7.Bölüm: ''Ruhu Kovulmuş Ağaç''
Bölüm Şarkısı: Magic Fantasy Music – The Last of Her Kind
Aybige
Yavaşça durdum ve çevreme bakındım. Gökyüzü artık mavi değildi. Göğün bir tarafı mürekkep siyahıydı, siyahlığın içinden soluk beyaz yıldızlar parlak bir şekilde, sürekli ışıyordu. Başımın üzeri derin bir Hint kırmızısıydı ve yıldızsızdı; güneye doğru, ufukla kesilmiş güneşin kızıl ve hareketsiz, muazzam kabuğunun durduğu yerde, korlaşmış, daha parlak bir ala dönüyordu. Çevremdeki kayalar acı kırmızı renkteydi ve üzerleri koyu yeşil bitkilerle donanmıştı. Orman yosunlarında veya mağara likenlerinde gördüğümüz zengin yeşilin aynısı; bunlar gibi, daimi bir alacakaranlıkta büyüyen bitkilerin rengi.
''Odaklanmıyorsun Aybige! Bu vasat halinle bir de seni komutan mı yapmayı düşünüyor?'' Arat, bana alayla bakıp elindeki mızrağı sertçe toprağa sapladı. Adının anlamına yakışır davranan herifin tekiydi Arat. Ölüm balığı anlamına gelen ismi çoğu kişiyi korkutmaya yeterdi, ama bana işlemiyordu. Tun Baga Tarkan, beni eğitmesi için bu adamı uygun görmüştü fakat 17 yaşındaki bir kızın onun yerine komutan olarak eğitilmesini kendisine yapılan bir haksızlık olarak buluyordu.
''Aptalın tekisin, bir mızrak bile tutamadan o rezil dostunla eşkıyalık mı yapıyordunuz bir de?'' Arat, yüzündeki iğrenç gülümsemeyle hakaretlerini sıralamaya devam ederken yanlış bir şey yapmamak için yumruklarımı sıktım ve tırnaklarımın etime gömülmesine izin verdim. Ceylan'ın öğrettiği taktiği uygulamaya çalıştım.
''Sabır, asaletten doğar.''
''Sabır, asaletten doğar.''
''Sabır, asaletten doğar.''
Lanet olası işe yaramıyordu. Öfke problemimi aşmak benim için çok zordu, özellikle de bu herifin yanındayken. Yine de kendimi dizginlemem gerekiyordu. Tun Baga Tarkan bizi yanına almış, bu kadar süre bize bakmış ve eğitilmemiz için her şeyi yapmıştı. Ona yaraşır bir şekilde eğitimimi almalıydım, hükümdara bağlılık yemini etmiştim ve bunun dönüşü yoktu. Yine de beni eğitecek başka adam kalmamış mıydı da bu bana düşmüştü?
''Şu saçma cümleyi tekrar edip duruyorsun yine. Söylesene işe yarıyor mu Aybige'cik?'' Beni kışkırtmaya dayalı laflarına itibar etmedim ve mızrağımın ucunu biraz daha sivriltmeye başladım. Cevapsız kalmam onu daha da delirtmiş olmalıydı. ''Ah, bunu bana öğretmesini o küçük kızdan istemeliyim sanırım. Neydi adı, Ceylan?'' Ceylan'ın adını ağzına alasıyla gözlerimi kapattım ve elimdeki mızrağı sıkıca kavradım.
''Sakin ol kızım, bilerek yapıyor.'' Kendi kendime mırıldandım ve keskin gözlerimi alayla harmanlanmış gözlerine diktim. ''Bugünlük bu kadar yeter.'' Arkamı ona döndüm ve uzaklaşmak adına bir iki adım attım.
''Tun Baga Tarkan, kimin neyi olduğu belli olmayan soysuz bir hırsızı böyle önemsediği için çok büyük hata yapıyor. Söylesene, o aptal zihninle yoksa hükümdarı mı cezbettin? Ulu Hatun'u yerinden edip sen mi baş kadın olmaya karar verdin? Ne? Çok da şaşırmamalısın aslında köyde herkes bunu konuşuyor.'' Lafları artık boyunu aşarken sinirlerime hakim olmak benim için imkansız bir hale gelmişti. Mızrağımı elime kıymık batmasını umursamadan sertçe kavradım ve tekrar yönümü ona çevirip boşlukta yankılanan haykırışım eşliğinde Arat'a doğru fırlattım. Yüzündeki şoka bürünmüş ifade içten içe beni tatmin etti. Yine de içimdeki öldürme isteği azalmıyordu. Kulağını sıyırıp geçen ve ağaca saplanan mızrak onu hem şoka uğratmış hem de rahatlatmıştı.
''Aybige!'' Rona'nın seslenişiyle yüzümdeki öldürücü ifadeden sıyrıldım ve sıktığım çenemi düzeltip bakışlarımı karşımdaki heriften çekip, yüzündeki sinirli ifadeyle olduğum yere koşan Rona'ya çevirdim.
''Az önce ne yaptın sen?'' Onun da yeni eğitimden çıktığını belli eden yüzündeki damlacıklar gözüme takıldı. Aptal, teri yüzünde soğuyacak ve hasta olacaktı. Ona cevap vermeyeceğimi anladı ve öfkeli gözlerini Arat'ın hala kendine gelememiş rezil suretine çevirdi. ''Ne dedin de delirttin kızı, it!''
Arat, kendine gelip Rona'ya atılmaya kalkarken arkadaşımı sırtından ittirerek ortamdan uzaklaştırdım. Yine hükümdardan azar yiyecekti o olacaktı. ''Gel birer tas kırmız içelim, yorulmuş görünüyorsun.'' Rona bir şey demeden hızla önümden ilerledi.
Nefretin, nefret dolu söylemlerin bizi götürebileceği en uç nokta neydi? Köyümüzdeki bilgenin balalara anlattığı bir hikayeyi anımsadım. Solomon diye bir adada yaşayan kabilenin ağaç kesme yöntemlerini anlattığını anımsıyorum. Hiçbir gücün kolayca deviremeyeceği ağaçları üfleyerek devirdiklerini söylemişti. Balta tarzı aletlerle deviremeyeceklerini düşündükleri ağacın karşısına hep birlikte dizilip bir ağızdan ağaca kötü kötü sözler fısıldıyorlarmış. Bunu yaparken her bir ağacın içinde bir ruh taşıdığına inanıyorlarmış. Kötü fısıltıların bu ruhu güçlendirip ağacı terk etmesini bekliyorlarmış ve haklı da çıkıyorlarmış. Bir süre sonra ağaç kurumaya yüz tutuyor, ardından da devriliyormuş.
Bu yerlilerin ağacın içinde farz ettiği ruh, insanlarda da bulunuyordu. İnsanları da baltadan çok, kötü sözler devirebilirdi. Beni de zamanında insanların kötü fısıltıları, sözleri yaralamıştı fakat ben devrilmeden kendimi kurtarabilmiştim. Hükümdarın bana yüklediği kimlik, beni devrilmekten kurtarmıştı. Önce beni ve Rona'yı yanına almış, sonra da beni en yakını, birliğinin komutanı yapmıştı. Beni sırdaşı, akıl hocası bellemiş, benden hiçbir şeyini sakınmamıştı. Hükümdar, beni bu kadar kutsal görevlere layık görürken asker olmaktan usandığım için kendimden utandım. Başka bir hayat dilediğim için kendime kızdım. Şu an başka bir hayatın parçası olduğum için kendimi daha da kötü hissettim. Ben bir dilek dilemiştim, Tanrı da sesime kulak vermişti. Peki, ben ne temenni etmiştim? İstediğim neydi, olmak istediğim kişi, olmak istediğim yer böyle miydi?
Elimdeki defteri yüzümdeki buruk gülümseme eşliğinde hafifçe okşadım. Gözlerimi bana yabancı gelen, düzgün el yazısında tekrar gezdirdim.
' Hayat, koca bir okyanus dalgasıydı. Ben ise o dalganın içinde çırpınan küçük bir balıktım. Kaybolmuştum, yüzgeçlerim dalganın içinden çıkmam için yeterli değildi, güçsüzlerdi. Sürüklenmiştim. Okyanusun en derinlerine doğru, neresi olduğunu bilmediğim yerlere sürüklenmiştim. Ama bir sorun var günlük, benim hafızam on saniyelik değil. Unutamıyorum, bana söylenenleri, bana söylenmeyip arkamdan atıp tutulanları, edilen hakaretleri...
Kendimi insanlara açıklamak zor geliyor, ağzımı açtığım an kalbim bir ceylanın avlanmadan önce kalbinin hızlandığı kadar hızlı atıyor. Çalışıyorum, gerçekten çok çalışıyorum. Çabalıyorum, başarılı olursam belki beni de aralarına kabul ederler diye düşündüm bu yüzden çok çalıştım. Yine de insanlar için gariptim, dışlanmıştım ve kabul edilemezdim.
Yetimhane müdiresi tarafından dün yine azarlandım, o yüzden sana dün yazamadım günlük. Bana aptal olduğumu, hayatta hiçbir yere gelemeyeceğimi söyledi yine. Sustum, belki susarsam o da susardı ve odama çekilip kitaplarımın arasında kendimi gömebilirdim. Yine de susmadı. Birkaç kızla paylaşmak zorunda olduğum odaya beni arkasından sürükledi. Çekmecemi açtı ve içinde bana ait ne kadar kitap varsa parçaladı. Odadaki kızları çekmecemi karıştırırken yakalamıştım o sabah. Sana yazdıklarımı okuyup kendi aralarında acılarımla ve duygularımla dalga geçiyorlardı. Ruhumu ve kalbimi ayaklarının altına alıp çiğnediklerini hissettim o an. Kendimi tutamadım, kavga ettim onlarla. Yemin ederim, kimseye zarar vermek aklımdan geçmedi günlük ama o an çok kırıldım ve kendimi tutamadım. Müdire bunu duyar duymaz ucube olarak gördüğü beni odasına çağırdı. Sonra olanları söyledim zaten sana günlük. Seni sakladığım için bulamadı ama diğer tüm anılarımı, arkadaşım olan kitapları yerle bir etti. Benim ruhumu da o kitap sayfaları gibi hiçe saydı. O günün akşamı Basri Ramsay ile tekrar karşılaştım. Şimdi gitmeliyim, kızlar odaya geliyorlar. Yarın her şeyi ayrıntısıyla anlatacağım günlük.'
Şafak'ın el yazısının olduğu sayfaya parmaklarımı hafifçe değdirirken gözlerim ona duyduğum üzüntüyle kısıldı. Benim kırıldığım kadar o da kırılmıştı. Onun da ruhunu tıpkı ağaçların ruhu gibi kırıp bükmüşlerdi. Ruhu, benliğini terk etmişti. Ruhların ağaçları terk ettiği gibi.
Yansımadan görebildiğim ürkek gözlerini anımsadım. Bana ne kadar benzese de benden daha kırılgandı. Gözlerine baksanız ne demek istediğimi hemen anlardınız. Mahkeme salonuna girerken beni gören birkaç kadının Şafak hakkında söyledikleri zihnimde çınladı. Onun hakkında doğruluğu meçhul şeyler konuşuyor, hakaretler ediyorlardı.
Şafak onları neden hiç düzeltme gereği duymamıştı? Karşılarına geçip 'ben bir cadı değilim' demek bu kadar zor olmamalıydı. Ya da söylentilerinin gerçek olmadığını reddetmeliydi, karşı koymalıydı onlara. Belki de yetiştiğim ortamdan kaynaklıydı ondan farkım, onunla aynı şartlar altında olsaydık benim de mi gözlerim bir ceylan kadar ürkek bakacaktı? Başarılı ve saygın bir kadındı, kendisine güveniyordu ama çevresine hiç güveni yoktu. İnsanlar onu yıkıp geçmişti.
İnsanlardan korkuyordu. O kadar korkuyordu ki onlara asıl kimliğini göstermeye bile çekiniyor, ne düşünmek istiyorlarsa onu düşünmelerine izin veriyordu. Ona duyduğum güveni en derinlerimde hissettim. O farkında olmasa da güçlü ve zeki bir kadındı. Uygur döneminin üstesinden geleceğine emindim. Peki, ben bu yerde ne yapmalıydım?
Bir süre önce Şafak ile iletişim kurduğum şifahaneden beni tekrar uyandığım eve getirmişlerdi. Nur ve Barış zor da olsa akşam tekrar gelmek şartıyla beni evde yalnız bırakıp gidebilmişti. Bir süre evi ve içindekileri incelemiştim. O sırada gözüme bu günce takılmıştı.
Bizim dönemimizde oldukça değerli olan kağıtlar bu dönemde en ufak şey için bile kullanılabilir hale gelmişti, üzerine yüzlerce sayfa toplanıp kalıp haline getiriliyordu. Bir süre içini açıp açmamakta tereddüt etsem de Şafak'ı daha iyi tanıyabilmek için eşyalarına ufak bir göz atmaktan sorun çıkmayacağını düşünmüştüm.
Günlüğün okuduğum kadarı benim bile kalbimi kırmaya yetmişti. Anladığım kadarıyla Şafak'ın hiç ailesi olmamıştı, tıpkı benim gibi. Ama ben ormanlarda büyümüş ve insanlardan çaldıklarımla hayatımı sürdürürken o yetimhane isimli bir yerde diğer ailesi olmayan kişilerle yaşamının bir kısmını sürdürmüştü.
Yetimhaneyi yöneten kadın ise epey zalimdi ve okurken kadının şahdamarını bir bıçakla ikiye ayırmak için can atmıştım. Küçücük bir kıza bunları yaşatmaya ne hakkı olduğunu ona sormak istedim.
Belli ki insanlara kendisini tamamıyla olmasa da büyük bir seviyede kapatmıştı. Tek yakın arkadaşını da bu elimdeki defter kabul etmişti. Öyle ya, herkes bir tek kendisi en çok acıları üstleniyor, en çok kendisi üzülüyor, bir tek kendisi zor bir hayat yaşıyor sanıyordu. Herkesin kendisine göre yaşanmışlıkları vardı.
Bu başımıza gelen mucizevi olayın hem Şafak için hem de kendim için büyük bir fırsat olduğunu düşündüm. Belki de şu an olduğu yerde iş yaradığını ve insanlara faydası dokunan çok güçlü bir kadın olduğunu fark edecek ve insanlara karşı olan korkusunu bir nebze de olsa yenebilecekti. Ben ise... Kendim olmamın nasıl bir şey olduğunu öğrenecektim. Duygusuz ve sertmiş gibi davranmadan, insanlara hissettiğim gibi davranmanın nasıl olduğunu deneyimleyecektim. Bizim dönemimiz acımasızdı, en azından benim gibi komutan olan birisi için. İnsanlara yumuşak yüzümü gösteremezdim, yoksa beni çiğnerlerdi. Bu yüzdendir ki 10 yılı geçkin zamandır kendim gibi davrandığım zamanlar bir elin parmak sayısını geçmez olmuştu.
Midemden yükselen sesle yüzüm kırıştı. Buraya geldiğimden beri şu midemden çektiğim kadar içinde olduğum durumdan bile çekmemiştim! Şöyle bir durumda bile midem kendisini hatırlatmaktan çekinmiyordu. İştahı anormal durumlarda kaçan kızlardan olamayacaktım hiçbir zaman belli ki.
Daha fazla oyalanmamak adına karnımı doyuracak bir şeyler aramak üzere oturduğum yumuşak zeminden kalktım ve evi turlamaya başladım. Eve geldikten sonra turlarken yemek yeme alanı olduğunu tahmin ettiğim bir oda görmüştüm. Oraya doğru adımlarımı ilerlettim.
Masanın üzerindeki meyve dolu kaseyle bir süre bakışsak da meyvelerin beni asla doyurmayacağını biliyordum, bu yüzden gözlerim et arayışıyla odada gezinmeye başlamıştı bile. Etleri nerede saklıyordu bu insanlar? Birkaç dolabı karıştırdıktan sonra açtığım içinden soğuk çıkan dolapla etleri burada bulabileceğimi düşündüm. Karşılaştığım hiçlikle yüzümde beliren heyecanlı ve aç ifade düştü ve dudaklarım büzüldü.
Soğutucu dolabın içinde sadece birkaç bitki ve üzerinde meyveli yoğurt yazan bir yiyecek vardı. Bu kız ne yiyordu ulu tanrı aşkına! Midem bir sesle daha bana isyanını belli ederken yüzümdeki çaresiz ifadeyle yeşil bitkiye ve yoğurda ulaştım.
''Ot mu yiyor bu kız sadece, ne kepaze bir yaşam!''
Elimdeki çiçek gibi yaprakları sarkan bitkiye yüzümü kırıştırıp ağzıma götürdüm. Bitkinin acı tadı sinirlerimi bozarken bunun Roka olduğunu anlamıştım. Ceylan'ın 'sağlık' için bize zorla yedirdiği otlardan birisiydi. Bizim arada bir ilaç niyetine yediğimiz bu otu, Şafak yemek niyetine mi yiyordu? Canına susamış bu kız.
Otu tekrar dolaba fırlatırcasına attım, bari şu yoğurt denen şey yenilir bir şey olsaydı. Yoğurdun kapağını da açıp kafama doğru içecek içer gibi diktim. Akışkan bir şeydi ve içinde meyve tanecikleri vardı. Ağzıma gelen şekerli tatla ağlama seviyesine gelecektim artık. Yemek niyetine hiçbir şey yoktu bu evde!
Sabahki melodi sesi tekrar dış kapıdan duyulurken elimdeki yoğurdu yüzümdeki bıkkın ifadeyle masaya bıraktım. Umarım Nur gelmemiştir, ya da geldiyse de yanında yiyecekle gelmiştir çünkü şu an çok gergindim. Açlığa gelemezdim ben!
Kapının sabırsız yumruklanışına daha da sinirlenirken kapının arkasındaki ayıya doğru çemkirdim. ''Geliyoruz işte, ne vuruyorsun hayvan!'' Bağırışımdan sonra neyse ki ses kesilmişti.