''Büyülü Hurmalar''

2320 Kelimeler
6.Bölüm: ''Büyülü Hurmalar'' Şafak Akova  Birliğin bir Rona'ya bir bana bakarak konuşmasıyla kendime gelirken yavaşça karlı zemine kendimi bıraktım. Ayaklarım, tam anlamıyla donmuştu ve artık yaralarımı hissetmiyordum bile. Yanımıza doğru koşturan adım sesleri duydum. Başımı sesten tarafa çevirirken uyandığımda Rona'nın yanında olan Ceylan isimli kızı gördüm. Endişeyle yanımıza koştu ve önce gözleriyle herhangi bir fiziksel yaramızın olup olmadığını kontrol etti. Gözleri bir süre ayaklarımda takılı kalırken ağzının içinde bir kelime yuvarlayarak hızla bana sarıldı. ''Ne kadar endişelendim haberiniz var mı? Neden öyle kaçtın?'' Sorusuna verecek bir cevabım yoktu. Artık Şafak olduğum konusunda ısrar etmeyecektim. Onların Aybige'ye ihtiyacı vardı, ben de onlara Aybige'yi vermek için elimden geleni yapacaktım. Tabi bir an önce burada neler döndüğünü ve eğer Aybige benim bedenimdeyse onun ne halde olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Rona, söyledikleriyle bir bakıma üzerimdeki şaşkınlığı ve korkuyu atmama yardımcı olmuştu. Şimdi daha mantıklı düşünebiliyordum. Yine de biraz kendimde baş başa kalmam gerekiyordu. Bir şekilde Aybige'ye ulaşmalıydım. ''B-ben...'' ''Aç olmalısınız. Dün gece et pişirdiler, ısıtalım da karnınızı doyurun. Daha sonra biraz dinlenin, yola çıkmalıyız.'' Ceylan, motora bağlamış bir şekilde konuşmasını sürdürürken Rona bunaldığımı fark etmiş olacak ki Ceylan'ı bir şekilde susturmuştu. ''Gel, seni çadıra götürelim. Bu sırada ben de yiyecek bir şeyler getiririm.'' Rona'ya başımı sallarken beni çadıra doğru ilerletmesine izin verdim. Hiçbir değişiklik olmayan çadırın içine girdik. Kendimi yerin üzerine kurulmuş sedire bıraktım. Hala ayakkabılarımın olmadığı çıplak, soğuktan morarmaya yüz tutmuş ayaklarıma baktım ve iç çektim. Sorun etmem gereken en küçük şey buydu herhalde. Aklıma bugünkü dava gelirken gözlerim farkındalıkla aralandı. Yaşananların üzerine bende akıl mı kalmıştı ki? Aman Allah'ım! Aybige'nin sorumluluklarını ben üstlenecektim, peki benimkileri kim üstlenecekti? Eğer gerçekten Aybige ile yer değiştirdiysek, benim yerime davaya girmesi gerekecekti. Giray'ı yenmesinin olasılığı neydi? Ah! Ağlamak istiyordum. Hem de hüngür hüngür ağlamak! Aklıma o dava için gecelerce uykusuz kaldığım gelirken hırsla ayağımı yere vurdum. Ayağımdan giren sızlama tüm bacağıma yayılırken dişlerimi sıktım. Bir çığlık vakası daha yaşamak istemiyordum. Mecburen çığlıklarımı içime içime atarken ellerimle ayağımı ovdum. Çadırın bez kapısı aralanıp içeriye elindeki yemekle Ceylan girdi. Rona getirmeyecek miydi yemeği? Şafak, bu nasıl bir soru, onun gelmesini mi bekliyorsun? Cidden kafayı yemişsin sen! Ceylan, elindeki etle dolu tası önüme bırakırken midemin dalga dalga ağzıma geldiğini hissettim. Eti gösterip acınası bakışlarımı Ceylan'a çevirdim. ''Bu ne?'' Ceylan bana anlam veremiyormuşçasına baktı. "Dün avladıklarınızdan kalan etler. Yoksa bugünkü geyikten mi istiyorsun?'' Söylediklerine karşı iyice fenalaşırken gözlerimi kapattım ve bu kokuyu almamak için başımı başka bir yöne çevirdim. Tanrı aşkına vejeteryandım ben! ''Aybige, sen iyi misin? Dünden beri çok tuhaf davranıyorsun. Ete bayılırsın sen. İlaç ister misin? Sanırım elimdeki otlarla bir şeyler hazırlayabilirim.'' , Ceylan, endişeyle çadırın içindeki çuvalları deşerken bir yandan bana neler olduğuyla ilgili konuşup duruyordu. Gözümün önünde duran kemikli etlerin kokusu benim için dayanılmaz bir hal alırken Ceylan'a hızlıca haber verip kendimi çadırdan dışarı attım. ''Ben biraz hava alacağım.'' Temiz hava ciğerlerime nüfus ederken derin nefesler alıp verdim. Çadırın arkasındaki küçük göle gözüm değerken kendi halinde takılan insanlara ufak bir göz atıp adımlarımı göle doğru taşıdım. Bir elimi, yüzümü yıkasam iyi olacaktı. Bu arada da nasıl olduğumu soran askerlere ufak ufak selamlarla karşılık veriyordum. Sonunda gölün kenarına doğru gelmiştim. Çevremde hafif çekik olan kahve gözlerimi gezdirirken buranın bana tanıdık geldiğini fark ettim. Arkadaki dev ağaç, bana bir görüntüyü anımsatırken aklıma gelenle gözlerim aralandı. Burası Aybige'nin yansımasındaki yerdi. Bu ağacı o zaman gördüğüme emindim. O zaman Aybige beni nereden görmüştü? Ben aynadan yansımama bakarken görmüştüm fakat burada ayna yoktu. Gözüm gölün üzerindeki yansımama dönerken gözlerimi kaçırdım. ''Değildir canım? Yoksa öyle mi?'' Yansımalarımızla iletişim kurmuş olabilir miydik? Ben aynaya bakıyordum, o ise... Göldeki yansımasına. Aynı anda yansımalarımıza bakmak bizim için bir iletişim yolu olabilir miydi? İyi de aynı anda yansımalarımıza bakmamızın olasılığı neydi? Göle ayağımın kaymamasına dikkat ederek iyice yaklaştım ve eğilerek yansımamı izlemeye başladım. Aralarına açık renk tutamlar serpilmiş gece karası saçlarım dışında her şeyimiz Aybige'yle aynıydı. Buğday rengi tenimiz, kahverengi çekik gözlerimiz, orta dolgunluktaki dudağımızın kenarındaki ufak ben, küçük burnumuz... Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Reenkarneyle ilgili birkaç şey okumuştum fakat bunun öyle bir şey olmadığına emindim. Her insandan iki tane yaratıldığı olayı mıydı bu? Şaşkınca kendi yüzümün yansımasını izlerken göl suyu dalgalandı ve bulanık hale geldi. Görüntü gidip gelirken bulanık suyun ardından kendi yüzümü seçtim. Karşımdaki Aybige'ydi! Şafak halimdeki bedenimde şaşkınca bana bakıyordu. Demek ki yansımalarımızla iletişim kurabildiğimiz doğruydu. Bunu keşfetmiş olmak beni kısa bir an mutlu ederken dikkatimi Aybige'ye verdim. Ne kadar süremiz vardı bilmiyordum, o yüzden hemen konuya girdim. ''Sen Aybige'sin. Beni duyuyorsun değil mi?'' Gözlerimin içine baktı ve başını salladı. ''Sen de Şafak'sın. Bunu tartışmaya yetecek vaktimiz yok.'' Gözleriyle etrafı kontrol etti ve aynaya biraz daha yaklaştı. ''Neler döndüğü hakkında en ufak fikrim yok. Bilmediğim bir zamanda, bilmediğim bir dili konuşarak uyandım. Sen de aynı şekilde. Nasıl oldu bu?'' Bana doğru fısıldamasıyla, evde olmadığını anladım. Şu anda mahkemede olması gerekmiyor muydu? ''Nasıl olduğunu ben de bilmiyorum. Uyandığımda bir çadırın içindeydim. Rona ve Ceylan isimli iki kişi bana Aybige olduğumu söylediler ve bir görevin yarıda kaldığından bahsedip duruyorlar.'' Kısaca ona neler olduğunu özet geçtim. O da bana orada neler döndüğünü anlatırken ağzım aralandı. Mahkemenin ortasında bayılma taklidi yaptığını öğrenince benim de şurada bayılasım gelmişti. Neyse ki bir sorun çıkmamıştı, Aybige'yi hastaneye götürüp mahkeme gününü ileri bir tarihe atmışlardı. Bu da bizim için bir nevi avantaj sayılırdı. ''Bak, bana burada ne görevinin olduğunu söylemelisin.'' Aybige'ye fısıldarken bir yandan çevreyi kontrol ediyordum. Birine yakalanmayı göze alamazdım. ''Herkes gözümün içine bakıyor bu görev için ama ben ne yapacağımı bilmiyorum.'' Aybige halime iç çekti ve düşünürcesine gözleri havada dolaştı. ''Tun Baga Tarkan, beni Çin'lilerin esir aldığı halkımızı kurtarmam için görevlendirdi. Bu görev çok önemli beni anlıyor musun Şafak? İnsanların canı bu göreve bağlı. Esirlerin arasında Tun Baga Tarkan'ın küçük kızı da var. Bu görevi tamamlamak zorundasın.'' Aybige, gözlerimin içine bakarak tekrar ederken bu görevin ne kadar ciddiyet barındırdığını bana aşılamaya çalışırcasına konuşmuştu. Haklıydı da, söz konusu halk bir yana hükümdarın küçük kızının hayatıydı. Hala ne yapacağımı bilemiyor gibi görünen ifademi o da sezmiş olacak ki bana güven aşılayan bir bakış attı. ''Seni tanımıyorum, sen de beni tanımıyorsun. Ama bizim şu an buralarda olmamızın bir nedeni olmalı. Ben sana güveniyorum, sen de bana güven. Bu konuşma sonlandıktan sonra Rona'nın yanına git. Ona hafızanın biraz kesik olduğunu ve görev hakkında bilgilerinin yenilenmesi gerektiğini söyle. Rona sana yardımcı olacaktır, ona güvenebilirsin. Sen güçlü bir kadınsın Şafak, bunu hissedebiliyorum. İçindeki gücü keşfet, oradaki savaşçı kadını açığa çıkar ve halkımı bu işkenceden kurtar.'' Aybige'ye dolu gözlerle baktım. Benim aksime o kendinden emin ve kararlı gözüküyordu. O gerçekten çok güçlü bir kadındı. Onun bedenine ve varlığına layık davranmak için elimden geleni yapacaktım. Başımı gökyüzüne doğru çevirip soğuktan akan burnumu çektim ve gözyaşlarımı geriye doğru iteledim. En az Aybige kadar güçlü olmalıydım. Kararlı gözlerimi Aybige'ye çevirdim. ''Elimden gelenin en iyisini yapacağım Aybige, bana güvenebilirsin. Omuzlarımın üzerinde halkının hayatını taşıyorum, ona göre davranacağım. Bu arada mahkeme ertelendiği için hala bir şansımız var. Giray, seni sinir etmek ve engellemek için elinden geleni yapacaktır. Senin zor bir kadın olduğunu düşünüyorum, onu kolaylıkla geri püskürtebilirsin. İletişimde olduğum insan sayısı çok az olduğu için sıkıntı çekmeyeceksindir. Nur'da davayla alakalı her şeyin olduğu bir dosya var. O dosyada tüm ayrıntıları bulabilirsin, hepsini teker teker not ettim. Mahkemeye kadar onlara Nur'la çalışıp, ezberlediklerini sunarsan bu davayı kazanabiliriz. Ben de sana güveniyorum. Nur ve Barış sana her konuda yardımcı olacaklardır. Oradaki her şeyin senin için yeni ve farklı olduğunu biliyorum, seni anlıyorum. Lütfen korkma ve gördüklerini sakince karşıla, her gün ortasında, güneş batmadan biraz önce bir yansıma bulmaya çalışacağım. Bu şekilde iletişim kurabiliriz.'' Aybige, gözlerimin içine bakıp başını salladı ve bana gülümsedi. ''Kendin olmaktan çekinme. Hayatım boyunca asker kimliğimden sıyrılmak istedim, bunu ikimiz için de bir fırsat olarak gör. Sen sadece görevleri yerine getirmeye bak, ben gibi davranmaktan ziyade gerçek seni keşfet. Görüşeceğiz, Şafak.'' Aybige'nin görünümünün yerini tekrar benim görüntüm alırken gözlerimi yumdum ve bir süre sessizliği dinledim. Bu olanlar bana çok fazla geliyordu, yine de Aybige'nin sözleri beni rahatlatmıştı. Bana bunu bir fırsat olarak görmemi, gerçek beni keşfetmemi istemişti. Ben de bunu dilemiyor muydum zaten? Gerçek beni keşfetmeyi... Kararlı adımlarımı tekrar insanların olduğu tarafa ilerlettim. Rona'yı birlikten iki kişiyle hummalı bir konuşmadayken gördüm ve yanlarına doğru ilerlemeye başladım. Yanlarına gittiğimde iki asker de beni ve Rona'yı selamlayıp diğerlerinin yanına dönerken Rona'nın karşısına geçtim. ''Seninle konuşmam gerekiyor.'' Kendimden emin ve ciddi duruşum onu meraklandırmış gibi gösteriyordu. ''Konuşalım.'' Beni çadırın köşesindeki ağaçlık alana çekti ve devam etmem için başını salladı. ''Attan düştükten sonra, hafızamda bir takım eksiklikler olduğunu fark ettim. Yani, uyandığımda seni bile hatırlayamadım biliyorsun.'' Söylediklerime kaşlarını çatarken gergince ellerimle oynamayı sürdürdüm. ''Şu an kim olduğumu, kim olduğunuzu, nerede olduğumuzu daha iyi hafızamda oturabiliyorum fakat... Görev hakkında senden biraz yardım almam gerekebilir. Diğerlerinin bundan haberi olmamalı, anlıyorsun değil mi Rona? Hepsi bize güveniyor. Bu göreve hafızası yerinde olmayan bir komutana güvensizlik duyarak devam etmelerini istemiyorum.'' Rona bir süre gözlerini, gözlerimde ve saçımdaki tutamlarda gezdirirken şüpheci gözleri daha da gerilmeme neden oldu. Benim Aybige olmadığımı anlamış mıydı? ''Haklısın, sana yardımcı olacağım. Daha önce hiç böyle bir şey yaşanmadığı için ilk bizimle dalga geçtiğini düşündüm. Senden tavırlarım için af diliyorum, sana daha çok yardımcı olmalıydım.'' Rona'nın dedikleriyle yüzümde sahici bir gülümseme oluşurken birkaç adım Rona'ya yaklaştım. Kötü hissetmesini istemiyordum çünkü onu bir nevi kandırıyordum. Asıl kötü hissetmesi gereken bendim belki de fakat Şafak olduğuma onları inandıramazdım. Hem bu, onları da tehlikeye atardı. Elimi uzun boyundan yetiştiği kadarıyla omzuna koydum. ''Af dilenecek bir şey yok, ben de pek düzgün davranamadım. Bunun için özür dilerim. Sorunu hallettiğimize göre, artık kurtarmamız gereken insanlar var.'' Rona da bana güzel bir gülümseme bahşederken çekingen gözlerimi gözlerinden çektim. Biriyle bu şekilde konuşuyor olmak benim için zordu. İnsanlarla konuşmayı bilmezdim çünkü. Yine de şu an kendi bedenimde, kendi zamanımda değildim. Yeni bir şeyler denemek istiyordum. Belki de bu yenilikler, beni asıl bene götürecekti. ''Ceylan, etten resmen kaçtığını ve hiçbir şey yemediğini söyledi. Bugünkü geyik, seni epey etkiledi anlaşılan.'' Rona'nın söyledikleriyle Ceylan'ın önüme koyduğu et tabağı aklıma tekrar gelirken yüzüm büzüştü. ''Sadece... Bugünlerde ete karşı hassasiyetim oluştu sanıyorum ki.'' Belki böyle söylersem hem dikkat çekmezdim hem de bir süre et yemekten kurtulabilirdim. En son ne zaman yemek yediğimi bile hatırlamıyordum. Bunun farkındalığıyla midemle ufak bir bakışma yaşadım. ''O zaman sana birkaç meyve bulalım.'' Rona, halimi fark etmiş olacak ki bana bir seçenek sunarken yüzümde bir gülümseme belirdi. Şu an birkaç meyveye hayır diyecek durumda değildim. Adımlarımızı meyve ya da benzeri bir yiyecek bulma umuduyla ormana doğru taşıdık. Tarih dersinde işlerken bunlar gerçekmiş gibi gelmiyordu, oysaki şimdi içindeydim. Şanslı mıydım şanssız mı bunu zaman gösterecekti fakat hiçbir tarihçinin elde edemediği bir şansı elde ettiğim kesindi! Doğa kendiyle baş başaydı, henüz insanların kirli ellerine maruz kalmamıştı. Burası, tahmin ettiğimin aksine o kadar da kurak değildi. Hatta hava karlı olmasa buranın yeşillikle dolacağına emindim. Güzeldi, insan burada kendisini dinleyebiliyordu. Şimdi, neden insanların emekli olunca bir sahil ya da orman kenarında yaşadıklarını daha iyi anlıyordum. Burası insanı gençleştirirdi. Karların arasında hala düşmeden dimdik elmas gibi duran Zambak'lara doğru yöneldim. Beyazlaşmaya yüz tutmuş parmaklarımı hafifçe çiçeklerin üzerinde gezdirdim. Hareketlerim yavaş ve temkinliydi, onlara zarar vermek istemiyordum. Soğuk havaya rağmen burnuma nüfuz eden mis gibi Zambak kokusu beni mest etmişti. ''Ne yapıyorsun?'' Rona yanıma doğru geldi ve benim gibi çiçekleri incelemeye başladı. ''Sen çiçek sevmezsin ki.'' Rona ağzının içinde mırıldanırken gözlerimi hızla ona çevirdim. ''Kim çiçek sevmez ki?'' Rona bana tuhaf tuhaf bakarken sorar gibi cevapladı. ''Sen? Çiçek görünce delirdiğine şahit olmuşluğum var.'' Hangi insan çiçek görünce delirirdi ki? İçten içe Aybige'yi daha çok merak ediyordum. Kolay şeyler yaşamamıştı belli ki o da, tıpkı benim gibi. Belki de bizi asıl bağlayan da buydu. İkimiz de kötü şeyler yaşamıştık ve hayatlarımız için umutsuzduk. Çiçeklerle biraz daha ilgilenip iyice dikkat çekmek istemediğimden yolumuz üzerinde yürümeye devam ettim. Rona da bir süre arkamda duraksayıp benimle beraber yürümeye devam etmişti. ''Saçların... Rengi neden böyle oldu?'' Keşke soruna 'canım istedi, kuaförde boyattım' cevabını verebilseydim ama ne yazık ki ben de bilmiyordum neden böyle olduğunu. ''Ben de ilk defa sizinle beraber gördüm, bilmiyorum.'' Yalan değildi sonuçta. Yüzümdeki düz ifadeyi düşünceli bir şekilde inceledikten sonra gözlerini tekrar meyve bulma amacıyla çalılarda ve ağaçlarda gezdirmeye devam etti. Sonunda gözüne bir ağaç çarpmış olacak ki yüzünde heyecanlı bir ifade belirdi. ''İşte! Hurma ağacı.'' Hurma? Adımlarını üzerinde kocaman kırmızı meyvelerin olduğu ağaca taşırken arkasından ilerledim. Bunlar şu büyük olan, domatese benzeyen hurmalardandı. Cennet hurması mı deniyordu? Daha önce hiç yememiştim. Rona, ağaçtan eline sığdırabildiği kadar hurma doldurdu. Hurmalardan birini eliyle ovuşturarak temizledi ve bana uzattı. ''Ye, bakalım.'' Gözlerimi gözlerine kısa bir an değdirdim ve uzattığı hurmayı iki elimle kavradım. Soğuk ellerim, soğuk ellerine ufak bir temasla bulunurken bir insana temas etmenin verdiği telaşla biraz hızlı şekilde ondan uzaklaştım ve gözlerimi elimdeki hurmaya çevirdim. İki avcumu dolduran hurmadan bir ısırık alırken verdiği tatla gözlerimi yumdum. Tatlı, kekremsi tadı damağımda hoş bir tat bırakırken beğendiğimi belli eden bir sesle Rona'ya gülümsedim. Baş parmağımı öne doğru uzatıp beğendiğimi daha da belli ederken ne yaptığımı Rona'nın tuhaf bakışlarıyla karşılaştıktan sonra fark etmiştim. Elimi hızla indirirken gözlerimi bir hurmaya bir Rona'ya çevirdim ve yapmacık bir gülümsemeyle yemeyi sürdürdüm. ''Çok lezzetli!'' Gözlerini kendi eline indirip yaptığım hareketi tekrarladığında ne yapmaya çalıştığını şaşkınca izledim. O da hurmasından bir ısırık aldı ve gözlerimin içine bakarak yuttuktan sonra yavaşça elini kaldırıp diğer parmaklarını katladı, baş parmağını havaya kaldırdı. Şaşkın ifadesine ve hareketimi tekrarlamasına karşı ağzımdan minik bir kahkaha kaçarken elimi ağzımı kapatmak için siper olarak kullanmıştım. Gülümsememin arasından mırıldandım. ''Ne yapıyorsun?'' Bana şaşkınca bakmayı sürdürdü ve baş parmağını daha da gözüme soktu. ''Az önce sen de yaptın ve hurmanın lezzetli olduğunu söyledin. Manası bu demek değil mi? Hurma lezzetli demek?'' Sert ve yapılı görüntüsünün aksine şapşal tavırları bir kahkaha atmama daha neden oldu. En son ne zaman güldüğümü bile hatırlamıyordum oysaki. ''Evet, evet öyle. Beğendim anlamına geliyor.'' Gözleri gülümsememde takılı kalırken o da gülümsemeye başladı ve başını salladı. Dinlenmemiz için verilen süre boyunca hurma ağacının kenarındaki karlarla kaplanmış kayalıkların üzerinde oturduk ve yüzümüzdeki mayhoş gülümsemeler, ettiğimiz sohbetler eşliğinde Rona'nın toplamış olduğu hurmalarımızı yemiştik. İlk defa o gün, kendim olduğumu hissetmiştim. Hayır, hayır! Yetimhaneden kaçtığım gün hissettiğim özgürlük hissinden çok farklıydı bu. Çünkü ilk defa yalnız değildim, yüzümde bir gülümsemeyle, birisiyle sohbet etmiştim. O an hiç bitmesin istedim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE