''Müzik Kutusundaki Balerin''

3223 Kelimeler
16.Bölüm: ''Müzik Kutusundaki Balerin'' Aybige Gözlerimi kapatıp avuç içlerimi yüzümle buluştururken yüzümü ovuşturdum ve ellerimi aç diplerime götürüp saçlarımı karıştırdım. Açlıktan midemin bulandığını hissederken düşünüp durmaktan yemek yemeyi unuttuğumu fark ettim. Gözüm duvardaki modern saate kaydı. Saate göre vakit akşamüstüydü. Yani epeydir bir şeyler yememiştim ve bu benim için alışıldık bir durum değildi. Midemden gurultular yükselirken karnımı işaret parmağımla dürtükledim. "En olmadık anlarda en olmadık yerlerde garip garip sesler çıkarıp beni rezil ediyorsun. Bugünlük çevrede rezil olacağım kimse olmadığı için seni affediyorum ama bir daha olmasın. Karşında yemek yemeyen Şafak değil açlıktan kendi midesini bile yiyebilecek Aybige var! Ayağını ona göre denk al yani." Karnımla olan uyarı içerikli muhabbetimi kapı sesi bölerken kaşlarım çatılmıştı. Umarım Barış ya da Nur değildir! O kadar çok konuşuyorlar ki onlara yetişemiyordum. Ha, bir de dediklerinin çoğunu anlamıyordum bile. Ah Aybige ah! Tembel hareketlerle bilgisayarı kenardaki ahşap masaya bırakıp bilmem kaçıncı kez çalan kapıya doğru yere sert sert basarak ilerledim. Bu saatte kapıyı şehir kapısını zorlayan düşman gibi çalan yezit de kimdi? Kapıyı hırsla, yüzümdeki hırçın ifadeyle açarken karşımda kelle gibi sırıtan Giray'a gözlerimi devirdim. Eğer yanında yemek getirmediysen gör bak seni camdan nasıl sarkıtıyorum! "Umarım yanında yiyecek bir şeyler vardır. Yoksa kapıyı bu şekilde çaldığın için seni bir ata bağlayıp bir süre o atla süründürmek zorunda kalacağım." Giray da laflarıma karşılık gözlerini devirirken arkasına sakladığı ellerini ve elleriyle tuttuğu poşeti öne çıkardı ve havaya kaldırıp içeri girdi. "Neyse ki bugünlük atı pas geçeceğim." Elindeki poşete karşı aç aç bakarken Giray ile olan tüm karşılaşmalarımızın yemek ile olması da ayrı komediydi. Artık Giray denince aklıma yiyecek, yiyecek deyince de aklıma Giray gelir olmuştu adeta. Elindeki poşeti alıp heyecanla az önce bulunduğum salona koşturdum ve poşeti masaya bıraktım. Giray da söylene söylene peşimden geliyordu. "Birden bire böyle aç bir kurda dönüşmüş olman akıl karı değil gerçekten. Seni senelerdir tanırım, neredeyse bir şey çiğnediğini bile gördüğümü hatırlamıyorum." Giray'ın şaşkın bakışları eşliğinde poşetteki iki paketten birini onun önüne bıraktım ve bir diğerinin kağıtla çevrili olan paketini açmaya koyuldum. Mis gibi gelen sıcak et kokusu burnuma sızıyordu. ‘’Kurt demiş olman bana iltifat gibi geliyor, beni kızdıramazsın.’’ Umursamazca yemeklere ağzım sulanarak bakarken mırıldanmama karşılık güldü. Dilimi dudaklarımın üzerinde gezdirip kağıdını açtığım ekmek içindeki soslu ete iştahla bakıp yemeye başladım. "Seninkini yemezsen ben yiyeceğim." Uyarıma karşılık Giray da ekmek arası etini yemeye başlarken karnımın doymaya başlamadına karşılık gözlerimi keyifle kapattım ve dolu ağzımla gülümseyip ufak bir heyecan hareketiyle dans edercesine sallandım. Yemek yediğim için bu kadar mutlu olmama muhtemelen şaşıran Giray elindeki ekmekle ve yavaşça çiğnediği etle şaşkınca bana baktı. Zorlukla yuttuğu etin ardından poşetten ayran denen lezzetli içecekten çıkardı ve paketini açıp önüme itti. "Ayran iç, boğulacaksın bu gidişle." Söylediğine karşılık ağzımdaki koca lokmayı zorlukla yuttum ve gülümseyip ayrandan koca bir yudum aldım. Şuraya geldiğimden beri Şafağa kilo aldırmış mıyımdır acaba? Bulduğum her fırsatta daha önce denemediğim şeyler yiyor ve tıkabasa karnımı doyuruyordum çünkü. Sadece maydonoz, roka gibi otlarla ve meyveli yoğurtla beslenen bir kızın bünyesine fazlaca et sığdırmıştım ve bazen kendimi patlayacak gibi hissetmiyor değildim. Kendi bedenimdeyken vücudum bu iştaha alışık olduğundan pek sorun olmuyordu. Ayrıca tüm gün de hareket halinde oluyordum bu yüzden yemek yemek bana ekstra kilo aldıran bir eylem olmuyordu fakat burada insanlar her şeyin en kolayına kaçıyordu. Meslekleri masa iş başında geçiyordu bazılarının ve gidecekleri yere araba denen araçla kolayca gidiyorlar, yürümekten olabildiğince kaçınıyorlardı. Ekmeğin son lokmasını da ağzıma atıp ayranın dibini kafama diktim. Şişen göbeğimi ovuşturup gülümsedim. "Eh, mutlusundur artık." Giray'ın daha da şaşkın suratına yapmacık bi gülüş atıp kendimi koltuğa bırakırken hala arama ekranında Uygur Kağanlığı Dönemi yazan sayfayı görmemle yüzüm düştü. Giray'ın görmemesi için açık kalan ekranı kapattım. "Sanem Turna araştırmaları nasıl gidiyor?" Giray da kendisini yan tarafıma atarken uzaklaşmak amacıyla koltuğun en köşesine çekildim ve bacaklarımı kendime çektim. "Gitmiyor. Müdireler de mekan değiştirmişler, Nur ve Barış onları araştırıyor. Ah ah! Atları olsaydı mis gibi izlerini sürerdim okumdan nasiplenirler, bir güzel konuşurlardı ama işte işler burada öyle işlemiyor ne yazık.'' Üzerimdeki kırmızı kazağın kollarını çekiştirdim ve ellerimi görünmez hale getirip kollarımı kendime doğru çektiğim bacaklarıma sardım. Saçlarımı omzumla geriye ittirip başımı geriye yaslarken bu rahatlığı Aybige kimliğime döndüğümde özleyeceğimi fark ettim. Şu giysilerden orada da yapmak lazımdı bir şekilde. Deri ve posttan yapılma giysilerin ne kadar rahatsız edici olduğunu şu an daha iyi anlıyordum. Tabii bu söylediğimin olması için önce geri dönebilmem gerekiyordu ve bunun nasıl olacağı hakkında en ufak fikrim bile yoktu açıkçası. Bilinmezlik beni yoruyordu, yıpratıyor ve akılsız hissettiriyordu. Ne olacağı, ne olacağım ve ne olacağımız bunlar kime bağlıydı? Bize mi yoksa bizi bu hale getiren Tanrı’ya mı? ‘’Neyden bahsettiğin hakkında hiçbir fikrim yok fakat zaten şu son zamanlardaki halin, tavrın irdelenecek gibi olmadığı için bu laflarını da minik bir tebessümle karşılayacağım Şafak’cığım.’’ Eh, sen de haklısın Giray Hanım. Kim olduğundan emin değilim ama normal şartlarda Şafak’ı iyi tanıyan biri şu anki davranışlarının ne kadar garip olduğunu fark edebilirdi ve Giray da bu farkındalıktan yararlanmıştı. ‘’Ne düşünüyorsan düşün Giray Hanım. Kafam zaten yeterince bilgiyle dolu bir de sana Şafak numarası yapamayacağım.’’ Nasılsa ne desem anlamayacaktı? Dürüstlük bir şey kazandırmadığı gibi bir şey de kaybettirmiyordu şu şartlar altında. ‘’Şafak numarası?’’ Giray dirseklerini eğilerek dizine yaslarken artık ona Giray Hanım demem onu şaşırtmıyor gibiydi. Hanım kelimesinin kadınlara dendiğini geç de olsa anlasam da Giray isminin yanına hanım kelimesini getirmezsem ismi eksik gibi geliyordu. Her dediğimde onu rahatsız ettiğimi biliyordum ama Giray’ın o şaşkın suratını görmeye kesinlikle değiyordu. Gerçi o da buna alışmış gibi görünüyordu. ‘’Hiç, öylesine söyledim. Sen neden gelmiştin? Tek amacının beni beslemek olmadığına eminim.’’ Bacaklarımın uyuştuğunu hissederken rahat gri altın sardığı bacaklarımı Giray’a doğru koltuğa uzattım. ‘’Asıl gelme nedenim tabii ki seni ‘beslemek’ değil fakat ben yemek getirmesem senin o dolaba yiyecek almaya niyetin yok gibi gözüküyor. Ayrıca nedenini bilmediğim bir şekilde aşırı iştahlısın, özellikle de konu et olunca… Bu yüzden düşünceli bir insan olarak sana yiyecek getiriyorum, başka bir şey düşünme yani.’’ ‘’Ben sen getiriyorsun diye dolabı doldurmuyordum ama olsun.’’ Hoş, yiyecekleri nereden alacağımı, nasıl alacağımı hala bilmiyordum ama bunu bilmesine gerek yoktu tabii. Giray bana inanmamışçasına başını salladı ve yere koyduğunu yeni fark ettiğim deri çantasını kucağına aldı. İçinden birkaç kağıt parçası çıkarıp bana uzatırken boynundaki düğmeleri açıp nefes alanını genişletmişti. Belli ki kendisini geren bir konuydu buraya gelme nedeni. Uzattığı kağıtlara uzanırken sıcak ellerime değen soğuk teni irkilmeme ve toprak rengi gözlerimi ona çevirmeme neden olmuştu. Elime bir yılan gibi sürtünen buz gibi elleri hızla ensesini buldu ve olabilecekmiş gibi benden daha da uzağa, koltuğun en dibine kaykılmıştı. Ondan daha arsız bir hamleyle omzumu silkip az önceki ten temasını görmezden geldim ve elimle tuttuğum kağıtlara göz gezdirmeye başladım. Yazanlardan hiçbir şey anlamıyordum ki, hepsi bilmediğim hukuki terimler ve yeni nesil kelimeler içeriyordu. ‘’Bunlar da ne?’’ Kaşlarımı çatarak ellerimdeki kağıtları havaya kaldırdım ve gözlerimi Giray’a çevirdim. Sarımsı, açık kumral dalgalı saçları ve Rona’nın gözlerine benzeyen yeşille mavi karışımı gözleriyle bana döndüğünde bir an bocaladım. Düzgün inen dik burnu ve şiş, pembe dudaklarıyla kızları andıran bir güzelliğinin olması beni bocalatmıştı belki de. Yine saçıyla aynı renk tonunda da sakallar çevrelemişti köşeli yüz hatlarını. Yutkundum ve gözlerimi kaçırma isteğiyle en mantıklı yere, kağıtlara çevirdim. Bizim dönemimizdeki adamlar daha koyu renk saçlara sahipti ve renkli göz de pek sık karşılanmazdı. Rona’yı tanırdım renkli gözlü bir, göz rengi her zaman bana garip ve eşsiz gelirdi. Bir an onun gözlerini Girayda gördüm sanıp afallamıştım sanki. Gözlerim bu sefer de az önce görmezden geldiğim soğuk ellere çarptı. Neden bu ellere büyük bir zaafla bağlanacağımı düşünüyorum? Uzun bir süredir sessiz olduğumu ve Giray’ın bana öylece baktığını fark ederken boğazımı temizledim ve Giraya doğru ayaklarım ona değecek şekilde uzatmış olduğum bacaklarımı toparlayıp tekrar bağdaş haline getirdim. Giray da ona sorduğum soruyu yeni hatırlamış olacak ki başını iki yana salladı ve yanıma doğru yaklaştı. Elimdeki kağıtları alıp ilk göstereceği kağıdı en başa koydu ve benim de görmem için kağıdı ikimizin de görebileceği şekilde ortaladı ve parmağıyla anlatacağı kısmı göstererek anlayacağım dilden anlatmaya başladı. ‘’Ne yapmaya çalıştığınızı bildiğimden araştırmanıza birazcık burnumu soktum ve ben de birkaç araştırma yaptım.’’ Giray’ın dava araştırmamıza burnunu sokmuş olmasına karşılık hemen sağımda duran suratına ters ters bakarken bakışlarımı fark edip bana yapmacık bir gülümseme gönderdi. Serseri. ‘’Devam et.’’ Onayıma karşılık kağıdın üstünde yazan çeşitli isimlerin olduğu bir listeyi işaret etti. ‘’Müdireler hakkında şüphelenmekte haklı olduğunuzu düşünüyorum ben de. Seni yetimhaneden aldığımız dönemden Sanem Turna’nın Sergen Turna tarafından alındığı güne kadar tüm kayıtları inceledim.’’ Yetimhaneden bahsedilmesiyle içimde bir ürperti hissettim. Bu hissettiğim ürperti Şafak’ın oradaki anılarına mı aitti yoksa benim o yetimhanenin soğukluğunu görmüş ve hissetmiş olmamdan kaynaklanan bir ürperti miydi emin değildim. Devam etmesini beklerken sıcaklamanın etkisiyle kafamı koltukta biraz geriye çekerken sıcaklayan yüzüme elimi sallamak istesem de sıcakladığımı ona hissettirmek istemiyordum. Sanırım üzerimdeki kırmızı kazak fazlasıyla kalın gelmişti, ondan terliyordum. ‘’1991 yılından son birkaç yıl öncesine kadar bu müdireler tarafından asıl kayıtlardan saklanarak çocuklar evlat verilmiş. Bunlardan biri de Sanem Kaymaz yani Sanem Turna. Daha doğrusu Sanem Turna’nın kaydı evlat verilme olarak verilmiş. Yani velayeti yine devlete aitti fakat resmiyette Sergen Turna, Sanem Turna’nın koruyucu aileliğini üstlenmiş. Resmiyete göre sadece ihtiyaçlarını devletle paylaşması gerekiyordu fakat o Sanem’i evlat edinme adı altında zorla kendi yanına almayı tercih etti. Resmiyete göre onu evinde tuttuğuna dair bir kanıt yoktu. Tabii beklemediği şey Sanem’in onun evinde kaldığına ve Sanem’in sürekli o evden kaçmasına şahit bir sürü insan olmasıydı. Tabii baş kurban olarak olayların en büyük şahidi Sanem Turna idi fakat talihsiz bir şekilde birden bire ortadan kayboldu. Daha birçok kişinin de resmiyette koruyucu aile, kayıtlarda evlat edinme olarak görüldüğünü fark ettim. Ortada bir çocuk pazarlama suçu olduğunu düşünüyorum. Kayıtlar ve belgeler üzerinde de sahtecilik yapılmış elbette. Azımsanacak gibi değil. Tabii dikkat çekmemek için de Sanem’in dönemindeki müdireden hemen sonra yurda onun kızı olan Canan Alçın müdire olarak atanmış. Yani senin dönemindeki müdire. Tabii işleri de o yürütmeye devam etmiş. En son babam senin koruyucu aileliğini üstlendikten sonra Canan Alçın da bir süre sonra işi devretmiş.’’ Giray uzun açıklamasını yaparken bir yandan da bana bu suçlarla ilgili olan evrakları tek tek göstermiş ve kanıtlarını sunmuştu. Müdirelerin suçlarına karşılık başıma ağrılar saplanırken onca çocuk için kalbim acıdı. 1991 yılından beri kim bilir kaç çocuk mağdur edilmiş, neler için kullanılmış, gelecekleri ellerinden alınmıştı. Bu çocukların sesi kimdi? Bu çocuklar ne olmuştu? Kim onların haklarını koruyordu? Onlar çocuklukları çalınmış birer birey olarak büyüdüler ve yetişkin oldular. Şafak da onlardan biri olacaktı, ta ki Basri Ramsay yani Giray’ın babası onun hayatına girene kadar. Basri Bey, Şafak'ın başına gelen en büyük şanstı belki de fakat Şafak bunu henüz bilmiyordu anladığım kadarıyla. ‘’Bu… bu kadınlar… Yani nasıl serbest olurlar? Nasıl bunca yıl suçları ortaya çıkmaz?’’ Sorduğum soruya karşılık Giray dolgun dudaklarını birbirine bastırdı. Dudaklarına baktığımın farkına varırken kaşlarım çatıldı. Çaktırmadan kendi kendimin saçını çektim. Neler düşünüyordum ben bugün böyle? Kendine gel Aybige! Giray dalgalı-kıvırcık arası saçlarını elleriyle karıştırdı ve sorumu sıkıntıyla cevapladı. ‘’Ortaya çıkmamak demeyelim de ortaya çıkarılmasına izin verilmedi diyelim. Sergen Turna kendi pisliklerini güzelce örtpas ettiği gibi kendisine yardımcı olanları da mağdur etmemiş anlaşılan.’’ Sinirle cümlesini bitirirken yanak kaslarından dişlerini sıktığı belli oluyordu. ‘’Hepsinin cezasını çekmesini istiyorum. Gerçi Canan Hanım’ın annesi her an toprağa karışacakmış gibi görünüyordu, epey yaşlıydı fakat onun da cezasını bu dünyada olmasa da başka bir yerde alacağına eminim.’’ Hırsla konuşmama ve dizlerimi tırnaklamama karşın Giray güldü ve yerinde ayaklandı. Masanın üzerindeki çerezlerden avucuma doldururken ayaklanma üzere bacaklarımı toparladım ve ağzıma çerezlerden yavaşça attım. Tatlarınız enfes, biliyorsunuz değil mi? ‘’ Adalet biraz yavaş yürüse de sonunda gideceği yere varır Şafak, merak etme. Seni bu konuda böyle hırslı görmek güzel. İş birliği yapacağım kişi olarak seni seçerken pişman olmayacağımı biliyordum. Gerçi biraz tuhaf ve her şeyden bihaber göründüğün için başta şüphelerim oluşmuştu, kendi içimde bu kız mı beni birçok davada yendi diye sorguladım fakat bazı farklılıklar haricinde kendine geldiğini görüyorum.’’ Giray çantasını eline alıp konuşurken ben de ayaklanmış ve kollarımı birbirine bağlayarak onu dinlemiştim. Demek ki kendimden bihaber duruşum değişmeye başlamıştı. Bu da buraya uyum sağladığım ve iyi gittiğim manasına geliyordu. İçimden kendimle gurur duydum. Buraya geldiğimden beri o kadar akılsız davranıyor ve her şeye merakla yaklaşıyordum ki kendimle gurur duymayalı epey vakit olmuştu. ‘’Ben de sanırım kendimi daha iyi hissediyorum. Sadece bazı şeyleri keşfetmeye ve fark etmeye ihtiyacım var.’’ Gözlerimiz çakıştı. Ne demek istediğimi anlamış mıydı emin değildim. Fakat bazı şeyleri keşfetmeye ve fark etmeye başladığım doğruydu. ‘’Anlıyorum.’’ Hayır, anlamıyorsun ama önemli değil. ‘’Sanırım artık gitmem gerekiyor. Canan’ın ve annesinin yeni ikametgah adresini bulmak üzereyim. Yakında elime ulaşır diye düşünüyorum, kulağın telefonda olsun.’’ Nasıl yani hep telefonu kulağıma yapıştırarak mı gezecektim? Buna insan sabrı dayanmazdı ki! Yüzümü buruşturdum ve evi gözüyle evi tarayan Giray’a sorgularcasına baktım. ‘’Neyi bekliyorsun?’’ ‘’Sen evi hiç süpürmüyor musun?’’ Sorusuyla kaşlarım çatılırken aynı onun gibi gözlerimi tüm odada, yerlerde gezdirdim. Giray koltuğun kenarındaki minik ahşap masaya yanaşıp parmağını sürttü ve parmağındaki toza burnunu kırıştırırken parmağını bana gösterdi. ‘’Anlaşılan toz da almıyorsun.’’ Tamam, binlerce yıl öncesinden gelmiş olabilirdim fakat temiz olmamama hiçbir kılıf uyduramazdım. Daha önce yaşadığım yeri temizleme ihtiyacım hiç olmamıştı, daha doğrusu bu benim görevim değildi fakat anlaşılan burada iş bana düşüyordu. ‘’Dava ile uğraşmaktan unutmuşum onu ne yapayım?’’ Omzumu silkip kendimi haklı çıkarmaya çalışırken bu konuda başarısız olduğumun farkındaydım. ‘’Bari şu zavallıyı çalıştırsaydın, köşede çalışmamaktan paslanacak.’’ İşaret parmağını doğrulttuğu daha önce dikkatimi çekmeyen, odanın köşesindeki minik yuvarlak alete doğru baktım. Merakla ona doğru yaklaşıp önünde eğilirken üzerindeki düğmeleri inceliyordum. Neydi ki bu? ‘’Neyi inceliyorsun Şafak? Çalıştırsana süpürgeyi.’’ ‘’Süpür ne?’’ ‘’Robot süpürgeden bahsediyorum, bas düğmesine de şu yerdeki pisliği alsın en azından. Astımı olmayan insana nefes darlığı yapar buradaki tozlar.’’ Abartılı anlatımına karşılık gözlerimi devirirken süpürgenin neresine basacağımı kontrol ediyordum. ‘’Abartma istersen.’’ Diye mırıldanırken herhangi bir düğmeye basmaya karar verdim. Birden bire süpürgenin üzerinde bir ışık belirdi ve ardından da değişik bir ses çıktı. Süpürgeye şaşkınca bakarken gözlerimin büyüdüğünü hissettim. Eğildiğim yerde dengem bozulurken süpürgenin hareket etmeye başlamasıyla iyice afallamış ve anlık korkudan ne yapacağımı şaşırmıştım. Dengemi kaybedip yere düşerken elimdeki çerezlerden birkaçı yere dökülmüş, süpürge de bana doğru yürümeye başlamıştı. Tanrım, insan gibi yürüyor! Ben yerde emekleyerek uzaklaştıkça süpürge de üzerime doğru geliyordu. Korkudan titreyen ellerimden çerezler yere bir bir dökülürken çığlık çığlığa odanın içerisinde koşturmaya başladım. Süpürgeye elimde silah olarak kullanabileceğim tek şey olan çerezlerden fırlatırken bu onu daha çok sinirlendirmişe benziyordu çünkü süpürge de beni takip ederek garip bir ses eşliğinde üzerime gelmeye devam ediyordu. Ne tür bir yaratık bu?! Giray ağzını kocaman açmış beni izlerken şaşkın suratına odaklanamadan üzerime doğru gelmeye devam eden süpürgeyle tiz bir çığlık daha attım ve hemen önümdeki Giray’ın sırtına atladım. Giray şaşkınca beni sırtına atmaya çalışırken boynuna öyle bir yapışmıştım ve üzerine öyle bir tırmanmıştım ki beni indirmesi mümkün değildi. İndiremesin zaten! Bu garip alet beni ısırmaya çalışıyordu! ‘’Şafak ne yapıyorsun? İn sırtımdan!’’ ‘’Üzerime üzerime geliyor Giray! Kov şunu derhal!’’ ‘’Şafak elindeki yemişleri döküp duruyorsun süpürge de onları süpürmek için peşinden geliyor! Boynumu mahvettin insene kızım aşağıya!’’ ‘’Hayır! Gönder şunu yoksa boynunu tırnaklarımla parçalayana kadar tutmaya devam ederim!’’ ‘’Tamam! Tamam, başımın belası. Dur seni koltuğa bırakayım, oraya çıkamaz merak etme.’’ Giray beni sırtında koltuğa taşırken bir yandan da söyleniyordu. ‘’Ya sabır! Kafayı sıyırdı bu kız iyice.’’ ‘’Duyuyorum seni.’’ Uyarı amacıyla tırnağımı boynuna daha çok geçirirken acıyla inledi ve anlamadığım ama küfür olduğunu düşündüğüm bir kelime mırıldandı. ‘’Duy zaten.’’ Beni koltuğa bıraktı ve yerdeki çerezleri yiyen süpürgenin yanına gidip eğildi. Ne yaptığına bakıp bakmadığımı kontrol ettikten sonra endişeyle onu izlediğimi fark edip başını iki yana salladı ve süpürgenin üzerindeki bir tuşa basıp süpürgenin durmasını sağladı. Süpürge gözümün önünden yok olmadan yerimden kalkmayacağımı anladığında tekrar sabır dilediğini belirterek söylenmiş ve süpürgeyi başka bir odaya bırakıp elini silkeleyerek döndü. ‘’Ya sen gidince tekrar beni kovalarsa?’’ ‘’Saçmalama Şafak, merak etme kapattım bir de üzerine sakladım. Çok tuhafsın gerçekten. O alet yerdeki pislikleri süpürüyor otomatik olarak, seni kovalamıyor yani.’’ ‘’Sen çok biliyorsun!’’ Mırıldandım ve tedirgince çevremi kontrol ederek koltuktan indim. ‘’Neyse, şey sağol.’’ Gözlerim boynundaki kanlanmış çiziklere kayarken pişmanlıkla ve utançla dudaklarımı dişledim ve gözlerimi kaçırdım. Az önce adamın sırtına maymun gibi yapışmış bir de üzerine domuz gibi de çığlıklar atmıştım. Ah Aybige sen iflah olmazsın. Giray boynunu ovuşturup bana garip bir bakış attı. O bakışın ne anlama geldiğinden emin değildim. Kızmış mıydı? Yoksa canı mı acımıştı? Gözlerimi bu sefer de tavanda gezdirmeye başladım, yüzüne bakacak yüzüm kalmamıştı zira. ‘’Aslında sana bir hediyem vardı, neredeyse unutup gidecektim. Gerçi şu an verip vermeme konusunda kararsızım. Vahşice boğazımdan tırmıklandığım için veresim kaçtı.’’ Hediye mi? Hediyeleri severdim. Daha doğrusu bana başkalarından hırsızlık yolu dışında gelen şeyleri severdim. Bedavacı sayılır mıydım? Belki. Yüzüme Munzur bir ifade yerleştirdim ve avuçlarımı açıp öne doğru uzattım. ‘’Neymiş hediyen?’’ Hareketime ve hevesime karşılık Giray’ın şaşırdığını fark etsem de umursamadım ve deri çantasının içindeki minik parlak, kırmızı paketi çıkarmasını merakla izledim. Daha iyi görebilmek için de kafamı yanlara oynatıp duruyordum fakat şeklinden pek ne olduğu anlaşılmıyordu. Giray kararsızca bir eli elindekine bir bana bakarken ısrarla elimi bir kez daha uzatmam ve başımı omzuma eğmemle dayanamayıp hediye paketini avcuma bıraktı. Aslında hiç benlik olmayan bu hareketleri neden yaptığımı bilmiyordum, hatta bu hareketleri Şafağın da yaptığını sanmıyordum. İçgüdüsel miydi? Gözlerine gülümseyerek baktıktan sonra hediye paketini alıp masaya bıraktım ve paketini çıkarmaya çalıştım. Yırtmadan sonunda kırmızı parlak paketi çıkarabildiğimde içinden çıkan kutuya merakla baktım. Simsiyah parlak bir kutunun üzerinde değişik işlemeler vardı gümüş renginde. Kutunun şekli bir müzik aleti gibiydi daha çok. Merakla kutunun kapağını kaldırırken kutunun içinde bir ayna, ortada da bir çıkıntının üzerinde duran dansçı bir kadın figürü vardı. Açık kahve saçları dolgun bir şekilde salınıyordu, bir kısmı ise yukarıdan topuz yapılmıştı. Kadının üzerinde de kısa, pembe bir elbise duruyordu. Başımı eğe eğe kutunun ve içindeki kollarını havaya kaldırmış olan kadının her detayını inceledim. İçindeki kadın Şafağa yani bana benziyordu sanki… Ben mi benzetmiştim? Kutunun yanındaki minik çubuğa anlam veremezken parmaklarımla çubuğu kavrayıp hafifçe çevirmemle kutunun içindeki kadın figürü, hoş ve huzur verici bir müzik sesi eşliğinde dans ederek dönmeye başlamıştı. Gözlerim hayranlıktan parlarken bunun nasıl olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama dans eden kadın figüründen gözlerimi ayıramıyordum. ‘’Beğenmedin mi? Özür dilerim ben hoşuna gideceğini düşünmüştüm. Daha doğrusu babam öyle düşünüp zamanında bunu senin için almış fakat sana vermeye hiç fırsatı olmamış. Ben de… bunu sana vermemin zamanının geldiğini düşündüm.’’ ‘’Hayır hayır! Sadece… Çok şaşırdım. Bu çok, çok güzel ve de özel. Teşekkür ederim. Yani Basri Amca’ya minnettarım. Daha önce hiç böyle bir hediye almamıştım.’’ Gerçi bu hediye Şafak’a aitti ama… Giray babasını anımsamış olacak ki yüzünde minik, acı bir tebessüm oluştu. ‘’Eminim bunu kendisi vermek isterdi sana. Sanırım bunu seni daha yetimhaneden almadan önce senin için almıştı fakat sana bir türlü yanaşamadığı için verme fırsatı bulamadı.’’ Basri Ramsay için kendimi kötü hissetsem de Şafağın hislerini ilk elden okuduğum için Basri Ramsay’a olan tutumu yüzünden onu yargılayamıyordum çünkü onu bir şekilde anlayabiliyordum. Aynı şeyleri yaşamasam da yalnızlığını anlıyordum, sinirini ve öfkesini anlıyordum, korkularını anlıyordum. ‘’Olsun. Kendisi vermiş olmasa bile bunu düşünmesi bile benim için çok değerli.’’ Giray ile birbirimize gülümsedik ve bakışmamız onun gözlerini kaçırıp alnını kaşıması ve arkasını dönmesiyle son buldu. Utanmış mıydı bu adam yoksa? İçimden kıkırdayarak gülerken ben de sırtımı Giray’a döndüm ve elimdeki müzik kutusunu salonun başköşesindeki aynalı kısma güzelce yerleştirdim. Bu müzik kutusunun da tozlanmaması için burada iyi bir temizlik yapsam iyi olacaktı sanki. ‘’Ben gideyim artık, iyi akşamlar.’’ Giray hızlı adımlarla çantasını sıkıca kavrayarak dış kapıdan çıktı ve kapıyı ardından çekip kapattı. Gülümseyerek, ısınmış yanaklarıma avuç içlerimi bastırdım ve müzik kutusuna hafifçe parmağımı sürtüp sevdim. Keşfettiğim şeylerden biri de Giray’dı sanırım ve bu keşif için sabırsızlanıyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE