Keyifli okumalar…
21.bölüm: ‘’ Umudun Küllerinden Doğan Ateş"
Şafak Akova
Korku, gerçek bir tehlikenin ya da bir tehlike olasılığının, düşüncesinin uyandırdığı kaygı duygusu diye geçen tek kelime ile litaratüre geçen bir duygu türü. Benim için ise ruhuma ait sözlükte korku duygusu ben olarak geçiyordu. Hayatım bir korku denen, sağlamlıktan uzak, ahşap bir köprü üzerine kuruluydu. Bu duygu bana güven vermiyordu, korkunçtu, beni çuruma sürükleyebilecek kadar korkunçtu hem de. Fakat o köprüyü geçtiğimde doğru yola ulaşacağımı da biliyordum. Peki ya o köprüyü geçmeye çalışırken korku ismini verdiğim ahşap köprü yıkılırsa ve ben uçuruma doğru düşersem? Korkunun beni yenmesine izin mi verecektim yoksa o köprüyü yeniden inşa edip adını cesaret olarak değiştirecek miydim? Bu zamana kadar korkuya karşı hep mağlup gelmiştim. 4 yaşımda da, 7 yaşımda da, 10 yaşımda da ve bu yaşımda da hep aklımda, kalbimde ve ruhumda korku illetiyle yaşayıp durmuştum. En kötüsü de saydığım tüm yaşlardaki ben hala benimle beraberdiler, içimdeydiler. Hissediyordum, 4 yaşındaki Şafak'ın kimsesiz kelimesinin ne manaya geldiğini yeni öğrenip ağlamasını, 7 yaşındaki Şafak'ın ailesi olmadığı için dışlanmaya başladığı günleri, 10 yaşındaki Şafak'ın ölümcül öfkesini ve şimdiki yaşımın ruhsuz kalışını hissediyordum. Hepsi bendim, hepsi benden birer parçaydı, hepsi işte oradaydı, ruhumun en derin ve karanlık noktasında.
Umut, ummaktan doğan iç erinci, güven duygusu diye geçiyor sözlükte. Bu seferki de korkuya tezat, bende hiç olmayan bir duyguydu. Umut benim için bir Unicorn'un bahşettiği ölümsüzlük laneti kadar mucizevi bir duyguydu. O derece imkansız, o derece nadir ve değerli... Yalnızca... Yalnızca bir gün yaşadığımı hatırlıyorum umut denen çaresizlik verici, zavallı hissettiren o duyguyu. Umut etmenin bedelini ağır ödemiştim gerçi, umut etmeye karşı olan güvenimi ve hevesimi kaybetmiştim. Bazen umut etmek elimizde olan bir şey değildi fakat ben o duyguyu hep elimde tutmaya çalışmıştım bu zamana kadar. Çünkü umut etmezsem hayal kırıklığına da uğramazdım. Bir şeye karşı beklentiniz yoksa olmadığında üzülmezdiniz. Olmuyordu da, üzülmüyordum da... Bu kadar basitti aslında bazı duygular, fazla anlam yüklemek sadece daha fazla karışıklığa, daha fazla beklentiye ve daha fazla hayal kırıklığına neden oluyordu.
14 yaşındaydım, belki de 13. Hatırlamıyorum fazla çünkü hafızamın en unutulmuş köşelerine hapsetmişim yetimhanede kaldığım o dönemleri. Yetimhanenin küçük bahçesindeydim, hoş bahçe demek ne kadar uygundu bilmiyorum. Betondu işte her yer... Bankta bacaklarımı kendime çekerek oturmuş kitabımı okuyordum. Daha doğrusu daha önce birkaç kez okuduğum kitabı tekrar okuyordum. Küçük Prensti adı. Defalarca okumuş olsam da kitabın sonunda Küçük Prens'in aslında ölüyor olduğunu anlamamıştım hiç. O gün daha olgunlaşmış bir kafayla tekrar okuduğumda dank etmişti. Bu kitap bir çocuk kitabıydı oysaki. Belki de o yüzden ölümü bu kadar normalleştirmişlerdi. Ölüm denen doğal sürecin korkunç bir şey olmadığını göstermek içindi bu üstü kapalı son belki de. Küçük Prens'in ölüyor olmasının verdiği şaşkınlıkla kitabın kapağını kapatmış öylece bahçeyi seyrediyordum o gün. Kumral saçlarım yine dapdağınıktı, yüzüm önüme düşen saçlardan görünmüyordu.
Belki insanlar beni böyle görünce “amaaan çocuk kitabı o ya…” diyebilirdi. Gerçi çocuktum da aslında... Oysa en zor edebiyat türüydü bana göre çocuk kitapları çünkü başarılı bir çocuk kitabı duru ve yalın olmalı, çocuklar anlayarak ve eğlenerek okurken, büyükler de sıkılmadan hikâyeyle bağ kurabilmeli ve hikayeden farklı farklı anlamlar çıkararak kendisini ve hayatı sorgulama fırsatı bulabilmeliydi. Yani herkesin okuyup, benimseyebileceği bir kitap yazmak durumundaydı bu kitabın yazarı. Antoine de Saint-Exupery de kendi küçüklüğünü konu olarak yazdığı ve bizzat resimlediği Küçük Prens’te her yaşa hitap edebilme sanatını ustalıkla icra etmişti belli ki. Öyle ki eser için “çocuk kitabı değil hayat kitabı” demişti yetimhaneden kaçıp gittiğim kitapçının sahibi.
Tekrar bitirdiğim kitap gözümün önünde bir kez daha beliriverdi. Yazar pilotluk yaparken büyük çölde uçağı kazaya uğruyor ve arkadaşıyla orada yolları kesişiyordu. Küçük Prens ise aslında Asteroid B612 adlı gezegende yaşıyordu. Ancak bir sebeple gezegeninden ayrılıp, başka gezegenleri dolaşıyordu bir bir. İşte bu gezegenlerde kral, kendini beğenmiş, sarhoş, işadamı, bekçi ve coğrafyacıyla tanışıyordu. En sonunda da yolu Dünya denen gezegene düşüveriyordu. Sonrasında karşılaştığı “büyük” ise yazar oluyordu anladığım kadarıyla. Her sayfası post-it yapıştırılası, her satırı altı çizilesi, her kelimesi not edilesi bir kitaptı Küçük Prens. Okurken bol bol kendimi sorgulamıştım, kendimi Küçük Prens'in yerine koymuştum. İçindeki paragrafları ezberler hale gelmiştim, o derece çok okumuştum Küçük Prens'i.
'Büyükler sayılara bayılırlar. Yeni bir arkadaş edindiniz diyelim: Onun hakkında hiçbir zaman asıl sormaları gerekenleri sormazlar. “Sesi nasıl?” demezler örneğin, ya da “Hangi oyunları sever? Kelebek koleksiyonu var mı?” diye sormazlar. Onun yerine “Kaç yaşında?” derler. “Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?” Ancak bu sayılarla tanıyabileceklerini sanırlar arkadaşınızı. Eğer büyüklere, “Güzel bir ev gördüm, kırmızı tuğlalı, pencerelerinden sardunyalar sarkıyor, damında ise kumrular var.” derseniz, nasıl bir evden söz etmekte olduğunuzu bir türlü anlayamazlar. Ne zaman ki onlara, “Yüz milyonluk bir ev gördüm.” dersiniz, işte o zaman size, “Oo, ne kadar güzel bir evmiş!” derler gözlerini koca koca açıp.'
Tüm satırların altını çizmeye hevesliydim ancak bu masalı iki kelimeyle hatırlıyordum ben: büyükler ve fil yutmuş boa yılanı. Küçük Prens, büyüklerin tuhaf, anlaşılamaz, saplantı haline gelmiş alışkanlıklarına hayret ediyordu kitapta. Ancak şu bir gerçek ki yaş ilerledikçe hepimiz büyüklüğün bazı hastalıklarına tutuluyoruz. Bu kitap da diğer büyüklerle değil içimizdeki bazı “büyüklerle” uğraşıyordu zaten. Büyümek sorun değil de içindeki çocuğu muhafaza ederek büyümek meseleydi bana göre. O zamanlar içindeki çocuğa sıkı sıkı sarılan bir büyük olmayı diledim.
Düşününce, aslında başta pilotun karşılaşıyor olduğu küçük prens hepimizin içinde saklı duran çocuk belki de yetişkinliğin verdiği ağırlıkta ihtiyaç duyduğumuz özümüzdü. Kitap bu kahramanın kendi gezegenini hatta gülünü bırakarak tek tek diğer gezegenleri dolaşmaya başlamasıyla devam ediyordu. Küçük prens gittiği gezegenlerde yeni insanlarla tanışırdu. Bunlar sırasıyla Kral, Kendini beğenmiş adam, sarhoş, iş adamı, bekçi, kaşif, demir yolu makasçısı ve satıcıydı ve yine fark etmiştim ki bu insanlar aslında günlük hayatımızda hepimizin karşılaştığı belki bizlerin de onlardan biri olduğumuz yetişkin tiplerini temsil ediyorlardı; bencil, materyalist, hükmetme arzusuyla yanan tiplerdi bahsettiklerim.
Kitabın en çok sevdiğim yanı ince bir dille “büyüklerin” monoton, bencil ve hayal gücünden yoksun hayatlarını eleştirmesiydi belki de. Ne de olsa en korkulu düşlerimi o 'büyükler' süslüyordu. 'Büyükler sayılardan hoşlanır. Onlara yeni bir dostunuzdan söz açtınız mı, hiçbir zaman size önemli şeyler sormazlar. Hiçbir zaman: “Sesi nasıl? Hangi oyunu sever? Kelebek toplar mı?” diye sormazlar. “Kaç yaşındadır? Kaç kardeşi var? Kaç kilodur? Babası kaç para kazanır?” diye sorarlar. Ancak o zaman tanıdıklarını sanırlar onu. Büyüklere: “Pembe kiremitten bir ev gördüm, pencerelerinde sardunyalar, damında güvercinler vardı” derseniz, o evi bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Onlara: “Yüz bin franklık bir ev gördüm” demeniz gerek. O zaman: “Aman ne güzel!” diye bağırırlar.' diyordu kitapta. Yazarın bu paragrafta anlattıkları bana o kadar tanıdık geliyordu ki, öyle ya da böyle benim de bu düzenin parçası olduğumu farketmiştim o an.
Kitap her paragrafında o kadar derin anlamlar taşıyor ki insan kendini durup bir dakika o paragrafın üstünde düşünmekten alıkoyamıyordu, tıpkı o an bende de öyle olduğu gibi. Üzerine uzunca düşündüğüm bir paragraf da şöyleydi; “Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de insanların arkadaşları yok artık. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!” Uğrunda emek harcadığın, tanımaya anlamaya çalıştığın kişi sende yeniden anlam kazanır, onu diğer milyonlarca insandan ayıran şey sendeki anlamıdır. Büyükler tek düze hayatımızda bir düzenin çarklısı olmuşuz, bu düzen içinde kaçımız çıkar ilişkisi olmadan gerçek dostlara sahip diye sorgulamadan edemiyordu insan. Daha küçücük yaşımda beni bu düşüncelerle boğan hayata lanet etmekten başka bir şey yapmıyordum.
Küçük bir çocuğun gözünden paranın ünvanın ve mevkinin dünyada değer verilen her şeyin aslında ne kadar değersiz olduğunu anlatmaya çalışıyordun aslında kitap. Küçük Prens; bütün bu değersiz varlıkları ardında bırakarak, aslında yeni insanlar tanımak için geldiği bu çölde yorgun düşerek, geldiği yere, kendi yetiştirip üstüne titrediği için ona ait olan gülüne dönüyor. İnsan kendini bu çölde bazen gerçekten yalnız hissediyor, böyle hissettiğim zamanlarda artık Küçük Prens’in şu sözleri aklıma gelecekti sanırım; “Çölü güzelleştiren bir yerlerde bir kuyu saklıyor olmasıdır.”
Umarım ben de içimdeki kuyuları keşfedebilirdim...
O gün, kitaptan başımı kaldırıp dalgınca yine kitabı düşündüğüm o gün bir kız koştura koştura yanıma gelmiş nefes nefese kaldığı için bir süre banka ellerini yaslayıp soluklanmıştı. Sonra kesik sesiyle kalbimi paramparça edecek o lafları söylemişti.
‘’Annen, Şafak annen gelmiş.’’ Anne neydi? Ben öyle birine sahip miydim ki? Birileri benimle dalga geçiyor diye düşündüm, olamaz dedim, inanmadım ama içimde o lanet olası duygu, umut, filizlendi. İlk defa engel olamamıştım bu aptal duyguya, teslim etmiştim kendimi. O kadar da inandırıcı değildi belki kızın söyleme şekli ama o an o yalana o kadar tutunmak istedim ki… Kitabımı elimin içine hapsettim, kafamdaki yabancı sesi ‘dur, gitme!’ diye beni bağıra çağıra ikna etmeye çalıştı, dinlemedim. O kadar mı kör olmuştum hislerime, zihnime? Çevremdeki insanların kötülükle harmanlanmış kalplerine…
''Kim dedin?'' Sessiz ve kısık sesim ruhuma bir şimşek çakma sesi gibi çakılmıştı. Bir fısıltım kalbimde gök gürültülerine sebebiyet vermişti. Sesim titriyor, kekeliyordum. Kız sonunda soluklanmış olacak ki beni korkudan öldürmeden konuşmuştu.
''Annen olduğunu söyleyen bir kadın var müdirenin odasında, gel.'' Kız ifadesiz bir suratıyla sanki önemli bir şey dememişçesine arkadaşlarının arasına dönerken bende bıraktığı enkazın farkında değildi. Boğuluyordum... Boğuluyordum ve kimse farkında değildi. Boğuluyordum, kimsenin umrunda da değildi. Bir ölü daha kaç kez ölebilirdi?
Bu bir şaka mıydı yoksa gerçek miydi bilmiyordum fakat öğrenmenin tek yolu Canan Hanım'ın odasına gitmekten geçiyordu. Altımdaki taytı elimdeki kitabımı düşürmeyecek şekilde kavrayıp sıkarken ayaklanmış ve yurt binasına doğru hızla yürümeye başlamıştım. Ellerim hecandan terliyor, kalbim hayal kırıklığına uğrama korkusuyla minik bir kırlangıcın kalbi gibi hızla atıyordu. Ezbere bildiğim kasvetli koridorları hızla geçtim ve üm azarlanmalarıma ve aşağılanmalarıma şahit, sırdaşlığımı üstlenen ahşap kapıya hafifçe vurup içeriden 'gel' komutunun gelmesini bekledim. Canan Hanım'ın sert sesi yalnız olmadığını belirtircesine bir tık daha nazik yükselirken elim ayağıma dolaşık vaziyette içeriden konuşma sesleri gelen odaya tedirgince girdim. Yardım dilenircesine elimdeki kitabı göğsüme yapıştırdım ve sıkıca kavrayarak önce müdire Canan Hanıma sonra da karşısında oturan kumral, otuzlarının sonunda gibi görünen kadına merakla baktım. Canan Hanım kaşlarını çatıp neden geldiğimi sorgularcasına bana bakarken dudaklarımı konuşmak için ıslattım.
''B-ben-'' Lafımı kesen gıcırtıyla açılan kapı sesiyle gözlerimi sıkıca kapattım ve dişlerimi sıktım. Bir şeyler doğru gitmiyordu. Ve bunun altında kalacağımı hissediyordum. Bu his en başından beri bir kara bulut gibi çökmüştü içime ama ısrarla görmezden gelmeyi seçmiştim gözüme inen umut denen korkunç perdeyle. İçeriye benden küçük olduğunu bildiğim, ara sıra yemekhanede karşılaşığım açık kumral saçlı bir kız meraklı bakışlarıyla girerken ne tür bir senaryonun içine düştüğüm yavaştan kafamda şekillenmeye başlamıştı. Canan Hanım gelen kıza doğru gülümsedi ve beni, diyeceklerimi görmezden gelerek kıza doğru seslendi.
''Gel Şafak'cığım. Bu ablanın adı Feryal, senin annen.'' Mide bulantım an ve an artıyor, acı sıvının boğazımdan yükseldiğini hissediyordum. Küçük kız hevesle odada bulunan yabancının, Feryal Hanım'ın karşısındaki koltuğa oturdu. Hayır, odadaki yabancı Feryal Hanım değildi, o oturan bu kızın annesiydi. Buradaki tek yabancı bendim, fazlalıktım. Acilen yok olması gereken bir fazlalıktan ibaretim, gitmeliyim. Peki neden mıhlanmış gibiyim? Bacaklarım hareket etmiyor, ayaklarım yerle bütünleşmiş ve adım atmayı reddediyordu.
Müdire hanımın iğrenircesine önce dağılmış ve birbirine karışmış saçlarıma daha sonra da elimde tuttuğum kitaplara bakışıyla utançla kendime gelirken başımı eğdim ve birkaç adım geriledim. Yine de hala odadan çıkamıyordum.
''Sen neyi bekliyorsun? Allah'ım şu saçlara bak! Bit falan yoktur umarım?'' Canan Hanım'ın küçümseyici bakışlarından gözlerimi kaçırıp bana acıyarak bakan Feryal Hanım'a sonra da neden burada olduğumu sorgularcasına bakan küçük Şafağa çevirdim fakat bu da uzun sürmedi. Anlaşılan annesi gelen Şafak yerine bilerek beni de çağırmışlardı, benimle oynamışlardı. Eğlenmişler miydi bari? Değmiş miydi beni umut duygusuna küstürdüklerine?
''Sanırım Şafak'lar karıştı.'' Küçük Şafak yüzünde küstah bir ifadeyle bir annesi olan kadına bir bana bakmasıyla dişlerimi sıktım ve hiçbir şey demeden odayı terk ettim. Her zamanki gibi yalnızlığımla boğulduğum soğuk yetimhane odasına geçtim ve en köşeye itilmiş, dışlanmış yatağımda itilmiş, dışlanmış ruhum adına saatlerce ağladım.
Kendimi bir an bu geldiğim bambaşka dünyanın içinde, bambaşka olan zamanda bambaşka yerlere yolculuk eden Küçük Prens gibi hissetmekten alıkoyamadım. Paranın ve ünvanın temsilcisi olan hükümdar Ming Huang tam karşımızda duruyor, yüzündeki tatminkar ifadeyle kısık gözlerini üzerimize bir gölge gibi düşürüyordu. Aslında ne kadar da değersizdi oturduğu taht, sahip olduğu ünvan... Belki de bilmem kaç sene içinde ölecek, yerini başka bir hanedanlığa devredecekti. Ne için yaşamıştı bunca yıl?
Ming Huang'ın kendinden emin bakışları üzerimizde gezinirken rahatsız edici bakışların altında rahatsızca kıpırdandım. Bu adam çekik gözlerini bize dikmeyi bırakıp neler olduğunu anlatacak mıydı acaba artık? Bekledikçe geriliyordum çünkü. Üstelik askerlerimiz de hep dışardaydı ve üç kişi bu adamın karşısında öylece dikilirken oldukça çaresiz, bilgisiz hissediyordum ki bilgisiz kısmının doğruluğu da cabasıydı. Ne bu dönem Çin hanedanlığı hakkında bir şey biliyordum ne de hükümdarları hakkında bilgi sahibiydim. Çin kültürüne oldukça uzaktım zihnen.
Tanrım bana yardım et!
"Sizi neden böyle karşıladığımızı merak ediyor olmalısınız. Yang da sizi tedirgin etmiş olabilir." Ming Huang, bir bizim kocaman olmuş gözlerimize bir Yang'a bakıp bilindik sinir bozucu orta yaşlı gülmelerinden yaparken yüzümü buruşturmamak için kendimi zorladım. Çareyi omzumdan geçirdiğim deri çantama sıkıca yapışmakta bulurken sonunda hükümdarın sinir bozan gülüşü de kesilmişti.
"Yang sizin Tujue olmadığınızı ve buraya geleceğinizi zaten biliyordu, sanırım sizinle biraz oynamak istedi. Beni çok güldürür, umarım üstün espri yetenekleriyle sizi de eğlendirmiştir." Hükümdarın söylediğine karşılık ağzım aralanırken Yang So denen askere heybetli askere sinirle bakıp ağzımın içinde söyleyeceklerimi yuvarladım.
" Yaa o kadar komikti ki öleceğim sandım!"
"Bir şey mi demek istiyorsun savaşçı kız?" Hükümdarın bana dönmesiyle elim ayağım birbirine dolaşırken ellerimi önümde birleştirdim ve başımı eğdim.
"Ha-hayır efendim, sadece şaşkınım." Ming Huang keyifle başını salladı ve bir kez daha "hoh hoh hoh" gibisinden bir ses türüyle gülmeye devam etti. Ben mi sinir hastası oluyordum yoksa gerçekten sinir bozucu bir gülüş müydü bu?
" Askerlerim senden söz ettiler, bir kadın olmana rağmen oldukça dişli bir askermişsin. Hem de birliğinin komutanısın. İsmin nedir? Kimdir dostum, Tun Baga Tarkan'ın baş askeri?" Dostum Tun Baga Tarkan mı? Biz buraya düşman sıfatıyla gelmemiş miydik? Kafam asla almıyordu bu olayları asla!
" Aybige ismim, Ming Huang Bey." Cevabıma karşılık adam şaşkınca bir bana bir Yang So'ya bakarken ne dediğimin farkına varmamla hızla başımı yerden kaldırdım ve büyümüş gözlerimle önce şaşkınca bana bakan Rona ve Ilgar'a sonra da imparatora baktım. Başımı belimle beraber aşağıya doğru hızla eğdim.
"Bağışlayın imparatorum! Dalgınlığıma geldi." Kısa bir sessizliğin ardından imparatorun koca kahkahası salonun duvarlarında yankılanırken şaşkın gözlerim yine havalanmış ve ne olduğunu anlamaya çalışırcasına herkesin üzerinde gezinmeye başlamıştı.
"Sen ne komik bir kızsın? Bey de nereden çıktı?" Ming Huang gülmekten artık öksürmeye başlarken ağzım bir açılıyor bir kapanıyordu çünkü şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilmiyordum. Oysaki ben üzerimde akıllanmam için birkaç Çin işkencesi uygulanır sanıyordum.
Ah Şafak! Sen de ne meraklısın işkence görmeye? Çok istiyorsan bir de yalvar insanlara 'nolur üzerimde en vahşi işkencelerinizi deneyin!' diye.
Yang So, hükümdar öksürünce öne doğru atılırken Ming Huang iyi olduğunu söylercesine başını salladı ve eliyle Yang So'ya durmasını emretti. Yang So başını öne eğip geriye çekilirken göz göze geldiğim ve bana 'ne yapıyorsun' temalı bakışlar atan Rona'ya hafifçe omuz silktim ve ağzımla 'ne yapayım?' deyip onun iflah olmayacağımı işaret eden bakışları eşliğinde tekrar önüme döndüm ve başımı yere eğdim.
"Asıl konumuza dönelim. Aslında geleceğinizi birkaç gün önce askerlerim tarafından getirilen haber sayesinde öğrenmiştim. Değişik türden bir şekilde çıkarılan yangının olduğu günden söz ediyorum. Yang So'ya ait bu taktiği daha önce geçebilen olmamıştı. Askerlerimin dediğine göre ay şeklinde bir taktik uygulayıp tuzağımızdan kurtulmuşsunuz. Kimin fikriydi bu?" Ming Huang'ın bahsettiği gün aklıma gelirken vücudumu saran irkilmeyle harmanlanmış titreşime engel olamadım. O gün hem bizden hem de onlardan kayıplar olmuştu... ilk defa insanlara zarar vermiştim, aslında Mete Han'a ait olan bir taktik olan Hilal taktiğini bu yıllara uyarlayıp kullandırmıştım ve başarıyla o yolu atlatmıştık. Başımı yerden kaldırmadan hükümdarı yanıtladım.
"Benim fikrimdi efendim. Biz Türkler için değerli bir taktiktir Hilal taktiği. Yine de bunu ayrıntısıyla size anlatmam ne kadar doğru bilmiyorum. Şu an hangi vasıfla sizin karşınızdayız, bizden ne istiyorsunuz bunu da bilmiyorum. Lütfen engin bilginiz ve merhametinizle bizi aydınlatın imparatorum." Kendi kurduğum cümlelere kendim bile şaşırırken bu şaşkınlığı diğerlerine yansıtmamak için kendimi tuttum. Arada bir kurduğum cümlelerde günümüz kelimelerinden kullanacağım diye ödüm kopuyordu. Yaptığım en ufak değişiklik, söylediğim en ufak sözcük kaderde bir değişikliğe neden olabilirdi ve bunu yapan kişi olmak, bu sorumluluğu almak istemiyordum. Bu yüzden kendimi kamçılamam gerekiyordu bir sınırda ki o sınırı geçmeyeyim.
Ming Huang bir kez daha aptal gülüşünü tekrarlarken adamın ağzını koli bandıyla bantlamamak için kendimi zor tutuyordum. Aksi gibi Yang So ve Rona ile Ilgar da bana şaşkın şaşkın bakıyordu ve az önce söylediğim lafları sorgulamama neden oluyorlardı. Fazla mı saygısızca kurulmuş cümlelerdi? Oysaki elimden geldiğince saygılı olmaya çalışmış ve ona göre ifadeler kullanmıştım.
" Sen çok zeki bir kızsın. Tıpkı adın gibi bir dolunay misali parıldıyor, ışığınla bizi aydınlatıyorsun savaşçı kız. Gecenin karanlığında kendi birliğine dolunay olup ışık veriyor ve yönlerini belirliyorsun. Tun Baga Tarkan çok şanslı olduğuna emin olabilir." Ming Huang'dan aldığım iltifatlar beni mutlu etmek yerine rahatsız ediyordu. Beni gerçekten tebrik edip Tun Baga Tarkan'la olan arkadaşlığını mı savunuyordu yoksa Tun Baga Tarkan'ı yermek isteyip üzerini beni överek mi kapatıyordu emin değildim. Konuşma şekli kafamı karıştırıyordu.
" Madem buraya kadar geldiniz, hem de savaşmadan, kan dökmeden geldimiz; ben de sizi bir güzel ağırlayacağım. Bu vesileyle de sizi güzel bir haberle sevindireceğim, bunu hükümdarınız, Tun Baga Tarkan'a da iletmeyi unutmayın zira bu aramızdaki dostluğun daimi mi yoksa geçici mi olup olmadığını belirleyecek." Ming Huang'ın dediklerinden tek bir şey anlamazken Rona ile göz göze geldik. Başımı neler olduğunu sorarcasına salladım, o da bana bilmediğini belirtircesine başını iki yana sallarken yüzünde iyi şeylerin olmayacağına delalet eden bir ifade yer alıyordu.