17.Bölüm: ''Ay Çöreği Anlaşması''
Şafak Akova
Küçükken hep şu içinde minik balerin figürü olan müzik kutularından isterdim. Yetimhaneden kaçar, yetimhanenin olduğu semte yakın olan nostaljik eşyaların satıldığı bir hediyelik eşya dükkanına heyecanla giderdim. Müdire hanımdan yiyeceğim azarlar umurumda olmazdı o zamanlarda. Nasılsa öylece dursam yine azar yiyecektim, bari azar yediğime değsin diye düşünür, fırsat bulduğum her anı yetimhaneden kaçıp yeni yerler keşfetmek için kullanırdım. Alacak param olmazdı, hoş alsam bile yurttaki oda arkadaşlarım tarafından imha edileceğine emindim çünkü onlara göre ben güzel şeylere layık değildim.
O balerinin Çaykovski’nin Kuğu Gölü müziğinin eşsiz tınısı eşliğinde kendi etrafında dönüp duran bir kar tanesi gibi süzülüyor olması beni o kadar etkiliyordu ki onu izlerken saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyordum bile. O zamanlar o balerini özgür sanırdım. Etrafında dönüp dilediğince bıkmadan dans ediyordu. Ben ise hep o yurda, acımasız insanlara mahkum kalacaktım. İçten içe o balerine özendim, ona benzemek hatta ve hatta o olmak istedim. Bir camın arkasından dilediğimce dans etmek camekanın önünden geçen insanların gözlerine hitap etmek istedim.
Sonra bir gün o müzik kutusunun oradan gittiğini gördüm. Yoktu, gitmişti. Sanırım biri onu aynı benim gibi çok beğenmiş ve satın almıştı. Camın önünde o balerini izlemeye o kadar alışmıştım ki kendimi bomboş hissettiğimi hatırlıyordum. Dükkanın önünde yere çöktüm ve müzik kutusunun yerine konulan beyaz renkteki oyuncak ayıya dolu gözlerle baktım. Balerinim gitmişti. Asla sahip olamadığım fakat orada hep olan, benim için dans eden balerin gitmişti.
Hüzünle gülümsedim. Onu görmeye, izlemeye bile hakkım yoktu. Gözümden akan damlalar yanaklarıma, oradan çeneme doğru inerken çöktüğüm yerde iyice büzüştüm ve yüzümü saklamaya çalıştım. Yanımdan birkaç insanın geçtiğini hissettim.
1
2
3
4
5
Sonrasını saymayı bırakırken burnumu çektim. İnsanlar görünmezmişim gibi yanımdan öylece geçip giderken müzik kutusunun olması gereken yerdeki ayıcığa tekrar göz ucuyla bakmıştım. Sonra aklımdan bir düşünce geçti. Balerin de belki de o kadar özgür değildi. Hep aynı müzikle, aynı giysiyle, aynı kutunun içinde ayrı hareketleri yapıp dönüyordu. Sahibinin isteğine göre de üzerine müzik kutusunun kapağı kapanacak ve derin bir karanlığa hapsolacaktı balerin. Belki de benden de yalnız ve kısıtlanmış durumdaydı. Küçük olan ellerimle o an gözyaşlarımı sildim ve ayaklandım. En azından camekandan hep aynı manzaraya doğru dans edeceğine başka bir yere gitmişti. Belki de daha mutlu olacağı bir yere. Bir daha da o dükkanın önünden geçmemiştim zaten.
Hayallerim ve umutlarım da aynı böyleydi işte. Bende olmayan şeyleri bir balerin figüründe gördüğüme inanıp içten içe her gün ona özenmiştim. Aslında onun da benim kadar kısıtlanmış ve yalnız olduğunu fark edememiş, kendimi o balerin olarak hayal edip durmuştum. Aslında özgürlük de yalnız olmamak da benim içimdeydi, benim elimdeydi. O sıfatları bir balerine sığdırmak zorunda değildim ki? Kendim de sahip olabilirdim, sadece duygularıma ve içimdeki gerçek bene karşı kördüm. Büyüdükçe bunu daha iyi anlıyordum.
Karşımızdaki yerleşim yerine ışıldayan gözlerle bakarken içimdeki gerçek bene karşı olan göz perdemi kaldırdığımı hissettim. Hayır, hayır korkusuz değildim fakat kuşkusuzdum ve kendime güveniyordum. Belki de sadece cahil cesaretiydi benimkisi. Anlık adrenalinde zorlu yoldan sıyrılmıştım, şimdi ise işin en zor kısmı geliyordu. Halkımızı daha doğrusu Aybige’nin halkını kurtarması gerekiyordu. İleride çok kan dökülecekti belki, belki de halktan birileri çoktan öldürülmüş olacaktı ve cesetleri karşılayacaktı bizi. Kendimi olabilecek her ihtimale karşı hazırladım. Kafamdaki paslı düşünceler birer çark gibi dönmeye çalışıyordu fakat paslı bir alet ne kadar çalışabilirdi ki? Aklım sanki donmuştu, ne düşündüğümü ve ne düşüneceğimi takip edemiyordum. Bildiğim tek şey şu an o zavallı insanları kurtarmamız gerektiğiydi.
Adını sürekli unuttuğum bir hanedanlığa ait olan bu yerleşke, Sian olarak geçiyordu Rona’dan dinlediğim kadarıyla. Çin’in sanat, ekonomi, kültür bakımından en gelişmiş yerleşkesiydi burası. Gözlerimi geleneksel Çin mimarisinin hüküm sürdüğü devasa şehirde gezdirdim. İleriye doğru gözlerimi kısarak baktım. O kadar çok ağaç vardı ki istemsizce kendimi burası kış değilken nasıl görünür diye düşünürken bulmuştum. Muhtemelen cennet gibi bir yer olurdu. Zaten Asya bölgesi de dağları, yeşilliği ve ormanlarıyla bilinen bir bölgeydi dünya üzerinde de. Burayı dünya gözüyle görebildiğim için kendimi şanslı hissetmeye başlarken ileride de şans konusunda aynı fikirde olabilmeyi diliyordum.
Hükümdarın evi olan saray da göz ucuyla görünüyordu buradan. Hükümdara ait olan saray merkezi Sian yakınlarındaki Changan’da bulunuyordu. Bu bilgiyi de çenesi asla durmak bilmeyen Ilgar’dan öğrenmiştim. Tabii, bu bilgiler için ona oldukça minnettardım. Şarkı söylemediği sürece gayet yararlı bilgiler üzerine sohbet ediliyordu kendisiyle. Ayrıca Changan’da bulunan sarayın dünyanın her yerinden müzisyenleri, yazarları, şairleri, bilim adamlarını, sanatçıları ve aşçıları ağırladığını da öğrenmiştim ondan. Bu dönemde bu kadar gelişmiş olan topluluğa hayranlıkla baktım. Çekik gözlerimle etrafa daha da kısılmış gözlerimle baktım ve yüzümde hoşnut içeren bir gülümsemenin oluşmasına izin verdim.
‘’Başlıyor muyuz?’’ Rona atını benimkinin yanına getirirken yüzündeki sahici ve cesaret verici gülümsemesiyle bana sorusunu yöneltti. Ben de gülümsedim ve gözlerimi gözleriyle birleştirip başımı olumlu manada salladım.
‘’Başlıyoruz.’’
Rona bana karşı güven vermek istercesine yavaşça göz kapaklarını indirip kaldırdı ve arkamızdaki asker ekibine dönüp başıyla yerleşim alanını işaret etti. Şimdi köyün giriş kapısını geçmemiz gerekiyordu. Köye doğru atlarımızla iyice yanaşırken köyün güvenliğini üstlenmiş olan dört asker bizi fark etmiş ve girişin önüne sırayla dizilmişlerdi. Muhtemelen kim olduğumuzu sorgulayıp onay verdikten sonra içeri girmemize izin vereceklerdi fakat şu anda biz düşmandık ve içeri girmemizin bu kadar kolay olmayacağı kesindi.
‘’Aybige, siz biraz geride durun. Bir şey deneyeceğim.’’ Rona bizi durdurup öne çıktı ve atından inip çatık kaşlarıyla onlara yanaşmamızı bekleyen muhafızlara doğru yanaştı. Çince olduğunu tahmin ettiğim dilde askerlere gür ve kendinden emin çıkan sesiyle bir şeyler anlatırken benim de kaşlarım iyiden iyiye çatılmıştı. Ne dediğini anlamıyordum fakat o kadar kendinden emin, ne dediğini bilir vaziyette konuşuyordu ki anlamasam bile ikna olmuştum açıkçası ben.
En sonunda Çinli askerlerin başlarını onaylarcasına salladığını ve kenara çekildiğini görürken kaşlarım havalandı, atımın eyerini tutuşumu sıkılaştırdım. Ceylan da merakla atını benimkinin yanına getirirken mırıldandı. ‘’Sence onlara ne söyledi? Arkada olduğum için duyamadım.’’
Ah, ben duysam bile anlamadım ki?
‘’Onların dilinde bir şeyler anlattı ama ben de anlayamadım. İşe yaramışa benziyor, öğreniriz şimdi.’’ Söylediğime karşılık kaşları havalandı. ‘’Çince biliyorsun sen de, nasıl anlayamadın?’’
Ceylan’ın beni sorgulama halleri beni iyice sinirlendirmeye başlarken yakalanacak olma endişemi de arttırıyordu. Tam iyi idare ettiğimi düşünürken birden biri daha çok Ceylan bana bir soru soruyordu ve kendimi bir uçurum kenarında sıkışmış gibi hissediyordum.
‘’Anlayamadım derken ben de tam olarak duyamadım, o yüzden.’’ Ceylan şüphesinden arınmış olacak ki dudaklarını birbirine bastırıp başını bize doğru gelen Rona’ya çevirdi. Gözlerimi devirip derin bir nefesi rahatlamış şekilde havaya saldım.
‘’Tamam, köye girebiliriz artık. Sorun çıkarmayacaklar.’’ Rona atına tekrar binerken hepimiz ona sorar gözlerle bakıyor ve onları nasıl ikna ettiğine dair bir cevap bekliyorduk. Oysaki ben kan dökeceğimizi sanıyor ve buna kendimi içten içte hazırlamaya çalışıyordum saatlerdir.
‘’Onlara Sui Hanedanlığından Tang Hanedanı imparatoru Ming Huan için gönderilen Tujue’ler olduğumuzu ve imparatorla görüşmemiz gerektiğini söyledim. Şansımıza gerçekten de Sui Hanedanlığından böyle bir şey bekliyor olacak ki sorunsuz inandılar.’’ Rona’nın açıklamasına kafam iyice karışmıştı. Bir sürü adını bilmediğim hanedanlıktan, bir imparatordan ve ne olduğu hakkında en ufak fikrim olmayan Tujue’lerden bahsetmişti ve ne dediğinden hiçbir şey anlamamıştım.
‘’Tujue de nedir?’’ Rona sorduğum soruya art niyetsizce gülümsedi ve sorgulamadan sorumu cevapladı.
‘’Türk savaşçılara Tujue deniyor. Çinli imparatorlar tarafından yüzyıllardır tercih edilen savaşçılar Türk oluyor genelde. Türklerin bozkırdaki deneyimine ihtiyaç duyuyorlar zannımca.’’ Rona’nın detaylı açıklamasına karşı anladığımı belirtircesine başımı salladım.
‘’Gidelim o zaman artık.’’ Arkamızda bizden onay bekleyen askerlere elimle ilerlememizi işaret ederken Ceylan ben ve Rona’nın arkasında kalmayı tercih etti ve önden ilerledik. Dikkat çekmemek amacıyla düz surat ifademle atı Rona’nın gittiği rotada ilerletmeye devam ederken Çinli halkın merakla bize baktığını görebilmiştim. Muhtemelen kim olduğumuzu, neden burada olduğumuzu merak ediyorlardı.
Her şeyden habersiz olan masum köylü insanlara daha fazla bakmak istemedim ve duruşumu iyice dikleştirip başımı önüme çevirdim. Birazdan belki de bizi onlara hizmet edecek askerler sanan Çinlilere ihanet edecek ve onların canını alacaktık. Bu düşünce kalbimin atış hızını arttırırken stres seviyem maksimum seviyedeydi. Ayrıca da epey yorgundum ve dinlenmeye ihtiyacım vardı. Sonuçta günlerdir at üstünde yol gidiyorduk.
İlerledikçe insanların meraklı bakışlarının odağı olmamız artıyordu. Odak noktası olmak benim için oldukça tuhaf bir deneyimdi. Ne hissettiğimi, hissedeceğimi, korkup korkmadığımı hiçbir şeyi bilmiyordum. Bu kadar bakışın kendi zamanımda bende nasıl yaralar yaratacağını hayal ettim. İnsanların kelimelerine ve irislerine karşı bir savunma mekanizması oluşturmuştum. Bu mekanizma kocaman tuğladan bir duvara benziyordu kafamın içinde. Asla aşılamayacak, devasa, soğuk ve ıssız bir duvar.
Annesinin eline sıkıca yapışmış olan, üzerindeki minik elbisesi ve onun da üzerine giyindiği kürkle minik bir kız çocuğu annesinin arkasına saklanıp görünmediğini düşünerek tek gözüyle beni izlerken yüzüme içten bir gülümseme yerleşti. Çekik, koca gözleriyle o kadar güzel bir kız çocuğuydu ki onu korkuttuğumuz için kendimi çok kötü hissediyordum. Bir zamanlar benim de her şeye, herkese öyle baktığım aklıma gelirken gözlerimi küçük kızdan kaçırdım. Gülümsememin yavaşça söndüğünü hissettim.
Sessizliğime inat çığlık atıyor, çığlıklar duyuyordum. Tüm renklere inat koca bir karanlıkta yaşıyor, zihnimde öldürdüğüm insanların cesetlerini o koca karanlığın en derin köşelerine hapsediyordum. Kendime inat aynalara bakmıyor, küsüyordum onlara. Hayata inat yaşıyordum, ruhuma kıyamamıştım daha.
Bedenime kıymak benim için bir şey değildi fakat ruhuma kıyan onca kişi varken bir de ben kıymak istemiyordum ona. Ruhumu küçük, çekingen bir kız çocuğu olarak görüyordum hala. Onu alıp şefkatle sarmalamak, narin saçlarını hafifçe taramak, ona masalları okuyup hayalindeki prensi hayal edebilmesini sağlamak istiyordum. Benim içimde o yetimhanenin soğuk duvarları arasında değil, yemyeşil bir bahçesi olan, küçük, mütevazı bir evde büyüyen sevgiyle dolup taşan güzel, minik bir kız çocuğuydu.
Atımı insanlara değdirmeden yavaşça ilerletmeye çalışırken yandan giysimin kenarının çekiştirilmesiyle kaşlarım çatıldı ve atımı durdurdum. Rona ve askerler de benimle beraber atlarını durdurdu. İlk başta kimseyi göremesem de biraz aşağıyla baktığımda az önce annesinin arkasına bizden korkarak saklanan kız çocuğunun atımın dibinde meraklı gözlerle beni incelediğini gördüm. Ellerini arkasında birleştirmişti ve büyük, çekik gözleri itinayla üzerimde geziniyordu. Annesine doğru gözlerim kayarken endişe ve merak karşımı gözleriyle bir kızına bir de bize baktığını gördüm. Atik bir hareketle atımdan inerken küçük kızın önünde diz çöktüm ve beni daha rahat incelemesine izin verdim. Kahverengi gözlerimi koyu, çekik gözleriyle buluşturdum ve kas oynamayan yüzümle ona bakmayı sürdürdüm. Bir eli hala arkada durmaya devam ederken bir elini çekingence yavaş hareketlerle kaldırdı. Gözlerimi kırpmadan ne yapacağını beklerken önce ellerini yanaklarımda gezdirdi. Sonra ellerini yavaşça saçlarıma götürdü ve birkaç saniye onlarla oynadı. Sonra elleri başıma alnımı kapatacak şekilde taktığım hafif bir kumaştan yapılmış kuşağı buldu. Kuşağın yanlarından sarkan siyah, kumral karışımı saçlarım da ilgisini çekmiş olacaktı ki sürekli onlara gülümseyerek bakıyor ve oynuyordu. Saçı iki renkten oluşan çok olmasa gerekti bu dönemde bu yüzden ilgisini çekmesini anlıyordum. Kafamdaki kuşağın düğümünü çözüp yavaşça çıkardım ve onu korkutmamak amacıyla yine yavaş hareketlerle kuşağı küçük kızın kafasına yerleştirip arkadan bağladım. Tabii kuşak ona göre olmadığı için alnından daha büyük bir kısmı kapatmıştı ama olsundu, küçük kızın mutlu olduğunu görmek beni de mutlu etmişti.
‘’ Zǒng yǒu yītiān wǒ huì xiàng nǐ yīyàng měilì jiānqiáng.’’
Ne dediğini anlamadığımı çaktırmamak için gülümserken gözlerim bizi izleyen Rona’ya doğru döndü. Başımı hafifçe iki yana sallarken ‘ne dedi?’ demek istiyordum. Rona atından inip yanıma doğru eğildi ve gülümserken kulağıma doğru eğildi. Sıcak nefesi kulağıma çarparken boynuma kadar kızardığımı hissetsem de duygu durumumu yansıtabileceğim bir an değildi şu anda.
‘’Sana bir gün senin kadar güzel ve güçlü bir kadın olacağını söyledi.’’ Ağzım hafifçe aralanırken birinden iltifat duymanın beni utandırdığını hissettim. Bu pek alışkın olduğum bir durum değildi. Barış’ın Nur’u gıcık etmek için arada Karadeniz şivesiyle Çince konuşmaya çalıştığı aklıma gelirken gülmemek için kendimi tuttum ve Çince nasıl teşekkür edildiğini hatırlamaya çalıştım. Sonunda aklıma geldiğinde gülümseyerek benden cevap bekleyen küçük kıza döndüm.
‘’ Xièxiè.’’ Tabi okunuşu Türkçe’ye göre biraz abes kaçıyordu fakat bunu takmamaya çalıştım ve ana odaklandım. Küçük kız da kocaman gülümserken yanıma geldiğinden beri sakladığı tombul elini ortaya çıkardı. Elinin içinden değişik, keke benzeyen bir şey çıkarken bana doğru uzatmasıyla şaşkınca kızın gözlerine baktım. O ise ısrarla almam için keki uzatıyordu. Uzattığı kekimsi çöreğin üzerinde ne olduğunu bilmediğim simgeler vardı fakat o kadar güzel görünüyorlardı ki mis gibi kokusu olmasa bunun bir kek olduğunu düşünemezdim bile. Kızın elinden keki düşürmemek için yavaşça alırken kafamı teşekkür manasında eğdim ve gülümsedim.
‘’ Wǒ kàn dàole nǐ de xiǎo nǚhái. Wǒ zhīdào nǐ shì lái jiù tā de. Tā zài dà huánggōng děng nǐ, dàn qǐng bùyào shānghài rènhé rén, wǒmen bù huài. Qǐng bùyào pèng wǒ bàba, tā hěn hǎo, zhǐshì zài zuò tā de gōngzuò.’’
Küçük kız uzunca, fısıldayarak konuşurken onu sadece ben ve Rona duyabilmiştik fakat ben onu anlayamamıştım. Rona’nın kaşları çatılırken kızın ne demek istediğini iyice merak etmiştim. Küçük kızın gözünden minicik bir damla akıp, yanaklarına ve takiben çenesine inerken şaşkınlığımı çevredeki insanlara çaktırmamaya çalıştım. Neden ağlamıştı? Az önce gülümsüyordu oysa ki.
Kız el sallayarak utançtan kızarmış yanaklarıyla ve kızarmış gözleriyle gülümserken koşarak tekrar annesine koşup, bacaklarına sarıldı ve kafasını annesinin giysisine gömdü. Biz de çöktüğümüz yerden ayağa kalktık. Dalgın bir şekilde keke bakan Rona’ya doğru dönüp keki gösterdim.
‘’Bu nedir? Sence neden bana verdi?’’
‘’Bu bir Ay Çöreği, diğer adıyla Ay Keki. Genelde Çin’de Congçiucie olarak adlandırılan Sonbahar Bayramında yapılır yani aslında bu keki yiyebilmen için sekizinci ayda olmalısın. Şansına minik bir el sana bu çörekten uzattı. Ayrıca bu çörek buradaki inanışa göre birliği, bütünlüğü ve huzuru temsil eder.’’ Rona’nın detaylı açıklamasına karşılık hayranlıkla bezenmiş kahve gözlerim üzerinde simgeler bulunan Ay Çöreği’ne döndü. Ne kadar da hoştu küçük kızın bunu bana vermiş olması. Fakat Rona huzursuz görünüyordu ve gözlerine yansıyan bu mutsuzluğun sebebini anlayamıyordum.
‘’Bir sorun mu var?’’ Gözlerimle askerleri ve meraklı gözlerle bizi izleyen Ceylan’ı kontrol ettim ve Rona’yı da kolundan tutup kendimle beraber döndürdüm. Artık sırtımız askerlerimize karşı dönüktü, böylece ne konuştuğumuza dikkat kesilemeyeceklerdi. Tabi bu hareketimde Ceylan’ın bakışlarından rahatsız olmamın etkisi de büyüktü.
‘’Küçük kızın söyledikleri… O biliyor Aybige. Bizim kim olduğumuzu ve neden burada olduğumuzu. Tun Baga Tarkan’ın kızı Muyan Çura’yı da gördüğünü ve sarayda olduğunu söyledi. Ayrıca… Halka ve saraydaki askerlere zarar vermememizi söyledi, babası da aralarındaymış. Belki de çocukluğun verdiği masumiyetle bu kekle barış ve huzur sağlamak istedi.’’
‘’Ne yapacağız Rona? Buraya kadar geldik, kim olduğumuzu öğrendikleri anda bizi öldürecekler. Nasıl barış içinde halkımızdaki insanları onlardan geri alacağız?’’ ceylan ve Ilgar’ın bize doğru yaklaştığını fark ederken son kelimelerimi iyice fısıldayarak söyledim.
‘’Yolun ortasında gizlice ne konuşuyorsunuz? Bizden gizlenecek bir şey mi var?’’ Ceylan’ın sorgulayıcı ses tonuna karşılık kaşlarımız havalanırken Ilgar ellerini önünde birleştirip gözlerini yere dikti. Sanırım Ceylan’ın bize karşı olan konuşma şekli karşısında bunu bir saygısızlık olarak görüp utanmıştı.
‘’Bilmenizi isteseydik yanınızda konuşurduk Ceylan. Saygı sınırlarını aşma.’’ Ceylan gözlerini bana dikmiş bir cevap beklerken ben de gözlerinin içine bakmayı sürdürdüm. Ona cevap vermeyeceğimi biliyordu. Rona’nın bıçak gibi sert sesiyle irkilerek Rona’ya dönerken şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Rona’dan böyle bir çıkış beklemiyordu zannımca. Açıkçası ben de beklemiyordum. Rona’yı uzun zamandır tanımasam da gördüğüm kadarıyla kibar, sabırlı, nazik, pozitif, bir insandı. Kimseye sert bir şekilde çıkıştığını görmemiştim belki de ordunun başında olmasına rağmen. Aybige ile zıt mizaçları vardı bana göre. Gerçi Aybige’yi de çok tanımıyordum fakat burada askerler üzerindeki imajını bu süre içerisinde anlamış sayılırdım. Askerler Aybige’nin öyle bir yüzünü görerek yetişmişlerdi ki benim en ufak farklı hareketim onları şaşırtıyordu. Ceylan da arada bana şüphelenircesine bakıp ikilemde kalacağım sorular yöneltse de onun bir şey anladığını sanmıyordum. Gerçi kimin aklına gelirdi ki iki farklı kişinin ruhlarının yer değiştireceği? Rona ise… Bazen içimi okuduğunu, her şeyi bildiğini düşündürtüyordu bakışlarıyla olsun, hareketleriyle, sözleriyle olsun…
‘’Ben… Saygısızlık etmek istememiştim.’’ Ceylan yutkunup hepimizde gözünü gezdirdikten sonra atına döndü. Kendimi bu hale düştüğü için kötü hissettim. Sadece hoşlandığı kişinin ondan bir şey gizlemesine kırılmış ve kendini böyle ifade etmişti belki de.
‘’Sence de biraz kırıcı olmadı mı?’’ Ilgar sorduğum soruya karşılık başını atının başını okşayan Ceylan’a çevirdi. Rona ise o taraftan yana hiç bakmıyordu.
‘’Arkadaşlıkla görevi karıştırmamayı öğrenmek zorunda Aybige. Bunu bir süredir yapıyor ve hareketleri can sıkmaya başladı. Önemli bir görevde Ceylan’ın duygusallıkları ile uğraşacak vaktimiz yok biliyorsun ki. Şu anda biz bu ekibin komutanlarıyız, ona göre davranmazsa aramızdaki birlik ve düzen bozulur.’’ Rona’nın açıklamasına karşılık başımı onaylarcasına salladım ve gözlerimi hafifçe tekrardan Ceylan’a değdirdim. Rona haklıydı. Böyle bir görevde duygusallığa ve şahsi husumetlere yer yoktu. Ceylan da sınırlarını bilmek zorundaydı bu yüzden.
‘’Ilgar birliğe söyle, planlar ufak bir değişikliğe uğradı. Bizden emir almadığı sürece kimse kimseyi katletmeyecek, yaralamayacak, art niyetle bakmayacak bile.’’ Ilgar emri yerine getirmek üzere bize selam verip birliğin yanına döndü ve ona söylenenleri askerlere iletmeye başladı.