‘’Amor Fati’’

2210 Kelimeler
15.Bölüm: ‘’Amor Fati’’ Aybige  27.04.2015 ‘’Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır, Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrı’ya yakarır, keşke güneş olsaydım diye. ‘Ol’ der Tanrı. Güneş oluverir; fakat bulutlar gelir örter güneşi, Hükmü kalmaz. Bulut olmak ister, ‘Ol’ der Tanrı. Bulut olur. Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur. Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da: ‘Ol’ der Tanrı. Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur. Her şey, karşısında eğilir. Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar. Oradan eser buradan eser, kaya bana mısın demez! Tanrı kaya olmasına da izin verir. Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı. Sırtında bir acı ile uyanır. Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. Kaderini sev, belki seninki en iyisidir. Amor fati – Nietzsche’’ Kendini beğenmeyen bu yüz kim? Kim için yaşıyorum, kimi yaşıyorum, kime bakıyorum? Bu aynadaki aksine bir yabancıya bakarcasına boş gözlerini diken insan ben miyim? Kaderine razı gelmek nedir? Ya da kaderini sevmek, zorunda kaldığın bir şeye teselli bulmak için sarılmak mıdır? Ben güzelim, hayır değilsin. Akıllı ve düşünceliyim, yanından bile geçmezsin. Arkadaş canlısıyım ve bir sürü arkadaşım var, yalnızlık denen kuyunun en dibindesin. Özgüvenliyim, Hastalıklı farenin tekisin. Kaderime ve geçmişime razı geliyor ve onları seviyorum, Sadece kendini kandırıyorsun kızım çünkü sen o kaderi de geçmişini de zihninde yüzlerce kez bir sıfat haline getirip bıçakladın. Zihin denen çöplükte kayboldun, yolunu arıyorsun. Kendini müzik kutusunda dans eden küçük bir balerin figürü kadar özgür sanıyor kendini mahvediyorsun. Hayır, o balerin özgür değil. Evet, o balerin delice özgür. İç sesimle ettiğim kavgalar, iç sesimle yaptığım çatışmalar… Hepsi şizofrenik iç dünyama ait minik ayrıntılar sadece. Kendi içimde bir tartışma yaratmak kendimle ilgili daha çok bilgi sahibi olmama yarıyor sanki. Eksilerimi, artılarımı bir çatışma ile kendi zihnime sunuyor gerçekleri daha iyi görebildiğimi düşünüyorum. Bu, 16 yaşındaki Şafak'ın kendi kendine ürettiği bir taktik sadece. Kendi ile o kadar baş başa olarak büyüdüm ki benim tartışmalarım da, çatışmalarım da, mutluluklarım ve hüzünlerim de hepsi iç sesimle paylaşabildiklerimden ibaret. Niye bu kadar mutsuzum? Niye bu kadar korkağım? Bu kadar mutsuzluğun karşılığı hayata daha sıkı tutunmak değil mi günlük? Ben kendimi tanıyamıyorum. Kendimi tanımadan içimdeki gücü nasıl keşfedeceğim? Ya da aslında güçlü olan ben miyim? Kendimi kabullendiğimde içimdeki gücü ve cesareti de mi keşfetmiş olacağım, tıpkı Nietzsche'nin de dediği gibi. Kaderimi sevmeli miyim? Kitap okumayı sıklaştırdığımdan beri takip ettiğim bir felsefeciydi Nietzsche. Dedikleri her zaman bana mantıklı gelir, düşünce sistemime en iyi onun uyduğunu düşünürdüm. Defterin arasına koyduğum o yazı da Nietzsche'ye ait minik bir hikaye günlük. Sevdiğim bir hikaye ama neden uygulaması bu kadar zor? Neden kendisiyle yetinmek bilmeyen o heykeltıraş ihtiyardan farkımı ortaya koyamıyorum? Bir gün gelecek günlük... O gün geldiğinde ben eski ben olmayacağım. Patlama noktamın geleceği o sınırı bekliyorum. O gün öyle bir gün olacak ki kimseler beni tanıyamayacak, kendini tanımayan ben ise asıl benliğini bulacak. İçindeki cesarete kavuşacak. O günü bekliyorum günlük. Beklemede fena değilim bilirsin. Umarım her şey beklediğime değer çünkü bildiklerim hiçbir şeyi bilmediğimi, gördüklerim aslında hiçbir şeyi göremediğimi, duyduklarım ise şu zamana kadar aslında her şeye karşı sağır olduğumu gösterdi bana. Bir kelebeğin tek kanat çırpışıyla tüm dünyayı değiştirebileceği hakkında bir teori varmış günlük, işte bahsettiğim o gün geldiğinde benim tüm dünyam değişecek. Bekliyorum... Defterin kapağını kapattım. Bu okuduklarımdan Şafak'ın hayatı ile ilgili pek bir şey öğrenememiştim belki de ama iç dünyasında ne tür karmaşalarla boğuştuğuna, özeline, zihnine, yüreğine sızmıştım. Şafak iyi değildi. Çaresizce tüm karmaşasına ait düğümü çözecek o günü beklemişti belli ki hayatı boyunca ama o günün gelmesi için hiç uğraş vermemişti, sadece beklemiş, beklemiş ve beklemişti. Gerçi belki de tam da bu yüzden en büyük tesadüfle, sabrının ve tüm bekleyişinin sonucunda başına böyle mucizevi bir olay gelmişti. Daha da doğrusu ikimizin de başına gelmişti. Benim de en çaresiz zamanımda tanrıya dediğim bir 'keşke' imdadıma koşmuştu. Bunu herhangi bir mantığa oturtmak zordu ama belki de zaten olması gereken de içine mantık sığdırılamamasıydı. Mantık bazen geri kalanları götüren bir unsurdu. Şafakta da bende de mantık bolca vardı fakat geriye kalan hiçbir düşünce, hiçbir duygu ikimizde de mevcut değildi. Olması gereken biraz mantık çerçevemizden sıyrılıp kendimizle yüzleşmekti. Hayatımız boyunca kaçıp durduğumuz kişiler yani. Yaşamım boyunca kendimle yüzleşmekten kaçınmıştım çünkü benim belli amaçlara ve belli emirlere uymam gerekiyordu. Eğer kendimle yüzleşirsem tüm bunları bırakıp kaçacağıma emindim. Sorumluluklarım gözardı edilemezdi, öyle de olsa kaçamazdım çünkü ben bu kadere mahkumdum. Şafak'ın defterinde bahsettiği 'felsefeci' denen kişiyi tanımıyordum. Zaten ismini bile söyleyemiyordum fakat doğru konuştuğu noktalar olduğuna katılıyordum. İnsan denen varlık doğumsuz bir yaratıktı. Kendisinde olmayan ne varsa onu ister, kendisinin sahip olduklarının farkına varamazdı. Tek yapması gereken kendinde olanları iyi değerlendirmek ve daha farklı bir açıdan bakmaktı sahip olduklarına. Yoksa o ihtiyar sanatkar adam gibi güneşken, bulut, bulutken rüzgar, rüzgarken kaya olmayı diler en sonunda da yine en iyisinin kendisi olduğunu fark ettiğinde de geç kalınmışlığın verdiği çaresizliği dibine kadar yaşardınız. Ben de Şafak da sahip olamadıklarımızın farkındaydık fakat sahip olduklarımıza kör olmuştuk. Şimdi ise birbirimize göz oluyor, hayatlarımızdaki boşluklar dolduruyorduk bu mucizevi olay sayesinde. Şafak belki de benden daha çok zorlanacaktı çünkü o acısını da, sinirini de, üzüntüsünü de, mutluluğunu ve heyecanını da her şeyini içinde yaşamak ve içinde bitirmek zorunda bırakılan bir bireydi. O kadar susturulmuştu ki hem kendine hem de hayata karşı, o da çözümü içine içine çığlık çığlığa bağırmakta ve kelimelerini şu deri kapaklı deftere akıtmakta bulmuştu. Ruhuna çarpan çığlıkları oradan sekip yine kendisine çarpıyor, en büyük zararı yine kendisine veriyordu. Susturulmaktan sesi kısılmıştı onun, konuşmayı unutmuştu. İçin için ağladığı ve de için için kahkahalar attığı için… Bu yüzden en çok da Şafak’ın kabuğundan çıkma şansı olması beni sevindiriyor ve heyecanlandırıyordu. Bu şans ona Tanrı tarafından bahşedilmişti ve en içten dualarımı onun için ediyor, bu hayata ve kendisine karşı olan utancını da utangaçlığını ve korkusunu da yenmesini diliyordum. Aradan birkaç gün, belki de düşündüğümden fazlası geçmişti. Günlerle aram pek iyi değildi fakat evini bulduğumuz kadının yüzümüze kapıyı kapattığı anın üzerinden epey geçmişti bana göre. O gün Nur ve Barış bir süre kapının nasıl ve neden üzerlerine kapandığını tartışsa da ben Şafak'ın günlüğü sağ olsun ki bu konu hakkında az çok fikir sahibi idim ve müdirelerin bu davranışları kurduğum fikirleri doğruluyordu. Bir haftadır Sanem Turna'nın nerede olduğuna dair izler arıyorduk. Böyle giderse bir sonraki davaya kadar yetiştiremeyecektik gereken kanıtları ve Nur'un dediğine göre de mahkeme süreci daha da uzayacaktı ya da kanıt yetersizliğinden dava düşecekti. Yine de bu kadar çabuk pes etmeyecektim. Bacaklarımı uzattığım koltuktan indirdim ve uyku taşan gözlerimi ovuşturarak dalgınca etrafa bakındım. Bu yere alışmak hala çok zordu fakat birçok şeyin işlevini ve adını öğrenebilmiştim. Yani en azından işime günlük hayatımda yarayacakları öğrenebilmiştim. Mesela şu tavandan sarkan, ışık saçan şey bir avizeydi. Aydınlatmaya yarıyordu, yani aydınlatma için ateş yakmaya gerek yoktu. Büyük odanın köşesindeki dev ekran bir televizyondu. İçindeki minik insanlar çeşitli dramalar sergiliyor ve izleyenleri ağlatıyor, güldürüyor, sinirlendiriyordu. Bilgisayar denen alet de içindeki internet denen devasa ağ ile istediğin bilgiyi sana ulaştırıyordu. İçine binip ulaşım sağladığımız alet de araba idi. O alete karşı hala büyük önyargı taşısam da çok işe yaradığı kesindi. Tabii onu sürmek için de damga gibi bir şey gerekmesi insanlar içinde güvenlik sağlıyordu anladığım kadarıyla. Daha öğrendiğim nice şey olmuştu ve insanlığın, medeniyetin bu kadar gelişmiş olması beni hayrete sokuyordu. Ayrıca bana kendimi çok yabani ve cahil hissettirdiği de cabasıydı. Yine de arada binlerce yıl olmasına rağmen medeni açıdan bizim uygarlığımızın da oldukça gelişmiş olduğunu biliyordum. En son hukuki terimlerin anlamlarına bakmak için kullandığım bilgisayarı masanın üzerinden alıp tekrar koltuğa yerleşirken bacaklarımı bağdaş yaptım. Altıma giyindiğim bol şalvar tarzı eşofman ve üzerimde bana kocaman gelen kazakla oldukça rahattım bu yüzden istediğim şekilde oturabiliyordum. Ayrıca burası bana ait özel bir alan olduğundan oturma şeklime dikkat etmeme de gerek kalmıyordu. Memnuniyetle gülümseyip avuçlarımı birbirine sürtüp ovuşturdum ve bilgisayarın açma düğmesine bastım. Bu düğmeyi yanlışlıkla keşfetmiştim fakat iyi ki de keşfetmiştim. Bilgisayar harika bir icattı! Ha bir de telefon vardı. Bilgisayarla aynı işlevi görmesinden başka uzaktaki birine tek bir dokunuşla ulaşabiliyorduk ve bu müthiş bir şeydi. Tabii boyutunun küçük olması da taşıma kolaylığı sağlıyordu. Tabii onu daha kullanmayı çözememiştim, bana bilgisayardan daha karmaşık geliyordu çünkü bu yüzden sadece telefon titreyip üzerinde bir isim belirdiği zaman telefonu açabilmekle yetiniyordum şimdilik. Bilgisayar ekranı parlayarak açıldığını belli ederken ezberlediğim şekilde internete gireceğim yere girdim. Arama kısmına klavye denen kısımdaki harflere baka baka aratacağım şeyi yazarken gülümsüyordum. Son harfi de yazarken doğru yazıp yazmadığımı görebilmek için başımı kaldırdım ve yazdığıma baktım Uygur Kağanlığı Dönemi Yüzümdeki gülümseme yavaşça silinirken çenemi avcuma bastırıp dirseğimi de bağdaş kurduğum bacağıma yasladım. Dönemimle ilgili bir şeylere bakacak olmak beni heyecanlandırsa da öğreneceğim şeyler bir şeylere zarar verir miydi? Sonuçta eğer bu sonuçlara bakarsam kendi devletimin gelecekte neler yaşamış olduğunu da, yıkılışını da, bir sonraki dönemini de her şeyi görecektim. Bunu öğrenmem ne kadar doğruydu? Ya kendimi tutamayıp devletin kaderine Şafak aracılığıyla müdahalede bulunursam. Aklıma Şafak gelirken dudak etlerimi dişledim. Peki ya Şafak sayesinde devletin geleceği değişiklik gösterirse ne yapacaktık? Hepimizin kaderi oynar mıydı böylece? Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum! Gözlerimi kapatıp avuç içlerimi yüzümle buluştururken yüzümü ovuşturdum ve ellerimi aç diplerime götürüp saçlarımı karıştırdım. Açlıktan midemin bulandığını hissederken düşünüp durmaktan yemek yemeyi unuttuğumu fark ettim. Gözüm duvardaki modern saate kaydı. Saate göre vakit akşamüstüydü. Yani epeydir bir şeyler yememiştim ve bu benim için alışıldık bir durum değildi. Midemden gurultular yükselirken karnımı işaret parmağımla dürtükledim. "En olmadık anlarda en olmadık yerlerde garip garip sesler çıkarıp beni rezil ediyorsun. Bugünlük çevrede rezil olacağım kimse olmadığı için seni affediyorum ama bir daha olmasın. Karşında yemek yemeyen Şafak değil açlıktan kendi midesini bile yiyebilecek Aybige var! Ayağını ona göre denk al yani." Karnımla olan uyarı içerikli muhabbetimi kapı sesi bölerken kaşlarım çatılmıştı. Umarım Barış ya da Nur değildir! O kadar çok konuşuyorlar ki onlara yetişemiyordum. Ha, bir de dediklerinin çoğunu anlamıyordum bile. Ah Aybige ah! Tembel hareketlerle bilgisayarı kenardaki ahşap masaya bırakıp bilmem kaçıncı kez çalan kapıya doğru yere sert sert basarak ilerledim. Bu saatte kapıyı şehir kapısını zorlayan düşman gibi çalan yezit de kimdi? Kapıyı hırsla, yüzümdeki hırçın ifadeyle açarken karşımda kelle gibi sırıtan Giray'a gözlerimi devirdim. Eğer yanında yemek getirmediysen gör bak seni camdan nasıl sarkıtıyorum! "Umarım yanında yiyecek bir şeyler vardır. Yoksa kapıyı bu şekilde çaldığın için seni bir ata bağlayıp bir süre o atla süründürmek zorunda kalacağım." Giray da laflarıma karşılık gözlerini devirirken arkasına sakladığı ellerini ve elleriyle tuttuğu poşeti öne çıkardı ve havaya kaldırıp içeri girdi. "Neyse ki bugünlük atı pas geçeceğim." Elindeki poşete karşı aç aç bakarken Giray ile olan tüm karşılaşmalarımızın yemek ile olması da ayrı komediydi. Artık Giray denince aklıma yiyecek, yiyecek deyince de aklıma Giray gelir olmuştu adeta. Elindeki poşeti alıp heyecanla az önce bulunduğum salona koşturdum ve poşeti masaya bıraktım. Giray da söylene söylene peşimden geliyordu. "Birden bire böyle aç bir kurda dönüşmüş olman akıl karı değil gerçekten. Seni senelerdir tanırım, neredeyse bir şey çiğnediğini bile gördüğümü hatırlamıyorum." Giray'ın şaşkın bakışları eşliğinde poşetteki iki paketten birini onun önüne bıraktım ve bir diğerinin kağıtla çevrili olan paketini açmaya koyuldum. Mis gibi gelen sıcak et kokusu burnuma sızıyordu. ‘’Kurt demiş olman bana iltifat gibi geliyor, beni kızdıramazsın.’’ Umursamazca yemeklere ağzım sulanarak bakarken mırıldanmama karşılık güldü. Dilimi dudaklarımın üzerinde gezdirip kağıdını açtığım ekmek içindeki soslu ete iştahla bakıp yemeye başladım. "Seninkini yemezsen ben yiyeceğim." Uyarıma karşılık Giray da ekmek arası etini yemeye başlarken karnımın doymaya başlamadına karşılık gözlerimi keyifle kapattım ve dolu ağzımla gülümseyip ufak bir heyecan hareketiyle dans edercesine sallandım. Yemek yediğim için bu kadar mutlu olmama muhtemelen şaşıran Giray elindeki ekmekle ve yavaşça çiğnediği etle şaşkınca bana baktı. Zorlukla yuttuğu etin ardından poşetten ayran denen lezzetli içecekten çıkardı ve paketini açıp önüme itti. "Ayran iç, boğulacaksın bu gidişle." Söylediğine karşılık ağzımdaki koca lokmayı zorlukla yuttum ve gülümseyip ayrandan koca bir yudum aldım. Şuraya geldiğimden beri Şafağa kilo aldırmış mıyımdır acaba? Bulduğum her fırsatta daha önce denemediğim şeyler yiyor ve tıkabasa karnımı doyuruyordum çünkü. Sadece maydonoz, roka gibi otlarla ve meyveli yoğurtla beslenen bir kızın bünyesine fazlaca et sığdırmıştım ve bazen kendimi patlayacak gibi hissetmiyor değildim. Kendi bedenimdeyken vücudum bu iştaha alışık olduğundan pek sorun olmuyordu. Ayrıca tüm gün de hareket halinde oluyordum bu yüzden yemek yemek bana ekstra kilo aldıran bir eylem olmuyordu fakat burada insanlar her şeyin en kolayına kaçıyordu. Meslekleri masa iş başında geçiyordu bazılarının ve gidecekleri yere araba denen araçla kolayca gidiyorlar, yürümekten olabildiğince kaçınıyorlardı. Ekmeğin son lokmasını da ağzıma atıp ayranın dibini kafama diktim. Şişen göbeğimi ovuşturup gülümsedim. "Eh, mutlusundur artık." Giray'ın daha da şaşkın suratına yapmacık bi gülüş atıp kendimi koltuğa bırakırken hala arama ekranında Uygur Kağanlığı Dönemi yazan sayfayı görmemle yüzüm düştü. Giray'ın görmemesi için açık kalan ekranı kapattım. "Sanem Turna araştırmaları nasıl gidiyor?" Giray da kendisini yan tarafıma atarken uzaklaşmak amacıyla koltuğun en köşesine çekildim ve bacaklarımı kendime çektim. "Gitmiyor. Müdireler de mekan değiştirmişler, Nur ve Barış onları araştırıyor. Ah ah! Atları olsaydı mis gibi izlerini sürerdim okumdan nasiplenirler, bir güzel konuşurlardı ama işte işler burada öyle işlemiyor ne yazık.'' Üzerimdeki kırmızı kazağın kollarını çekiştirdim ve ellerimi görünmez hale getirip kollarımı kendime doğru çektiğim bacaklarıma sardım. Saçlarımı omzumla geriye ittirip başımı geriye yaslarken bu rahatlığı Aybige kimliğime döndüğümde özleyeceğimi fark ettim. Şu giysilerden orada da yapmak lazımdı bir şekilde. Deri ve posttan yapılma giysilerin ne kadar rahatsız edici olduğunu şu an daha iyi anlıyordum. Tabii bu söylediğimin olması için önce geri dönebilmem gerekiyordu ve bunun nasıl olacağı hakkında en ufak fikrim bile yoktu açıkçası. Bilinmezlik beni yoruyordu, yıpratıyor ve akılsız hissettiriyordu. Ne olacağı, ne olacağım ve ne olacağımız bunlar kime bağlıydı? Bize mi yoksa bizi bu hale getiren Tanrı’ya mı?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE