermek için hiçbir sebepleri yok'. Dediğini yaptım, sahilde oturduk ve saatlerce, sessizce önümüzden insanları izledik. Belki iki, belki de üç saat...
Bu kadar insanın içine karılmak ilk başta kaşınmama ve montumun içine kapanmama sebep olsa da sonradan yaptıklarını merak etmeye başladım. Arkadaş grubuyla eğlenerek sahili turlayanlar, koşa koşa vapura yetişmeye çalışanlar, telefonda konuşarak denizi izleyenler...
'Hayat bu Şafak, herkes kendisi için yaşar. İlla ki zarar vermeye meyilli insanlar var, onlardan kaçınman gereken durumlar da var ama tüm hayatını bu paranoyayla geçirirsen sen nasıl yaşayacaksın? Sen çok zeki, güçlü bir kızsın. Kimin sana zarar vereceğini kimin vermeyeceğini ayırt edebilecek yaştasın. Korkularını insanlara gösterirsen bazıları bunu kullanmaktan çekinmezler. Her daim dimdik dur, insanların ne dediğini umursama ve yürümeye devam et'.
Söyledikleri zihin denen, ucu bucağı olmayan kuyumun en derinlerinde yankılandı. Saatlerce benimle insanları izleyen adama döndüm ve gerçek olduğunu düşündüğüm bir tebessüm onun için yüzümde yeşerdi, dallandı, budaklandı. Tebessüm denen bir ağaç büyüdü ve dallarına çiçekler kondu. Basri Bey, yüzümdeki gülümsemeye ilk önce şaşırdı, sonra bundan memnuniyet duydu.
'Yüzünde açan çiçekleri insanların görmesinden çekinmemelisin, çiçekler değer gördükçe yaşarlar. Tebessümün hiç solmasın güzel kızım. Şimdi bir portakallı kurabiye eşliğinde kitap okuma keyfi mi yapsak?' hala hatırlıyorum dediklerini kelime kelimesine. Dediği hangi cümleyi unutmuştum ki zaten? Basri Ramsay, benim hayatıma bir güneş gibi doğmuştu. O anın verdiği hissiyat; portakallı kurabiye kadar tatlı, yanında yudumladığımız süt kadar sıcaktı.
?
Dalgınca bir iç çekerken soğuk hava ciğerlerimi yakmış, anılarımdan ufak da olsa sıyrılmama neden olmuştu. Ağzıma dolanan şarkıyla atın dizginlerine biraz daha sarıldım. Ağzıma dolanan Fransızca şarkı, kalbimi ısıtırken kendimi bu ana ait hissettim. Beni üşütmesine rağmen tertemiz olan havayı iyice içime çektim.
Sessiz ormanın içinde sadece atların kara basmasından kaynaklanan ses duyuluyordu. Rona ve ben birliğe öncülük yaparken Ceylan da hemen arkamızdan atıyla bizi takip ediyordu. İlk başta alışmakta zorlansam da ata binmek hoşuma gitmişti, Aybige'nin atı ise bana çok uysal gelmişti, bu da işimi kolaylaştıran bir etkendi tabii.
''Sen ne mırıldanıyorsun öyle?'' Rona'nın sesiyle soğuktan hissizleşen yüzümü ondan tarafa çevirdim. ''Hiç, bir şarkı dolandı ağzıma sadece.'' Burada ne tür şarkılar dinlenirdi ki?
''Sözleri, bizim dilimize benzemiyor.'' Gözlerimi tekrar önüme doğru çevirirken başımı hafifçe eğerek yüzüme doğru gelen ağaç dalından sıyrıldım.
''Farklı bir dil, ama hoşuma gidiyor.'' Nasıl bir cevap vereceğimi bilmediğimden lafı kısa kestim. ''Çok... hüzünlü bir melodisi var. Ne anlatıyor?'' Sorusu hafifçe gülümsememe neden oldu. Meraklı biri olmalıydı Rona, ama sorduğu sorular hoşuma gidiyordu. Sohbet etmesi keyifli biriydi, beraber hurma yerken bunu daha iyi anlamıştım.
''Matmazel Noir denen bir kadının acıklı hikayesini anlatıyor bu şarkı.'' Rona'nın soru işaretleriyle dolu gözleri bana çevrildi. Belli ki devamını duymak istiyordu. Pekala...
''Matmazel Noir'i insanlar kötü ve şeytani olarak görüyorlarmış çünkü onunla aynı dili konuşmuyorlarmış. Bilirsin, insanlar kendilerinden farklı olanı yanlış anlar ve kötülerler. Kötüledikleri şey masum ve güzel olsa bile bunu öğrenmek istemezler.
Matmazel Noir, diğer adıyla Matmazel Siyah, kalbi kırık bir kadındı. Tek yaptığı kendisini biraz bile olsa ifade etmeye çalışmaktı. Kendisi ruhu gibi siyaha bürünmüştü. Teni soluktu ve hasta görünüyordu. İçten içe yardım istiyordu fakat insanlar onun bu halini anlamak istemediler. Aynı dili konuşmadıkları için de gerçekte ne söylediğini hiç anlamadılar. Görüntüsünden ötürü söylediklerini şeytani olan şeylerle bağdaştırdılar. Ona iblis dediler ve onu tıpkı cadıları yaktıkları gibi canlı canlı yaktılar. Kadın ise ölüm onun için gelirken bile onu kurtaracak bir prensin gelmesini bekliyordu. Son bir umut ile son sözlerini söyledi ama insanlar onu yine anlamadı. Sonunda ise yandı ve öldü. Şarkı sözlerinde diyor ki; 'benim adım Matmazel Siyah, gördüğün gibi ne gülümsüyorum, ne kahkaha atıyorum, ne de yaşıyorum. Bu da böyle trajik bir hikaye işte, şarkı da bunu anlatıyor.''
Hafiften dolan gözlerimi kırpıştırdım. Bu şarkı ve hikayesi bana istemsizce kendimi anımsatıyordu, bu da benim için daha da acı verici bir hale geliyordu.
İnsanlar gerçekten çok tuhaftı. Rapunzel'in hikayesi de bu dönemde yazılmıştı. Rapunzel'i sadece bir peri masalı olarak görüp güzel olduğunu düşündüler ama sonra gerçek hayatta gerçekten bir Rapunzel olan Matmazel Siyah ile karşılaştıklarında onu bir canavar olarak gördüler. Peri masalında bunun tatlı ve masum olduğunu düşünmüşlerdi. İnsanlar farklı olan şeyleri sevmez ve yok etmek isterler. Tıpkı sarı saçları olan çekici bir Rapunzel yerine kalbi kırılmış ve siyaha bürünmüş bir Rapunzel gördüklerinde yaptıkları gibi.
Gözlerimi ne düşündüğünü anlayabilmek için sessizliğini koruyan Rona'ya çevirdim. Düşünceli görünüyordu. Yüzündeki düz ifadeye ek olarak kaşları çatılmıştı.
''Neden dışlanıyor ki bu Matmazel Siyah? Farklı olmak kötü bir şey değil, insanlara bir zararı dokunmamış sonuçta. Sonunun böyle hüzünlü olmasına üzüldüm. Farklı olduğu için değerliydi bana göre.'' Son cümlesini bana dönerek söylediğinde gözlerimi kaçırma isteğiyle başımı tekrar önüme çevirdim.
''Haklısın'' diye mırıldandım '' Tüm gece ona aitken, siyah neden gökkuşağında olmak istesin ki?''
Son söylediğimle yüzünde bir gülümseme oluştuğunu gördüm. Yanımızda biri daha belirirken konuşmamızı sonlandırdık. ''Ne konuşuyorsunuz siz öyle?'' Ceylan'ın meraklı sesi ortamızdan duyuldu.
''Aybige'nin şarkı söyleyebildiğini biliyor muydun? Hem de farklı dillerde?'' Rona'nın Ceylan'a sorduğu soru utanmama neden olurken atımı biraz daha ilerlettim.
''Aybige mi? Güldürme beni Rona.'' Ceylan, Rona'nın sorusunu geçiştirip başka konular hakkında susmadan konuşmaya dalarken ben de gittiğimiz yerde ne yapacağımı düşünmeye başladım. Ben bugün o göreve, Aybige'nin savaşçı benliğiyle gidiyordum. Bunun verdiği hissiyatı size anlatmam mümkün müydü? Zihnimde Aybige'nin sözleri yankılandı. Bu görevin ne kadar önemli olduğunu vurgulayışı, Tun Baga Tarkan denen hükümdarın küçük kızının da rehin alındığı gerçeği zihnimin en ortasına yerleşti. Aldığım sorumluluk, bana aşırı bir baş ağrısı bahşetti.
''Varmamıza az kaldı sayılır.'' Bu kadar çok yol gittiğimizi Rona konuşana kadar fark etmemiştim. Çoğunluğu düşüncelere boğulmam ve anlamsız şarkılar mırıldanmamla geçen bu yolculuk, beni epey yormuştu. Diğerleri ise sanki saatlerce yolu, at üstünde, bu soğukta gelmemişiz gibi hala dimdik duruyordu. Oysaki Aybige'nin vücudunda olduğum için kendi bedenime göre daha dayanıklıydım, yine de kendimi halsiz hissettiğim bir gerçekti.
İleride bembeyaz manzaranın içinde uçuşan kor alevler gözüme çarparken atımın dizginlerini sıkıca tuttum ve atımı duraklattım. Rona ve Ceylan iki yanımda, birlik ise arkamızda benim ardımda duraksarken kaşlarım çatılmış ileriyi izliyordum.
"O ateş de ne öyle?" Ceylan'ın sorusuna verebileceğim bir cevap olmadığından kendimi atımın üzerinden karlı zemine bıraktım. Birlikten bir asker yanımıza doğru atıyla yanaştı.
"Komutanım, izin verin ben önden gidip neler olduğunu kontrol edeyim." Gözlerimin içine doğru bakıp, benden emir bekleyen askere kararsız gözlerle bakarken gözlerimi yardımcı olmasını umut ederek Rona'ya çevirdim. Rona, ne demek istediğimi anlamış olacak ki yüzündeki sert ifadeyle askere döndü.
"Sen yanına Yanku'yu da al ve önden git Baran. Atları burada bırakın, dikkat çekmeyin."
İsminin Baran olduğunu öğrendiğim asker, Yanku denen askerle beraber Rona'nın emri üzerine atlarını birliğin yanında bırakıp, ellerindeki silahlarla gizlenerek alevlerin yükseldiği yöne doğru ilerlemeye başladılar.
Gözlerim yanan ağaçlarda ve yükselen alevlerde dolaşırken, düşünceyle kısıldı. Rehineleri kurtarmak üzere çıktığımız yolun üstünde böyle bir engelle karşılaşmamız, hem de bir kış gününde, tesadüfi olabilir miydi? Ağaçların tepesindeki karaltılara gözlerim değerken çenemin kasıldığını hissettim.
"Bu bir tuzak." Sıktığım dişlerimin arasından kendi kendime mırıldandım. Rona ve Ceylan'ın dediğimi anlamayan bakışları bana döndü. "Bu bir tuzak!" Bu sefer sesli bir şekilde dediğimi tekrarlarken yönümü birlikten yana çevirdim.
" Ne tuzağından bahsediyorsun Aybige?" Ceylan'ın endişeli bakışları tuzağın ne olduğunu anlamak istercesine yangının üzerinde gezindi. İlk bakışta görmesi imkansız gibi olsa da dikkatli bakınca ağaçların tepesine gizlenmiş insan silüetlerini görebiliyordum.
Muhtemelen okçu birliğindendiler. Bizi ateşe doğru çekip, avlayacaklardı. Tıpkı sineklerin ışığın çevresinde toplanması gibi bizi de bu şekilde ateşe çekeceklerini düşünmüşlerdi belli ki ama kaçırdıkları bir şey vardı, bizler sinek değildik.
İleriden acılı bir ses duyulurken gergin ifadem endişeye dönüşmüş, bakışlarım sesin geldiği yöne doğru çevrilmişti. Bir bağırma sesi daha ormanda yankılandı.
Aklıma hücum eden düşünceyle hızla Rona'ya dönerken, onun da zaten aynı ifadeyle bana baktığını fark etmiştim. " Aynı şeyi mi düşünüyoruz?" Sorduğum soruyla etli dudaklarını birbirine bastırdı. "Baran ve Yanku..." Cümlemin devamını getiremezken gözlerimi yavaşça Rona'nınkilerden çektim. Baran ve Yanku'yu öldürmüşlerdi. Tam da düşündüğüm gibi, bu bir tuzaktı.