''Kansız Savaşın İhalesi''

2245 Kelimeler
18.Bölüm: ''Kansız Savaşın İhalesi'' Şafak Akova ‘’Aklında ne var?’’ ‘’Bu hanedanlık ve türevleri ile yıllarca barış içindeydik. Türklerle iş birliği içinde birçok başarı kazandılar. Böyle bir dostluğu öylece kenara atamayacaklarını hatırlatacağız onlara sadece, elbette kan dökmeden.’’ Rona’ya başımı sallarken istemsizce yüzümde bir gülümseme belirdi. Kan dökmeyecek olma fikri beni epey mutlu etmişti şöyle bir durumda. Oysaki buraya gelmeden önce adeta bir kan gölünde yüzeceğimizi düşünüp stresten strese girmiştim kendi kendime. Rona’nın barıştan yana olan tavrı da beni etkilemişti üstelik. Bir komutan, küçücük bir kızın lafıyla planını değiştirmişti ve bu azımsanacak bir hareket de değildi üstelik. Elimdeki Ay Çöreği’ni cebimden çıkardığım mendile sardım ve atımın kenarında asılı olan erzak çantasının içine koydum. İşim bitince Rona’ya doğru döndüm ve cesaret ile güven aşılayan bir gülümseme takındım. ‘’Haklısın, hadi yapalım şu işi de artık halkımızı daha fazla bekletmeyelim.’’ Rona ona verdiğim desteğe karşılık göz kapaklarını yavaşça indirip açtı ve bana samimi bir gülücük bahşetti. Yol kenarında gerçekten uzun süre durduğumuzu ve insanların bize artık meraktan çok sorgulayarak baktığını fark ederken Rona ile birbirimize baş sallayıp atlarımıza atik bir şekilde atladık. Saraya kadar olan yolu oyalanmadan giderken hepimiz suskun ve ne yapacağımızdan habersizdik. Rona bizi öldürtmeden nasıl insanları kurtaracağımızı hala anlatmamıştı ve bilinmezlik beni ölümüne korkutuyordu. Hadi diyelim bizi içeriye Tujue olarak sokmuştu peki saraya nasıl girecektik, orada kim olduğumuz anlaşılmadan nasıl hüküm sürecek ve muhtemelen zindanlarda olan insanlarımızı kurtaracaktık. Tun Baga Tarkan’ın kızı olan Muyan Çura’yı da tek bir çizik olmadan hükümdarımıza ulaştırmamız gerekiyordu ayrıca. Kısa bir süre sonra Ilgar’ın atı benimkine yanaşırken duraksamadım ve önüme bakmayı sürdürdüm. Muhtemelen bir şey söyleyecek ya da soracaktı fakat az önce Ceylan ile olan minik husumetten kaynaklı çekiniyor olmalıydı. ‘’Bir şey mi söyleyeceksin Ilgar?’’ Onu yükünden kurtarıp sorumu yönelttim. Rahat bir nefes bıraktı ve ağzındaki baklayı çıkardı. ‘’O bir Ay Çöreği miydi komutanım?’’ ‘’Evet, o bir Ay Çöreğiydi. Neden sordun?’’ Ilgar cevabıma karşılık varla yok arası bir rengi olan kaşlarını hafifçe çattı. ‘’Ay Çörekleri bu mevsimde yapılmaz, o yüzden merak ettim sadece.’’ ‘’Öyleymiş, ben de Rona’dan öğrendim. Demek ki arada isteğe göre yapanlar da oluyor.’’ ‘’Ay Çöreği öyle alelade herkese ikram edilmez burada komutanım, sanırım bu o küçük kızın size uzatmış olduğu görüntüde küçük ama maneviyat olarak büyük bir barış çubuğu idi.’’ Ilgar’ın zekasına karşılık kaşlarım havalandı. Anlaşılan küçük kızın bize sözleriyle anlattığı şey Ilgar’ın gözünden bir Ay Çöreği vasıtasıyla kaçmamıştı. ‘’Sanırım haklısın. Bu kadar dökülen kanın içinden duyulan masum bir sesti o küçük kız. Rona da o sese kulak vermeyi seçti ve bu kararında onu destekliyorum.’’ Söylediğime karşılık Ilgar’ın yüzünde bir tebessüm oluşurken çekik gözleri iyice küçülmüştü. ‘Ruhunu kaybettikten sonra dünyayı kazanmak insanın ne işine yarar?’ diye bir cümle görmüştüm bir süre önce. Nerede, ne zaman okuduğumu bilmiyordum sadece tesadüfi bir yazıydı benim için. Şu an o yazı nedense benim için daha çok anlam kazanmış gibiydi. Savaşmak bir tercihti fakat savaşırken kendini, benliğini yani kısaca ruhunu kaybetmek insanın tercihinde olan bir şey değildi. Sadece insanın tercihleri doğrultusunda mahkum olduğu bir hiçlikti ruhunu kaybetmek. O ruh kaybolduğunda ise o savaşı kazanmak önemini yitiriyordu bana göre. Ruhu olmayan bir insana maddiyat neye yarardı ki? Rona ruhunu kaybetmeyeceği yoldan gitmeyi tercih ederek kazanmayı, zafere ulaşmayı seçmişti ve ben onun bu kararını şiddetle desteklemiş üzerine onunla gurur duymuştum. Bana göre hayran olunası ve dahi örnek alınası bir insandı Rona. Türklerin barbar olmadığının somut bir kanıtıydı bana göre. Tarih kitaplarında adını görmüyor olmak ne büyük kayıptı! Vicdanıyla ve merhametiyle kim bilir kimlere örnek olacaktı belki de. ‘’Changan’a varmak üzereyiz efendim!’’ Askerlerden birinin gür sesi boşlukta yankılandı. Gözlerim kapanmak için direniyordu fakat sınırlarımı zorluyordum. Uzun bir süredir mola vermiyorduk ve uyumamıştık. Ay Çöreği’nin nefis kokusu burnuma nüksederken iştahımın olmaması onu yememe engel oluyordu. Yine de tadına bakmak için sabırsızlanıyor olduğumu düşündüm. Ay Çöreği nedense kalbimi sımsıcak yapmıştı, küçükken annenizin sizin için yaptığı kurabiyenin kokusunun tüm evi sarması gibi sıcak bir histi bu. Sonunda Tang Hanedanlığına ait devasa saray gözlerimizin önüne serilirken kalbim heyecandan o kadar hızlı atıyordu ki sesini duyduğumu hissettim. Soğuktan uyuşmuş ellerim ve yüzüm umurumda bile değildi. ‘’Askerler! Biz bu saraya öldürmeye ve karmaşa çıkarmaya gelmedik, bu kapıdan en dostane duygularımızla geçeceğiz ve kimseye zarar vermeyeceğiz. Yine de önceliğimiz halkımızdan insanlarımızı kurtarmaktır! Komutanlarınızın izni dahilinde mecbur olduğunuz durumlarda müdahale edebilirsiniz.’’ Birliğe karşı olan seslenmem son bulurken cesaret alırcasına Rona’ya baktım. Bu ana kadar bizi Rona idare etmişti ve neredeyse hiçbir şey yapmamıştım. Bu yüzden kendimi bir fazlalık gibi gereksiz ve boş hissetmekten alı koyamıyordum. Bundan sonra artık Rona’ya elimden geldiğince destek çıkmak ve bıraktığım dizginleri tekrar ele almak istiyordum. Sarayın devasa ahşap kapısına Ilgar önümüzden gidip birkaç kez sertçe vururken hemen ardından kapılar yavaşça, rahatsız edici bir ses eşliğinde açılmaya başlamıştı. Jiucheng Sarayı’nın kapıları ardına kadar açılırken kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Sarayın baş muhafızları bize önce sertçe bakmış, sonra da bizimle ilgili malumatları olacak ki geçmemize izin verdiler. Hiçbir şey demeden saray kapısının içinden geçtik. Jiucheng Sarayı’nın mimarisi klasik Çin mimarisinin daha şatafatlı hali idi. Devasa çatılı binaların yan yana ve üst üstte konulmasından oluşan saray, kırmızı ve lacivert renklerinden oluşuyordu genel olarak. Önümüze dökülen yol bir taş yoldu, kar taneleri birleşip bir halı gibi taş yolu kaplamışlardı. Sarayın ana kapısı olduğunu düşündüğümüz alandan birkaç geleneksel Çin asker kıyafetleri giyinmiş muhafızlar çıkarken gerginliğimden arınmaya çalışmak o an için beni çok zorluyordu. Ya anlarlarsa başka niyetimiz olduğunu? Askerlerden daha heybetli olan adam diğer askeri geride bırakacak şekilde öne çıkarken karşımızda bir set kurar gibi dikildi. Yakalanmış mıydık? ‘’Sui Hanedanlığından gönderilen Tujue’ler siz olmalısınız.’’ Askerin bizim dilimizde konuşuyor olması beni şaşırtırken aslında konuştuğum dilin bile tam olarak bana ait olmaması aklıma gelmedi. Sanırım bu duruma, bu zamana alışmaya başlıyordum. ‘’Tang Hanedanı hükümdarı Ming Huang için özel olarak geldik’’ Gözlerim yavaşça sorgularcasına Rona’ya dönerken onun yüzünde düz bir ifade yerini koruyordu. Bu askeri tanımasından mı kaynaklanıyordu yoksa duygularını çok iyi mi saklıyordu emin değildim. Böyle anlarda yani görevin can alıcı anlarında Rona bambaşka savaşçı bir kimliğe dönüşüyor, yalnız kaldığımızda ise düşünceli, kibar bir insana dönüşüyordu. Bu iki hali de birbirinden etkileyiciydi açıkçası çünkü iki hali de kendisinden bir parçaydı ve hiçbir şekilde yapmacıklık içermiyordu. Gerçek duygulara, gerçek sözlere ve gerçek hareketlere aç kalan ruhumun burada doyuma ulaşacağını hissettim. Karşımızda heybetini koruyan asker hepimizi süzerken kaşları çatılmıştı, bizden şüpheleniyor olması olasıydı. ‘’Tujue’lere benzemiyorsunuz siz. Başları sen misin?’’ Asker muhattabı olarak Rona’yı görüyordu belli ki, yüzümüze bakma gereği bile duymamıştı zira. ‘’Hayır komutanımız Aybige’dir.’’ Rona’nın beni göstermesi ile ona kaşlarımı çatarken bana güven verici bir bakış attı ve önüne döndü. Heybetli asker küçümseyici gözlerini ilk defa bana değdirirken gözlerimi kaçırmamak için kendimi zorladım. Çok korkutucu görünüyordu ama bir yandan da Çinlilere benzemediğini fark etmiştim. Türk asıllı olabilir miydi? ‘’Aynen, şey ben oluyorum komutan.’’ Ne diyorum ben? Kısık sözle söylediğim cümleyi kimse anlamazken duruşumu dikleştirdim ve atımdan indim. Başımla bir selam verdikten sonra bu sefer daha sesli ve özgüvenli bir şekilde kendimi tanıttım. ‘’Bu birliğin başkomutanı Aybige benim. Küçümseyici bakışlarınızdan anladığım kadarıyla bir kadının komutan olmasına epey şaşırmış gibisiniz.’’ Adamın yanında minicik kalan bedenime karşılık ettiğim laflara içimden naralar atarken bu heyecanı yüzüme yansıtmamıştım neyse ki. Aybige’nin bir komutan olması beni çok gururlandıran bir detay olsa da üzerimdeki sorumluluğu da kat ve kat arttıran bir etkendi. Yine de bu dönemde kadınlara değer verilmesi ve devlet işlerinde, askeriyede onlara da bir rol oynama şansı bu dönemin 2021 yılından daha medeni olduğunu düşündürtmüştü bana. Zihnen oldukça gelişmiş toplumlardan oluşuyordu bu dönem. ‘’Haklısınız, şaşırdığım doğru. En iyisi ben kendimi tanıtayım. Sanırım sizin dilinizde konuşmam da sizleri şaşırttı. Ben Tang Hanedanlığı’nın Türk asıllı komutanı Işbara Kağan, buradaki ismimle Yang Lo ve siz Tujue değilsiniz.’’ Çin hanedanlığının komutanının bir Türk olmasına tam şaşıracakken son söylediğiyle göz kapaklarımın açıldığını hissettim. Kalbim adrenalinden öyle bir atıyordu ki kalbimin sesinden diğerlerinin sesini duyamayacak gibiydim. Nereden anlamıştı ki? Gerçi adam Tujue’ler yetiştiriyor tabii ki farklarımızı anlayabilecek yetkinlikte olmalıydı. Işbara Kağan bize üstten üstten bakarken Çin’de Türk bir komutan olmanın azımsanmayacak bir şey olmadığı belliydi. Rona’nın dediklerinden anladığım kadarıyla Türkleri asker olarak aldıklarını biliyordum fakat başkomutan yapacaklarını hiç düşünmemiştim. Gerçi tarih derslerinden hatırladığım kadarıyla hocamız Göktürkler tarafından yazılan Orhun Yazıtlarından bize bir parça okumuş ve Türklerin Çin askeri yönetiminde oldukça etkin olduğunu anlatmıştı. ‘Beyleri, boyları düzensiz olduğu için ve Çin boyları aldatıcı ve kandırıcı olduğu için, kardeşi ağabeye düşürdüğü için, beyle boyları çekiştirdiği için, Türk boyları, kendi ülkesini elinden çıkarmış. Kağan ilan ettiği kağanını yitirivermiş. Çin boylarına, beylik er oğlanı kul olmuş, hatunluk kız evladı odalık olmuş. Türk beyleri Türkçe adlarını attı. Çinli beylercesine Çin adını tutarak, Çin kağanına bağlanmış. Elli yıl Çin için çalışmışlar. Doğu'da, gün doğusunda Bökli Kağana değin asker sevk etmiş. Batı'da Demirkapı'ya değin asker gönderivermiş. Çin kağanının ülkesi ve töresi için savaşmış. Türk boyları şöyle demiş: "Ülkeye sahip boylar idim. Ülkem şimdi hani? Kimin için fetih yapıyorum ben?" "Kağanlı boylarım vardı. Kağanım hani? Hangi kağan için çalışıyorum ben." der imiş. Böyle deyip Çin kağanına düşman olmuş’ Orhun Yazıtları – Göktürkler ‘’Bizim Ming Huang ile görüşmemiz gerekiyor.’’ Rona’nın söylediğine karşılık Işbara Kağan diğer ismi ile Yang Lo, gözlerini Rona’ya çevirdi. ‘’Hangi sıfatla? Yalan dolanla girdiğinize göre buraya gizli bir amacınız olmalı.’’ Yang Lo’nun yüzünde bizimle dalga geçen bir ifade vardı sanki ve bu sinirimi bozarken bir yandan da kuşkulandırmıştı. Böyle bir durumda daha ciddi olması ve bizi kılıçtan geçirmesi gerekmez miydi? ‘’Hır gür çıkarmaya gelmedik, sadece konuşacağız.’’ Benim de öne atılmama ve kararlı bakışlarımı ona dikmeme karşılık Yang Lo sakalını kaşıdı ve kafasını salladı ve önümüzden ilerlemeye başladı. Bu kadar kolay olacağını beklemezken Rona’ya kararsızca baktım. Elimizi kolumuzu sallayarak saraya gidecektik, hem de yalan söylediğimiz açığa çıkmışken. ‘’Bunun iyi bir fikir olduğuna emin misin hala? Ya bizi öldürmeye götürüyorsa? Ya bize Çin işkencesi yapacaklarsa? Şu kafaya su damlası damlatmalı kafa delme işkencesi tarihte ilk defa bende denensin istemiyorum açıkçası.’’ Rona’ya doğru endişeyle fısıldarken söylediklerime karşılık gözlerini büyülterek bana baktı. ‘’ Dışarıdan gayet normal gözüküyorsun, içinden neler düşünüyorsun sen öyle?’’ Rona’nın sorusuna karşılık omzumu silkerken dolgun dudaklarımı dişlerimin arasına alıp kendi işkence türümü dudaklarıma yapmaya başladım. ‘’Ne düşündüğümden ben de emin değilim aslında. Ayrıca sen bilmiyorsun bunların nasıl işkenceleri olduğunu. Hiç ‘beş ceza yöntemi’ diye bir şey duymadın mı? İşine gelince en bilgin insanmışçasına öne çıkmayı biliyorsun’’ diye mırıldandım. Endişeden ne dediğimi bilmezken bu soğuğa rağmen terliyor olmam da endişemin kanıtlarından sadece biriydi. Rona dediklerime gözlerini devirdi. Ne? Ne var? Çin kaynaklarını okumuşluğum olmuştu zamanında sürekli gittiğim o kitapçıda. Shujing isimli bir kitapta Çinlilere ait beş ceza sistemi ayrıntılarıyla anlatılıyordu. Tabii bu işkenceler hangi hanedanlığa aitti emin değildim fakat o beş cezayı net bir şekilde hatırlıyordum. Mò xíng; Damgalama Dàpì; Ölüm Cezası Yuè xíng; Ayak kesme Gōngxíng; Hadım etme Yì xíng; Burun kesme Tüylerimin ürperdiğini hissederken hadım edilme ihtimali olan Rona’ya acıyarak baktım. Ayrıca ölüm cezası denilen de normal idamlar değildi hani. Vücudu parçalara ayırıp etleri şehir meydanında sergilemek, atlara bağlayıp parçalara ayırmak, kaynar suda haşlamak, deri yüzmek, dilimlemek, bizdeki Osmanlıdaki gibi kelle almak gibi yöntemlerle öldürmekti bahsettikleri. Önümüzden ilerleyen Yang Lo durdu ve yüzündeki gülmeyi durdurmaya çalışırcasına dudaklarını birbirine bastırıp bana baktı. ‘’Shang hanedanlığından, Batı Han hanedanlığı döneminden beri bu tarz vahşi işkencelere başvurmuyoruz aslında küçük savaşçı kadın. Direkt asmak ve kafa kesmekle yetiniyoruz sadece fakat hayal gücünüze ve işkence bilgi birikiminize hayran kaldığımı söylemeden geçemeyeceğim.’’ Yang Lo’nun benimle dalga geçerek, koca vücuduyla sırıtmasını saklamaya çalışarak saray koridorlarda yürüyüşüne yüzümü buruşturdum ve burnumu kırıştırdım. Çok biliyordu sanki! Ben sizin yedi ceddinizin geleceğini biliyorum hala bana üstünlük taslıyorsun! Kendi içimde nasıl huysuz ve çemkiren bir insan olduğuma şaşırıp kalırken başımı iki yana sallayıp bu tuhaf ruh halinden kurtulmaya çalıştım. Arkamı dönüp bizi duyan oldu mu diye askerlerimizin kalanını kontrol ederken başta Ilgar olmak üzere hepsinin beni görmesiyle gülmelerini saklamak için başlarını eğdiğini görmemle sinirlerim iyice bozulmuştu. Birliğine Aybige’yi yine rezil etmiştim galiba. Neyse ki çok kalabalık olduğumuz için çoğunluğunu Saray kapısında bırakmıştık askerlerin de hepsine aynı anda rezil olmamıştım. Sonunda Yang Lo büyük bir kapının önünde durdu. Kapıyı tıklattığında sürgülü bir yapıya sahip olan kapı iki yandan yavaşça açıldı. Geleneksel Çin sanatına ait eserler ve mimari bu odanın içinde de kendini en şatafatlı haliyle gösterirken devasa odayı daha doğrusu salonu, tavanını, camlarını hayranlıkla inceledim. Tang hanedanlığı döneminin sanat, mimari vesaire açısından gelişmiş bir dönem olduğu gerçekten her halinden belli oluyordu. Kendimi Aybige’nin evini düşünürken buldum. Acaba Uygurların yaşadığı şehir, yerleşkeler nasıldı? Uygurlular da sanat, mimari açısından oldukça gelişmiş bir topluluktu sonuçta. Merakımı zihnimdeki hayali raflara kaldırdım ve Salonun ortasındaki tahtımsı sedirde bizi izleyen hükümdar olduğunu tahmin ettiğim kişiye baktım. Sarayın baş köşesinde oturduğuna göre elbette hükümdar o olmalı Şafak, zekanı ayakta alkışlıyorum gerçekten! İmparator Ming Huang’ı gözümün kenarıyla incelerken ilk defa bir imparator görüyor olmak heyecanımın kat ve kat artmasına neden oluyordu. Hala inanamıyordum. 8. Yüzyılda, Çin’deki bir sarayda o ülkenin imparatorunun karşısındaydım. İmparator’un kısa, toplu bir yapısı vardı. Uzun, siyah bir geçi sakalı ve uzun, değişik bir şekilde aşağıya doğru sallanan da bıyıkları vardı. Kemerli burnunun ardından çekik gözlerine çekinerek baktım. Bizi gördüğüne şaşırmamış yüz ifadesine keyifli bakan gözleri eşlik ediyordu. Üzerinde mavi, bir imparatora yakışır kalitede bir kumaştan yapılma kaftanımsı, bol bir giysi vardı. Bilge ve barışçıl bir imparator olduğunu tahmin ettiğim ya da öyle olmasını dilediğim Ming Huang hafifçe gülümsedi ve eliyle yaklaşmamızı emretti. Arkamızda kalan birkaç askeri ve Ceylanı da Yang Lo kapının dışında bırakırken içeride sadece ben, Rona ve Ilgar kalmıştık. Bu beni daha da gererken koskoca imparatorun önünde bir yanlış hareket yapmamak için tavırlarıma ekstra özen göstermeye çalıştım. ‘’Sonunda gelebildiniz.’’ Başımız eğik Ming Huang’ın konuşmasını beklerken bizim dilimizde konuşurken ne dediğini idrak etmemizle aynı anda başlarımız havalandı ve imparatorun yüzüne şaşkın yüzlerimizle baktık. Sonunda geldiniz derken… Zaten bizi mi bekliyorlardı? &
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE