Keyifli okumalar dilerim…
19.Bölüm: ‘’Dolunay’ın Kaderi’’
Aybige
Ruhuma atılan çentiklerin birer güç simgesi olduğunu sanırdım. O çentikler çoğaldıkça en güçlü olan ben olacaktım. Acıttıkça güçlendirecek, güçlendikçe de saygı duyulan ve korkulan biri haline gelecektim. Küçüklükten gelen ezik ve çürümüş benliğim böyle teselli bulacaktı çiziklerle dolu ruhumda. Bir gün beni yok sayan herkesin karşısına en güçlü, en yenilmez halimle çıkacaktım. Küllerimden doğup ‘Aybige’ ismini bir nabız gibi attıracaktım kelamlarında. İsmimin geçmesi bile kalplerini titretecekti. Ufak bir fısıltım, toprağı ayaklarının altından kaydıracak, kulaklarını sağır eden bir gürültüye gebe bıraktıracaktı. İçkilerinin kırmızı renginde benim kan içinde kalmış yüzüm gözlerinin önüne gelecekti. Ağlamaktan kan toplamış gözlerim yerini öldürmekten kan toplamış ellere bırakacaktı. Böyle vahşi olmayı ben seçmemiştim, beni buna onlar zorlamıştı. Kana susayan ben değil, onların çürümüş benliğiydi. Açlıktan gözü döndüğü için küçük bir hurma çalan ve dayak yiyen o küçük, pasaklı kız onların aç ruhlarını daha da aç bırakıp ölüme terk edecekti. Güç benim için bu demekti. Ne kadar az kişi sever, ne kadar az kişiye değer verirsen o kadar güçlüydün. Sevgi aciz kılardı. Sevgi çaresiz ve bitap kılardı. Değer verirsen verdiğin kadarından da fazlasını senden alırlardı. Kilitli kapılarımı en savunmasız halimde bir kez araladım orada da kalp denilen minik odacığıma Rona’yı sığdırdım sadece.
Soyum sopum bendim, sadece ben. Ben sadece Aybige idim. Onun, şunun, bunun kızı Aybige değil, sadece ‘Aybige’. Bebekliğinde bir nehirin içine küçük bir tahta kasanın içinde bırakılan, donmaktan ölmek üzereyken hayata ısrarla tutunan o küçük kızdı Aybige. Doğuştan terk edilmiş, doğuştan kimsesizdi o. Bir balıkçı tarafından bulunup, sırf çalıştırılmak için büyütülen daha sonra da özgürlük denen dev pusulanın peşinde toprak yola karışıp giden o küçük kızım ben. Onun, bunun kızı değilim. Sadece ben.
Saçı başı dağınık, üstü kir pas içinde olan o küçük kızdı Aybige. İnsanlar tarafından hor görülen, itilip kakılan, insan yerine koyulmayan minik bir fareyle aynı seviyede görülen o kızım ben. Rona ile tanışana kadar adı bile olmayan o kimliksiz kızdım işte. Hakaret sıfatlarıyla isim bulurdum ben. Bir gün adım yezit olurdu, bir gün pislik, bir gün rezil, şeytan, cadı… Her gün başka bir kimliğe bürünsem de hep aynı kişiydim. Hep yalnızdım, tek dostum çıplak ayaklarıma karışan toprak parçasından ve gece göğü süsleyen yıldızlarla aydı.
Kan ve gözyaşı üzerine kurulu hayatımın en masum yıllarını Rona ile arkadaşlığımın başladığı zamanlarda geçirmiştim belki de. Gün içinde dolaşıyor, çevreyi keşfediyor, kendi içimizde eğleniyor, sohbetler edip evrene olan merakımızı dillendiriyor, karnımız acıktığında da bol bol meyve çalıp yiyorduk. Günün sonunda karnımız doyduğunda ise en mutlu biz oluyorduk. Mavi ile yeşilin uyumla dans ettiği gözleri o zaman da küçük yüzünün ortasına özenle yerleştirilmiş gibi kocaman duruyordu. Koyu renk saçları uzundu ve onda yapraklardan ve ince dallardan yaptığım tokatla saçlarını topuz şeklinde yukarıdan bağlamıştı. O halini dün gibi hatırlıyorum belki de. Onunla ilk karşılaştığımız, beni döven adamdan kurtardığı günden sonra neden yıkanmadığımı merak etmiş olacak ki bunu bana sormuş ve bir omuz silkme hareketi ile almıştı cevabını. Beni utandırmak istemediğinden olsa gerek beni ormanın içindeki bir su kütlesinin olduğu yere götürmüş, meyve kabuklarından değişik, aromalı bir yıkanma aracı yapıp bana, mahremime özen göstererek saatlerce benimle oynaya oynaya beni yıkayıp temizlemişti. O gün akşam, üzerimizdeki paçavralara rağmen tertemiz yüzümüz ve tertemiz saçlarımızla keyifle su birikintisinin kenarında orman manzarasını seyretmiştik. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum, o da benim hakkımda bir şey bilmiyordu. Tabii vahşi olduğumu düşünüyor olabilirdi fakat bu pek umurumda değildi. Genelde konuşan ve soru soran tara o olurken ben susmayı ve yüzümde gülümseme olmayan ama gülümsediğimi sandığım tebessümle onu izlerdim. Bana adımı sordu, cevap veremedim. O yaşıma kadar bana kimsenin adımla seslenmediğini söyleyemedim. Dudaklarımı büzüp omzumu bilmediğimi belirtircesine silkmekle yetindim. Bana gökyüzünün üzerinde fütursuzca parıldayan ayı işaret etti.
‘’Senin adın Aybige olsun mu? Dolunay kadar parlak ve güzelsin. Evet evet! Senin adın Aybige. Gecenin karanlığına bir güneş gibi doğacak olan Aybige.’’ Dedi ve o gün ben Aybige oldum. Dolunay kadar parlak ve güzel olan Aybige. O, bu, şu, pislik, kokarca değil Aybige olmuştum ve o gün yüzümdeki gerçek gülümsemeyle Rona’ya adımı seslice zikir ederken içimden yemin ettim. Bana verilen bu isimle bir gün beni fare kadar gören insanların üzerine Dolunay gibi çökecektim ve Rona’nın da dediği gibi gecenin karanlığına tıpkı bir güneş gibi doğacak, beni hor görenleri uykuya daldıkları en savunmasız anlarında kafesleyecektim; tıpkı beni benzettikleri fareler gibi.
Rona'yı özlemiştim. Şafak ile ben arasındaki farkı anlamış mıydı bilmiyordum. Şafak ne yapıyordu onu da bilmiyordum. Birkaç gündür ondan haber alamamıştım. Belli ki yansımasına bakabileceği bir şey olmamıştı ya da fırsat bulamamıştı. Halkımızdaki insanlar ne olmuştu? Kurtarabilmişler miydi? Aklımda birçok soru vardı ve bunların cevabını nasıl alırdım bilmiyordum. Çaresizce her akşam aynanın önüne geçmekten ve beklemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu. Umarım Rona ve Ceylanın da desteğiyle, Şafak her şeyin üzerinden gelecekti çünkü o bu güce sahipti. O, bu cesarete de sahipti. Sadece içindekileri keşfetmesi ve kendisine güvenmesi gerekiyordu. Bana göre insan özünde olmayan bir şeye ya da kişiliğe dönüşemezdi. İçindekilerin varlığının ortaya çıkması için tetiklenmesi gerekiyordu sadece. Bu da kendisine inanmasından geçiyordu.
Yüzümü göğe doğru çevirirken gözlerimi kapattım ve rüzgarın yüzümü ince bir tüy gibi gıdıklamasına izin verdim. Soğuk havayı içime derince çektim ve ciğerlerime dolan soğuğun keyfini çıkardım. Umarım Şafağın zayıf bir bünyesi yoktur, zira hasta olmak ve daha fazla oyalanarak vakit kaybetmek istediğim bir şey değildi.
Gözlerim bir önceki gittiğimiz binaya kıyaslayınca daha küçük olan binaya takıldı. Kırmızı, kiremit renginden oluşan bina en fazla dört ya da beş katlıydı. Yanımda elindeki kağıtları gözden geçiren Nur ve Barış müdirelerin evin olduğu kaydı bulmaya çalışıyorlar, ben de onları etrafı inceleyerek bekliyordum. Onları izlerken aklıma bana her zaman destek olan Rona ve Ceylan gelmişti bir anda. Onları düşünmek ve onları özlediğimi fark etmek, ne kadar değer verdiğimi de fark etmemi sağlamıştı. Oysaki Ceylan'la o kadar da konuşmazdım çünkü o zaten çok konuşurdu. Rona ise onu dinleyecek halde olduğum düşünüyorsa değişik değişik konulardan bahsederdi. Çoğu zaman ne dediğini anlayamazdım bile. Onunla çok konuşmuyor olmam aslında biraz da bundan kaynaklanıyordu. Evrene onun kadar geniş ve farklı bir açıdan bakamıyordum. Hurma benim için bir hurma, su da suydu ama Rona hepsine farklı açılardan bakar ve hepsine de ayrı ayrı anlamlar yüklemekten hoşlanırdı. Okumayı severdi, bense pek sevmezdim. Benim en büyük zevkim çalışmak, savaşmak, talim yapmak ve benden düşük rütbelileri azarlamaktı belki de. Sonuncusu ezilmiş ruhumu yüceltmek için yaptığım ama kendimi daha da alçalttığım bir hareketti belki de fakat bunu bilerek yapmıyordum. İçimdeki ses beni onlara karşı kaba ve vurdumduymaz olmaya iterdi hep. Şafak ise benden farklıydı. Evet, o da umursamaz görünüyordu ama insanlara kaba davrandığını düşünmüyordum. Umursamıyor göründüğü her şeyi o kadar umursuyordu ki içindeki gerçek Şafak hiçbir zaman ortaya çıkmıyordu. İçinde o kadar bilgin, zevkli, zeki, cesur, öğrenmeye hevesli ve yaratıcı bir kız vardı ki... Hatta bazen günlüğünü okurken Rona ile ne kadar benzediklerini ve iyi birer arkadaş olabileceklerini düşünüyordum. Belki de bu düşünce beni bazen kıskançlığa sürüklüyordu, emin değildim fakat yemin ederim ki Şafak için en iyisini diliyordum. Dilerim ki o yanını ortaya çıkarabilirdi. Böylece heba olmasını istemiyordum.
Barış parmağı ile camının üzerinde 'SATILIK' yazan ve altında ne olduğunu anlamadığım numaralar yazan evin olduğu yeri gösterdi. Satılık derken yani bu evde yaşanmıyordu ve bir başkasına satılacaktı? Müdireler bu evdeyse eğer, neden camında satılık olduğu yazıyordu ki? Giray bize yanlış ikametgah adresi vermiş olabilir miydi?
''Sanırım Giray Bey bize yanlış bir adres verdi Şafak, baksana evin perdesi bile yok. Gerçekten satılık olmalı.'' Nur yüzündeki hayal kırıklığı ile dolu olan ifadeyle bir elindeki adrese bir eve doğru baktı.
''Giray denen herife güvenmememiz gerektiğini biliyordum. Sonuçta o karşı tarafın avukatı, neden bize kanıt versin ki kendi elleriyle? Bizi oyuna getirdi. Şafak, bu kadar saçma bir hamle yaptığına inanamıyorum bize bir sürü vakit kaybettirdi.'' Susmak bilmeyerek Giray'a söven Barış'ı pencerede gördüğüm minik hareketlenmeyle elimle sustururken ne yapmaya çalıştığımı anlamamış olacak ki susarak baktığım yere baktı. Pencerenin kenarındaki silüet oraya doğru baktığımızı fark etmesiyle geri çekilip anlık yok oldu. Dikkatli bir şekilde izlemiyor olsaydım görünmeyecek kadar anlık gelişen bir hareketlenmeydi fakat görmüştük. Orada birileri vardı ve orada olmadıklarına ikna olmamız için de camlarına bizi oyalamak amacıyla bir yazı asmışlardı.
''Sadece ben görmedim değil mi? Orada biri vardı.'' Nur'un söylediğine karşılık kendi gözlerime kıyaslarsak daha az çekik olan toprak rengi gözlerim bu sefer keyifle kısıldı.
''Evet, doğru gördün. Birileri küçük beyinleriyle bizi kandırmaya çalıştı ve içimizden birileri de buna az kalsın kanıyordu.'' Barış'a olan atıfım yerini bulurken Barış utanarak gözlerini kaçırdı ve başını eğdi.
''Kusura bakma, sadece Giray Ramsay bana güvenilir gelmiyor.''
''İnan bana o da en az bizim kadar o pisliğin içeri tıkılmasını istiyor. Düşmanımın düşmanı dostumdur lafı bu dönemde hiç mi duyulmadı?'' Her şeye rağmen ben Giray'ın samimiyetine güveniyordum. Şafak onu takmamamı söylemişti fakat Giray'ın ters bir hareketine rastlamamıştım bu yüzden bu seferlik Şafak'ın laflarını çiğnemek zorunda kalacaktım ki zaten Giray'ın anlattıklarını Şafak henüz bilmiyordu. Bu yüzden Giray'a güvenmiyor olması normaldi. Çok irdelemedim ve Nur ile Barış'tan tarafa döndüm.
''Bırakın burada olduklarını anlamadığımızı sansınlar. Şimdi kapıyı çalsak bile yine açmayacaklar, manasız girişimlerde bulunmayalım. Yine de içimden bir ses Sanem Turna'ya yaklaşığımızı söylüyor. Belki de o da buradadır.'' Son cümlemle hepimizin başı kiremit rengi binaya dönerken gözlerimle tüm binayı taradım.
''Bu binanın görevlisini sorgulasak iyi olacak.'' Dediğimde söylediğim mantıklı gelmiş olacak ki Nur ve Barış başlarını salladı ve bina girişine doğru ilerlediler. Binaya ait değişik teknolojideki düğmelerle Giray'ın kağıda eklediği birkaç numarayı tuşlayıp bina kapısının açılmasını sağladılar. Şafağın evinin binası anahtar denen aletle açılıyordu, bu teknoloji ise görmediğim bir şeydi. Neyse ki artık şaşırarak abartılı tepkiler vermeyi bırakmıştım son birkaç günde. Yoksa beni delilerle aynı yere kapatabilirlerdi her an.
Elindeki kağıda kafası karışmış bir şekilde bakan Barış ve kağıdı görmek için Barış'ın boyuna yetişmeye çalışarak parmak ucunda zıplayan Nur'a gözlerimi devirdim ve Barış'ın elinden kağıdı çekip alarak kendim incelemeye başladım.
Sanki ben çok anlıyordum da! Neyse.
Kağıtta müdirelerin şu anki ikametgahı olan adresin altında ek olarak bina giriş şifresi ve kapıcı dairesi yer alıyordu. Bu bilgilerin altında Sanem isminin yazıyor olması dikkatimi çekerken isminin birçok kez daire içine alınması ve yanına soru işareti konulmuş olması kaşlarımı çatmama neden olmuştu. Sanem nerede mi demek istemişti bununla. Bu evin adresiyle ne ilgisi olabilirdi? Ah Giray ah! Gizem yaratmak yerine tek seferde açıklasan böyle şifre çözmek zorunda kalmayacaktık fakat bunun bir anlamı olmalıydı. Sanem Turna'nın kayıp olduğu zaten bir gerçekti, neden bu sayfada bunu tekrar not düşmüştü? Bunun mutlaka bu adresle bir ilgisi olmalıydı.
Aybige, Aybige, Aybige... Sen bu işi çabuk çözüyorsun kızım! Şimdiden bilmediğim birçok terime hakim olduğumu hissediyordum. Ben mi uyum sağlıyordum yoksa ruhum Şafağın bedenine ve zihnine mi uyum sağlıyordu emin değilim ama kendimi bir bilgin kadar vasıflı hissettiğim bir gerçekti.
''Bina görevlisine ait kapı numarası burada yazıyor. Ondan daire 10 ve ev sahibi hakkında bilgi alalım. Şu anda alabildiğimiz her bilgiye açığız. Önemli olmadığını düşündüğünüz detayları dahi atlamayın. Barış her şeyi kayıt altına al, buradan çıkınca burası ile ilgili her şeyi rapor haline getireceğiz.'' Biz de bir görevden dönmeden önce görev ile alakalı öğrendiğimiz her bilgiyi rapor haline getirir sonrasında da bunu hükümdarımıza bildirirdik bu yüzden bu tarz işlemler bana tuhaf gelmiyordu neyse ki. Araştırma ile ilgili kısımlarda Aybige kimliğim bir işe yarıyordu neyse ki. Tabii iş dava kısmına gelince ne yapacağım hakkında en ufak fikrim yoktu fakat onun da bir şekilden üstesinden gelebilirdim. İçimdeki Aybige'nin özgüveni buraya geldiğinden beri biraz zedelense de toparlamaya başlamıştım belki de.
''Tamamdır, bu arada kapıcının dairesi şurası.'' Barış beni onaylarken üzerinde 1 yazan dairenin kapısını çaldı ve açılmasının beklemeye başladık. Kapı kısa boylu, zayıf bir adam tarafından açılırken duruşumu istemsizce dikleştirdim. Yüzümdeki ifadeyi toparladım ve çenemi dikleştirdim. Adam seyrek saçlarının örttüğü başını hafifçe kaşıdı ve üçümüzü inceledi.
''Buyurun beyim, ne için gelmiştiniz?'' Bizi muhattap almadan Barış'a konuşan adama gözlerimi baymamak için kendimi tuttum. Kadınların burada da ciddiye alınmamasıyla mı ilgiliydi yoksa dinen mi bizimle iletişim kurmayı tercih etmemişti emin değildim. Barış arka cebinden cüzdanını, cüzdanının içinden de bende de var olan savcılık kimliğini çıkardı ve adama gösterdi. Bu hareket ne kadar da havalıydı böyle? Bizim böyle kimlik sistemimiz yoktu. Burada ise her şey kimliklerden ve dijital bir evrenden dönüyordu.
''Ben Savcı Barış Özdağ, meslektaşlarım Şafak Akova, Nur Sancak. Buraya 10 numaralı dairede yaşayan bayanları sorgulamak için geldik fakat bizden kaçıyorlar. Haklarında bildiğiniz, gördüğünüz her türlü bilgiyi sizden rica ediyoruz.'' Barış'ın açıklamasına karşılık adam yorgun gözlerini düşünürcesine merdivenlere doğru kaydırdı.
''10 numaralı daire ha? Orada kadın yaşamıyor ki? Sergen Turna adlı bir yazar var bildin mi delikanlı? Onun evi orası. Gerçi pek sık uğramaz Sergen Bey. Gerçi dün oraya iki kadın girdi fakat misafir onlar herhalde. '' Adamın açıklamasına karşılık kaşlarım çatılırken hemen yanımdaki Nur ile göz göze geldik. Bana alt dudağını sarkıtıp 'ne yapacağız?' gibisinden kafasını sallarken her zamanki alışkanlığımla omzumu silktim ve tekrar adama döndüm.
''Emin misiniz bir kadının yaşamadığına? Sergen Turna'nın evlatlığı Sanem Turnayı da mı bu evde hiç görmediniz? Gelen kadınların kim olduğunu biliyor musunuz? '' Ben sorumu tamamlayana kadar içeriden üzerinde bol, çiçekli tarz giysilerle bir kadın kapıya bizleri inceleyerek çıktı. Başındaki örtüyü düzeltirken gözlerini benimkiyle kısa bir an buluşturdu ve muhtemelen kocası olan adama döndü.
''Neler oluyor Necmi?''
''Savcılıktan geliyor bu bey ve bayanlar. 10 numaralı daireyi soruyorlar.'' Adam karısına durumu açıklarken sıkkın bir nefesi bırakmamak için kendimi tuttum. Sorumu cevaplayacak mıydı bu adam?
''10 numara mı?'' Kadın yüzünü buruştururken yerimde hareketlendim ve Nur'u arkada bırakarak Barış'ın yanına doğru öne adımladım.
''Bir şey mi biliyorsunuz?'' Kadın düşünürcesine bekledi sonra bir kez daha örtüsünü düzeltti ve kollarını önünde birleştirdi.