22.Bölüm: ''Lotus Çiçekleri Müzikali''
Şafak Akova
"Anladım efendim, diyeceklerinizi hükümdarımıza aynı şekilde ileteceğimize emin olabilirsiniz." Rona öne çıkıp hükümdarı cevaplarken onun sesini duymuş olmanın bu yabancı yerde beni rahatlatıyor olduğunu fark edip derin bir nefes verdim. Ming Huang memnuniyetle ve keyif barındıran gülümsemesiyle başını sallarken ayağa kalktı ve ellerini arkasında birleştirdi.
"İleteceğiniz bilgiyi size sizi yolcularken söyleyeceğim. Şimdi iyice dinlenin ve hizmetkarların sizin hazırlayacağı yemeklerimizin ve geleneksel müziklerimizin keyfini çıkarın. Sarayımızda en iyi ve yetenekli müzisyenleri ağırlarız, çok şanslısınız." Ming Huang bizi uğurlarken Yang So bizi kapıya doğru ilerletmeye başlamıştı. İmparatorda beni rahatsız eden bir şeyler vardı fakat bunu şu an mantık çerçevesinde açıklayabilmem mümkün değildi. Dışardan yorumlayan biri onun sempatik ve misafirperver olduğunu düşünebilirdi fakat bakışlarında ve yüzündeki gülümsemede yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hissetmek mümkündü. Rona'nın omzuma avuç içini koyduğunu hissederken huzursuz gözlerimi yosun rengi gözlerine çevirdim. Bana güven aşılamaya çalışan gözlerinde benimkilerde de mevcut olan huzursuzluk kol geziyordu. Savaşacağımızı, kan dökeceğimizi sandığım sarayda misafir olarak ağırlanıyorduk. Çoktan yangın yerinde ölmüştüm de rüya mı görüyordum acaba? Zaten buraya kadar canlı çıkmam da bir mucizeydi sonuçta.
Bizi odadan çıkaran Yang So bir el hareketiyle bir hizmetkar kadını yanına çağırırken gözlerimi kaçırdım.
"Misafirlerimize odalarını göster ve rahat ettir." Yang So'nun emrine karşılık hizmetkar kadın başını bir robot misali sallarken bize döndü ve eliyle bizi götürmesi gereken odaların olduğu yolu gösterdi. Tekrardan ilerlemeye başladık. Yang So giderek geride kalırken koca bedeninden uzaklaşıyor olmamız beni bir miktar rahatlatan bir detay olmuştu.
Sarayın içine yerleştirilmiş birbirinden güzel rengarenk çinilere, tablolara, vazolara, porselenlere ve duvar resimlerine hayranlıkla baktım. Çin mimarisi gerçekten de hayranlık uyandırası derecede göz dolduruyordu. Gözlerimi porselenlerde gezdirirken 2021 yılında bunların ne kadar para ediyor olabileceğini düşünüp kendi kendimi hayrete düşürdüm ve ilerlediğimiz koridorlarda daha bir dikkatli yürümeye başladım. Bir çarpsam şunlara kendimi satsam paralarını karşılayamazdım herhalde, o yüzden en iyisi hiç bulaşmamaktı. Güzellikleri kendilerine kalabilirdi.
" Bu sizin için ayrılan misafir odamız. Lütfen iyice dinlenin, dilerseniz sizin için hazırlanacak olan banyoda yıkanabilirsiniz." Çinli Kadın bizim dilimizde bana doğru seslenerek önünde durduğumuz odayı gösterirken başımı salladım ve hafifçe yutkundum.
Ya bizi misafir bahanesiyle kandırıyorlarsa ve içeride başımı kesmek için bekleyen bir cellat varsa? Saçmalama Şafak, gir şu odaya.
Rona bana güven verircesine gülümseyip girmem için bana kapıyı açarken son kez ona ve Ilgar'a bakıp benim için hazırlanan misafir odasına girdim. Arkamdan kapı kapanırken çantamın yerini omzumda sabitledim ve odanın tabanından tavanına kadar her bir zerresini hayranlıkla incelemeye başladım. Birçok askerimizin bu soğukta dışarda beklediği aklıma gelirken duraksadım. Ya onlar ne olacaktı? Nerede kalacaklardı? Bunu Rona'ya sormalıydım yoksa vicdanım rahat etmeyecekti. Ayrıca sözde düşmanımızın bölgesinde askerlerimiz yanımızda olmadan öylede duramazdık da. Rona'ya ulaşmak amacıyla ceplerimi ve çantamı telefonumu bulmak amacıyla didiklerken aklıma 700 bilmem kaç yılında olduğumuz gelmesiyle kendime olan sinirimle yüzümü buruşturdum ve avuç içimi alnıma vurdum. Oysaki ben bu duruma alıştığımı sanıyordum ama hala şu zamanda cebimde telefon arayacak kadar zavallıydım ve çaresizdim. Acaba buradaki mucitlere telefonun nasıl bir alet olduğunu anlatsam yapabilirler miydi? Sonuçta pusulayı da bu Çinliler icat etmemişler miydi? Herhalde şu döneme damgamı basardım.
Kafamı iki yana sallayıp bu düşüncelerden sıyrılmaya çalıştım. İyice saçmalamaya başlamıştım, acilen kendime gelmeliydim. Karıştırılma ihtimaline karşılık çantamı yanımdan ayırmazken zaten karıştırılsa bile içinde kayda değer bir şey olmadığını biliyordum. Yatak olduğunu düşündüğüm yerdeki sert sedire burnumu kırıştırsam da günlerdir uykuya ve yatmak için gereken düz bir zemine olan açlığım baskın geliyordu bu yüzden yer seçecek değildim fakat ara ara kendi zamanımdaki dev yatağımı özlemiyor değildim. O hayatımdan memnun değildim fakat en azından uyum sağladığım bir yaşam biçimiydi. Ah! Ne diyorsun sen Şafak? Sanki yetimhane köşelerinde ağlaya ağlaya içi çıkan, tahta kurularıyla aynı odayı paylaşan o kız değilmişsin gibi burada yatak beğenmiyorsun. Sen gerçekten iflah olmaz hastalıklı kızın tekisin.
Yatıp dinlenmeden ve bir şeyler yemeden önce biraz temizlensem iyi olacaktı aslında. Onca yol kir pas içinde buraya kadar gelmiştik ve hava buz gibi olduğundan bir gölge yıkanma fırsatı da bulamamıştım. Büyük odanın içindeki aksesuarları incelemeyi boşverip oda içinden başka bir odaya geçişi olan sürgülü kapıyı çektim ve tahmin ettiğim gibi büyük bir banyo ile karşılaştım. Elbette bildiğimiz banyolardan farklı olsa da yıkanma yeri olduğu belli oluyordu. Köşede bir lazımlık dururken yüzümü buruşturdum. Bunlar nasıl temizleniyordu böyle?
Banyonun tam ortasında ise koca bir leğeni andıran küvet duruyordu. İçi ise üzerinden sıcak olduğunu belli ederek yükselen dumanların kaynağı olan suyla doluydu. Suyun üzerinde çeşitli kurutulmuş çiçek yapraklı duruyordu. Küvete doğru ilerledim. Bu dönemde küvet olduğunu bilmiyordum, gerçi bildiğimiz küvetlere benzemiyordu fakat ciddi manada pahalı bir şey olduğu bir kilometre öteden belli olabilirdi. Suyun yüzeyindeki çeşitli renklerdeki çiçeklerin üzerinde parmaklarımı gezdirip birkaçını avucumun içine alarak kokladım ve müthiş kokularının burnuma nüfuz etmesine izin verdim. Parmaklarımı bir kez daha çiçek kokularıyla harmanlanmış sıcak suda gezdirdim. Gözlerim büyük banyoda öylece dolaşırken yıkanıp yıkanmama konusunda kararsızdım. Ya odaya aniden biri girerse? Ya giysi yoksa? Ya bu su çiçeklerle süslense de içinde zehir barındırıyorsa? Son düşüncemle gözüm tekrar suya doğru kayarken yutkundum. Peki... Ya birileri hakkımda söylendi çıkarırsa ve tüm Çin beni konuşursa? Sanırım ben bir şizofreni hastasıydım, sosyal fobiyi de aşar hale gelmiştim.
Banyodan çıkıp odayı bir kez daha turlarken midemden gelen gürültüye karşılık inanamazcasına karnıma baktım. Bazen insan olduğumu ve benim de yemek yeme ihtiyacım olduğunu unutuyordum sanırım. Çantamda hala aynı güzelliğiyle duran ve kokan ay çiçeğini bulup çıkardım. Etrafına sardığım bez, şeklinin bozulmasına yetmemişti anlaşılan. Bezi açacakken zaten yemek yiyeceğimiz aklıma geldi. Yanaklarımı şişirip bezin bozduğum kısmının düzelttim ve keki çantamdaki eşyalar arasında ezilmesin diye giysimin cebine bıraktım. Kaskatı kesilmiş ve dağınıklıktan iç içe geçmiş siyahla açık kumral karışımı saçlarıma ellerimle dokunup yüzümü buruşturdum. Yıkanmanın vakti gelmişti gerçekten de, korkuların şu an bir önemi olmamalıydı yoksa yakında düşmanları savaşarak değil kokumla öldürecektim.
Tekrar tıpış tıpış banyoya döndüm ve kapısını ardımdan kapattım. İçerisi suyun sıcaklığından dolayı ısınmıştı ve bu hissiyat bizdeki hamamları andırıyordu. Banyonun kuru, muhtemelen eşyaların konulması için yapılmış olan tezgahımsı bölgesine ilerledim ve önce çantamı bıraktım. Yavaşça üstümdeki katman katman olan deri ve kürkten yapılma siyah kıyafetleri ve içimdeki bezimsi yapıdan olan üstü çıkardım ve çantamın yanına bıraktım. Üzerimden sanki bir ton yük kalkmıştı, bu kadar rahatlatacağını bilsem günler öncesinde kalabalık olmayan bir köşe bulur soyunurdum gerçekten! Meğer tüm yorgunluklarımın sebebi uykusuzluktan çok bu ağır kıyafetlermiş. Deri kokusu da yanında cabasıydı ayrıca.
Sadece bezimsi bir yapıdan olan iç çamaşırlarımla kalırken kollarımı refleks olarak kendime sardım ve minik adımlarla küvete doğru ilerledim. Önce bir ayağımı suya sokup sıcaklığını ölçerken makul sıcaklıkta olduğunu anlayınca diğer bacağımı da içine koyup küvetin içine girdim. Bacaklarımı kendime doğru çekerken biraz rahatlamanın zararı olmayacağını düşünüp başımı geriye yasladım ve gözlerimi kapattım. Sıcak su ve suyun içindeki çiçekler gerçekten de rahatlatıyordu insanı. Kendi zamanımdaki şarkıları özlediğimi düşünürken farkında olmadan ağzıma takılan melodiyi mırıldanmaya başladım. Bir yandan da uzanırken ayaklarımla su ile oynuyor, soğuktan iç içe geçen parmaklarımı rahatlatmaya çalışıyordum.
‘’ Seni gördüm göreli şaşırdım
Dolaşırım bi başıma
Seni bildim bileli kaçırdım
Şu aklı başımdan
Elleri ellerime, gözleri gözlerime
Saçları saçlarıma, karışan
Bir sen olsan
Elleri ellerime, gözleri gözlerime
Saçları saçlarıma, karışan
Bir sen olsan’’
Uzun zamandır kendi dilim olan Türkçe’yi kullanamadığımı düşünürken, Türkçe bir şarkı söylemek iyi gelmişti. Duman’ın sevdiğim bir şarkısı olan Elleri Ellerime şarkısına ait sözcükler boğazımdan yükselip büyük banyoda hafifçe yankılanırken yerimde rahatsızca kıpırdandım. Banyonun kapısından hafif bir sürtünme sesi gelirken gözlerimi hızla açtım ve yerimde iyice büzüşüp kollarımı bacağıma sardım. Biri mi gelmişti? Kapıda bir hareketlenme görmek amacıyla hafif çekik gözlerimi kapıya diktim ve kollarımı iyice kendime sararken ıslak saçlarımın yüzüme düşmesine izin verdim. Kapıda en ufak bir insan belirtisi yoktu, ben yanlış anlamıştım sanırım. İyice paranoyak birine dönüşüyordum fakat kapılarda kilit bile yoktu!
Kapıda kimseyi görmememin verdiği rahatlıkla tedirgince kollarımı sardığım bacaklarımdan çektim ve bacaklarımı öne doğru uzattım. Kafamın tamamen ıslanmasını sağlamak için küvetin içinde iyice kaykılırken yüzümle beraber tüm vücudumu suyun içine soktum ve bir süre içinde öylece kaldıktan sonra nefesimin yetmeyeceği raddede sudan başımı çıkardım. Saçlarımı geriye doğru ellerimle düzelterek atarken çiçekli suları avcuma alıp omzuma, gerdanıma ve göğüs çevreme sürdüm. Küvetin kenarında duran içinde çeşili çiçeklerin bulunduğu beyaz sabunumsu şeyi elime alıp biraz inceledim. Bu yıllarda kozmetikte de mimaride de ve diğer birçok şeyde bu kadar gelişmiş olmaları bana büyüleyici geliyordu. Bu sadece Çin için mi böyleydi yoksa dünyanın diğer yerlerinde de böyle gelişmiş medeniyetler var mıydı? Mesela şu an Türkiye'nin bulunduğu coğrafya nasıl bir yerdi? İçinde kimler vardı? Merak ediyordum ve içimde daha merak etmek için açığa çıkmayı bekleyen birçok sorunun daha olduğuna emindim.
İçinde ne çiçeği olduğunu bilmiyordum fakat sabun o kadar güzel kokuyordu ki yıkanmaya kıyamıyordum bununla. Renginin beyazlığından ve saf kokusundan içinde pirinç olduğunu anlayabilmiştim. Pirincin Asyalılar için oldukça önemli bir nimet olduğunu biliyordum. Gerek kozmetikte, gerekse yemeklerde ve ilaçlarda pirinci bol bol kullanıyorlardı ve bilime göre uzun, kaliteli yaşamlarının sebeplerinden biri de bu kaliteli pirinçlerdi. Acaba banyodan sonra sabunu çalsa mıydım? Ah Şafak sen dua et de seni kaçırmasınlar, sen bir sabuna göz koyuyorsun!
Sabunu vücudumun her yerinde gezdirdim. Bizdeki sabunlar kadar köpürmüyordu fakat geçtiği yerlerde temiz bir parlaklıkla koku bırakıyordu ve bu bizim dönemimizdeki sabunlardan daha iyi ve temiz hissettiriyordu insanı. Vücudumu içinde bulunduğum suyla durularken sabunu saçlarımda da gezdirdim. Normalde sabunla saçlarımı yıkayınca inanılmaz bir katılık ve keçe hissiyatı hissederken bu sabun saçımda yağ gibi kayıyor ve geçtiği yerlerde ipeksi bir yumuşaklıkla güzel bir koku bırakıyordu. Tanrım bir sabuna bu kadar düşmem normal miydi? Kesinlikle bu sabunu çalacaktım. Kendi yerleşkemizde bunlardan olacağının garantisi yoktu sonuçta?
Daha fazla oyalanmak istemediğimden saçlarımı da iyice yıkayıp suyla duruladım ve adeta bir Bihter Ziyagil banyosu yaptığım rahatlatıcı küvetin içinden benimle beraber şahlanan su kütlesi eşliğinde kalktım. Kenarda kurulanmam için bırakılan havluyu andıran fakat kumaşı değişik olan bezi aldım ve her yerimde gezdirip elimden geldiğince kurulanmaya çalıştım. Küvetin kenarına bıraktığım sabunu da iyice kurulayıp çantamdaki ay çöreğini sarmak için kullandım beze sardım ve çantama attım.
Birazdan yine üzerime lahana gibi geçireceğim deri kıyafetlerime bakarken burnumu kırıştırdım ve kurulanma işlemimin bitmesiyle hızla üzerimi giyindim. Çantamı alıp banyoyu terk ettim. Islak saçlarım için yapabileceğim bir şey yoktu. Üzerimi iyice düzeltip deri ayakkabılarımı da ayağıma geçirdim. Bu banyodan sonra uyumama gerek kalmamıştı çünkü zaten yeterince dinlenmiştim fakat epey acıkmıştım. Umarım bol sebze içeren yemekleri olurdu, eğer bir daha geyik eti görürsem oracıkta bayılabilirdim çünkü. Kapristen ölecek olan iç sesime karşılık gözlerimi devirirken yalnızlığın ve sessizliğin beni rahatsız ettiğini düşündüm ve odadan ayrıldım. Gözlerimi koridorda gezdirdim tanıdığım birilerini görmek amacıyla fakat koridor boş görünüyordu. Rona, Ilgar, Ceylan... Hepsi neredelerdi?
''Ah, dinlendiniz demek? Diğer yoldaşlarınız imparatorumuzun emriyle yemek salonundalar. Hazırlanmanız için size yardıma gelmiştim fakat siz hazırlanmışsınız bile.'' Arkadan yanaşan, bizi buraya getiren hizmetkar kadının sesiyle irkilip arkamı döndüm. Burada herkes bizim dilimizi biliyor muydu? Çince'den sonra en çok kullanılan dillerden olmalıydı herhalde. Başımı onaylarcasına sallayıp önümden ilerlemesine izin verdim. Sormaya çekindiğim ama sormazsam da içimde kalacak olan sorumu kadına sorarken manidar bir gülümseme takıldı.
''Sabunda kullandığınız çiçekler nedir acaba? Çok güzel kokuyorlardı ve değişik bir parlaklık, yumuşaklık veriyorlardı.''
''Sabunlarımızda erkeklere ve kadınlara farklı kokular, farklı aromalar kullanırız. Sizinkinde Lotus Çiçeği yaprakları ve özütü bulunuyordu. Ayrıca her sabunumuzda da bulunan bize ait değerli pirinçlerimizden de bulunuyor. Lotus Çiçeği kokusuyla insanı büyülediği gibi insanların cildi için de oldukça yararlıdır fakat fazla miktarı insanı zehirler, bu yüzden sabunlarımızı itinayla yaparız ve herkesle de paylaşmayız. Umarım imparatorumuzun bu jestini beğenmişsinizdir.'' Kadının uzun açıklamasına karşılık başımı anladığımı belirtircesine salladım ve hafifçe gülümsedim. Lotus Çiçeği demek? Daha önce adını birçok kez duymuş ve araştırmıştım fakat hiç somut anlamda görmemiştim ve bu kadar faydalı bir şekilde kullanıldığını bilmiyordum. Ayrıca bu kadar güzel bir çiçeğin bile fazla kullanılınca zehire dönüştüğünü bilmek beni germişti. Hayatta çoğu şey böyle değil miydi zaten? Her şeyin fazlası zarardı. Bu bir bitki de olabilirdi, yiyecek de, içecek veyahut ilaç da, duygular da... Sevginin fazlası nefrete, nefretin fazlası takıntıya, sevincin fazlası üzüntüye dönüşebilirdi... Ölçüler önemliydi, fazlasını kaçırınca tadını kaçırırdı o güzelliğin. Her şey tadında ve ayarında güzeldi.
Kadınla beraber bir süre koridorlarda döndükten sonra devasa kapısı olan odanın önünde durduk. Hizmetkar kadın kapıyı tıklatırken kapı biraz gürültüyle açıldı. İçerideki gözler gürültüyle bana dönerken yerimde rahatsızca kıpırdandım ve çekingenleşen ifademden sıyrılmaya çalışarak baş köşede diğer odadakinden farklı bir tahtta oturan Ming Huang'a eğilerek selam verdim.
''Demek geldin Aybige? Gel, sana burayı ayırdım.'' Ming Huang yüzündeki alıştığımız keyifli ifade ile beni tahtının çaprazında kalan yerdeki oturma minderine çağırırken ayaklarım verdiğim komutla oraya doğru ilerledi. Hemen yanımda Rona, onun yanında Ilgar ve onun yanına da Ceylan oturmuştu. Ceylan başından beri yoktu, yemeğe onu da çağırmış olma düşüncesini göstermeleri hoşuma gitmişti. Umarım diğer askerlerin de durumu iyiydi, bunu bir an önce Rona'ya sormalıydım.
''Evet efendim, teşekkür ederiz. Her şey için özen gösterilmişti.'' Teşekkürüme karşılık Ming Huang memnunce güldü ve başını salladı. Karşımda oturan Yang So bana benimle alay edercesine güldüğünde kaşlarım çatıldı. Bu adam neden benimle eğlenip duruyordu ki? Alt tarafı üstü kapalı (!) bir şekilde işkencelerimden korktuğumu belirtmiştim ve bu gayet normaldi. Hemen yan tarafımdaki Rona'ya doğru dönerken Ming Huang'ın Yang So ile konuşuyor olduğunu yan gözlerle görmüştüm. Fazla duyulmaması için Rona'ya doğru eğilirken bir şey diyeceğimi anlamış olacak ki o da bana doğru eğildi. Sıcak nefesini tenimde hissederken gerilen kaslarımı gevşetmeye çalıştım.
''Askerler nerede biliyor musun Rona? Onları göremedim hiç.'' Soruma eşlik eden endişeli sesime karşılık Rona nemli, kurumaya yakın olan dolgun siyah ve kumral karışımı saçlarımı kimseye fark etmeden yüzümün önünden çekip yosun rengi gözleriyle bana beni rahatlatan o bakışını attı ve hafifçe gülümsedi.
''Merak etme, kontrol ettim hepsini. Askerlere ayrılan yatakhane bölümünde kalıyorlar. Ceylan da onların yanındaki tekli bir odadaydı.'' Rahatlayarak nefes verirken Rona'nın nemli saç tutamıma baktığını gördüm. Neden baktığını anlamazken Rona'nın yüzünün hafifçe kızardığına ve gözlerini kaçırıp önüne dönmesine şahit olmuştum. Az önce ne olmuştu öyle? Rona utanmış mıydı? İyi de neden? Ne olduğu hakkında hiçbir şey anlamadığımdan ben de önüme dönmeye karar vermiştim ki çatılı kaşlarının ardından masadaki ahşap çubuğu serçe sıkan Ceylan ile göz göze geldim. Kafamı ne olduğunu sorarcasına iki yana sallarken Ceylan'ın bu hallerinin gerçekten de can sıkıcı olmaya başladığını ben de hissettim.
Ceylan bir şey demeden öfkeyle önüne döndü ve yemeğinin önüne servis edilmesini beklemeye başladı. Gözlerimi önüme çevirip yer masasının altından ellerimle oynamaya başladım. Her ne kadar bu sarayı büyüleyici bulsam da beni ürküten bir yanı vardı buranın. Sanki her an başımıza bir şey gelebilirmiş gibi bıçak üstünde oturuyordum.
''Tamamlandığımıza göre yemek servisi başlasın. Müzisyenleri de içeri alın.'' Hizmetkarlar saygıyla selam verip kapıyı açtılar ve ellerinde yemeklerle birkaç kadın içeriye girip bize servis yapmaya başladı.
''Yemek tariflerimizin hepsi yemek üstadı olan Peng Zu tarafından icat edilen, ömür uzatan cinsten sağlıklı ve özel tariflerdir. Dünyanın her bölgesinden insanlar Peng Zu'ya ait tarifleri denemek için Çin'e geliyorlar.'' Yang So'nun yaptığı açıklamalarla gözüm masayı donatan yemeklere döndü. Ağırlık olarak sebze türü yemeklerden oluşan yemekler keyfimin yerine gelmesini sağlamıştı. Birkaç yemekte domuz eti olduğunu düşündüğüm etler de vardı fakat gözlerimi hemen onlardan çektim ve önümdeki değişik yemek çubuklarını nasıl kullanacağımı düşünmeye başladım. Daha önce hiç suşi tarzı uzak doğu yemekleri de yemediğim için çubuk kullanmasını bilmiyordum. Yanımdaki Rona'ya ve onun yanındaki Ilgar ile Ceylan'a bakarken onların gayet rahat bir şekilde çubukları tutuyor ve yemekleri inceliyor olduklarını görmüştüm. Dudaklarımı büzdüm ve çubukla bakışmayı kesip elime aldım. Masadaki tabaklar tamamlanırken bu sefer de büyük yemek salonuna elinde geleneksel çalgılarla müzisyenler ve birkaç dansçı Çinli kadın girmişti. Çinli kadınların kabarık giysilerine ve yüzlerindeki ağır makyaja bakarken gözlerimin aralandığını hissettim. İnsanları böyle inceliyor ve yorumluyor olmam ayıp bir şeydi bu yüzden çubuğumu elimde sabitlemeye çalışırken önüme döndüm.
Müzisyenler salonun akustiğinin yüksek olduğunu düşündüğüm bir köşesine geçip Ming Huang'ın el işareti ile beraber Çin'e ait geleneksek müziklerini çalarken, dansçı kadınlar da danslarına başlamışlardı. Bu kapalı ve bol kıyafetlerle dans eden dansçılarla kendi zamanımdaki dansözleri zihnimde karşılaştırmamak için kendimi tutarken elimdeki yemek çubuklarına odaklanmaya çalıştım. Bir elin sağ elime doğru uzandığını hissettim. Gözlerim ellerin sahibine, Rona'ya döndü. O ise ellerime ve tuttuğum çubuğa odaklanmış görünüyordu.
'' Başparmağını yukarı bakacak şekilde uzat. Çubuklarından altta olanı, başparmağın ile elinin geri kalanı arasındaki boşluğa ucu ortaya bakacak şekilde yerleştir. Yüzük parmağını ve serçe parmağını aşağı doğru bük ve yüzük parmağını alt çubuğun altına sok. Böylece çubuğu hareket edemez bir konuma getirmiş oluyorsun. Üst çubuğu başparmağının ve işaret parmağının uçları arasında tut. Orta parmağını yemek çubuğunun altına getir ve yemek çubuğunun baş parmağın, işaret parmağın ve orta parmağın arasına yerleşmesine izin ver. Tıpkı bir kalem tutar gibi. Yiyecekleri kavramak için üst çubukla yukarı ve aşağı hareket ettir ve işte oldu.'' Rona'nın parmaklarımı tek tek hareket ettirerek çubuğu nasıl kullanmam gerektiğini ayrıntılı bir şekilde anlatmasına karşın anladığımı belirtircesine başımı salladım ve elleri benim elimden çekilirken çubuğu dediği şekilde tutup hareket ettirdim. Başarırken gülümseyip Rona'ya döndüm ve çubuğu yüzümün hizasına getirip açıp kapadım.
''İşte, oldu!'' Rona hevesimi kursağımda bırakmadı ve bana gerizekalıymış gibi bakmadan gülümseyerek gözlerini yavaşça yumup geri açtı. Çubuğumla önümdeki tabaktaki mantının büyük halini gösterdim. Daha doğrusu mantı ile çörek arasında bir şeye benziyordu.
''Bu nedir?'' Rona gösterdiğim şeye baktı ve beni cevapladı. ''Bildiğimiz Çin Mantısı. İçinde domuz eti ve birçok sebze var.'' Yüzümü buruşturup kendimi garantiye aldım ve önümdeki boş kaseye biraz pilav koyup yemeye başladım. O sırada zaten herkes de yemeye başlamış keyifle müzik dinliyorlardı. Pilavla beraber biraz Çin Lahanası ve birkaç sebze daha yedikten sonra doymaya başladığımı hissetim ve yemeyi bıraktım.
''Yang So, değerli çayımızdan ikram edelim misafirlerimize. Sindirimi kolaylaştırır.'' Ah, şu an çay gerçekten güzel giderdi. Yine de kendimi yaşlı kadın tarafından tıka basa yemek yedirilen ama aslında kurban olan Hansel ve Gratel gibi hissediyordum ve bu yediğim yemeklerin lokmalarının boğazıma dizilmesine neden oluyordu. Hizmetçi kadın bu sefer önümüze güzel seramik kulpsuz, beyaz bardaklarda yeşil çay servisi yapmaya başlarken uyuşan bacaklarıma karşılık yerimde rahatsızca kıpırdandım.
Masadakilerin dans eden dansçılara ve müzisyenlere baktığını gördüm ve ben de dikkat çekmemek için zevkle gösteriyi izliyormuş gibi görünmeye çalıştım. Aslında dansları ilgimi çekmiyordu fakat müzik aletlerinin çıkardığı sesin tınısı gerçekten insanı rahatlatan bir tınıya sahipti. Tüm çaylar ikram edildiğinde sonunda susuzluğumu giderebileceğim bir içecek ikram edilmesi nedeniyle hevesle çayımın olduğu küçük bardağa uzandım ve iki elimle kavrayıp bir yudum aldım. Aldığım ferah tatla gözlerim memnuniyetle kapandı. Daha önce de yeşil çay içmiştim fakat bu içtiklerimden çok daha farklıydı ve tazeydi. Herkes çayından birer yudum aldıktan sonra Ming Huang ağır hareketlerle müzisyenlere durmaları için elini kaldırdı. Müzisyenler anında çaldıkları müziği durdurdu ve dansçı kadınlar da hizmetkarlardan birinin yönlendirmesiyle dışarıya çıkartıldı. Anlaşılan zurnanın zırt dediği yere gelmiştik. İmparatorun asıl amacı, bizi böyle misafir edişinin nedenini şimdi öğrenecektik.
''Neden böyle karşılandığınızı merak ettiğinizi biliyorum. Bu yüzden sizleri aydınlatacağım.'' Ming Huang bir el işareti yaparken Yang So başıyla imparatorunu onayladı ve kapıdaki askerlere komut verdi. Yang So'nun emriyle kapılar sonuna kadar açılırken büyük salona küçük bir kız çocuğu giriş yaptı. Siyah saçları yukarıdan bir topuz şeklinde toplanmıştı ve üzerinde geleneksel bir kıyafet vardı. Yüzü gözü daha yeni temizlenmiş gibi parlıyordu. Çinlilere benzemiyordu pek, kızın kim olduğunu merak ediyordum. Muhtemelen Ming Huang'ın kızı diye düşündüm. Küçük kız, başını eğmiş, elleri önünde bir şekilde çekingen adımlarla masanın başına doğru ilerlerken yanımdaki Rona, Ilgar, Ceylan üçlüsünün yerinde endişe ve huzursuzlukla kıpırdandığını fark ettim. Neler oluyordu? Ming Huang, memnuniyetle harmanlanmış bir gülümsemeyle uzun sakallarını eliyle ovuşturdu.
''Hoşgeldin küçük Muyan Çura. Gel yanımıza, biz de tam senden bahsedecektik.'' Muyan Çura mı? Bu... Rona'ya doğru aralanmış gözlerim hızla döndü. Onun da endişeli bakışları benimkilerle buluşurken düşündüğüm şeyin olmamasını diledim. Muyan Çura Tun Baga Tarkan'ın küçük kızıydı ve bizim onu ve halkımızı kurtarıp şehrimize gitmemiz gerekiyordu. Peki şu an burada neler oluyordu? Rona'dan çektiğim bakışlarımı Muyan Çura'ya çevirdim. Oldukça korkmuş ve tedirgin görünen yüz ifadesine karşılık içim acırken ona karşı kendimi o kadar yakın hissetmiştim ki bu hali beni daha da endişelendirmişti.
Muyan Çura ile göz göze geldiğimizde hafif çekik olan gözlerinin parladığına şahit oldum. Minik ama şiş dudaklarıyla sessizce 'Aybige' diye ağzını oynattığını fark edebilmiştim. Beni tanımıştı ve benden çaresizce onu kurtarmamı istediğini anlamıştım.