Bölüm 2

1092 Kelimeler
Biraz daha oturduktan sonra telefonumu içeride unuttuğumu fark ettim. Ateş, telefonunu açmadığımda deliye döner ortalığı ayağa kaldırırdı. Aramadığını umarak telefonumu almaya gidecektim ki bir şey ayaklarımı yere mıhlamış gibi hissettim. Balkonun girişinde hemen sağda ayna vardı. Aynaya baktım ve kendimi izlemeye başladım. Kendimi incelemekten çok düşüncelerimde boğuluyordum. Aynaları sevdiğim için Ateş buraya bir ayna koydurmuştu. Bu evin her yerinde Ateş’le anılarım vardı. Bu ev beni mutlu ediyordu. En sevdiğim aynada kendime baktım. Rezil görünüyordum. Rezilin de ötesine geçmiştim. Aniden göreve çıkıyoruz deseler benim toparlanmam 5 gün sürerdi. Bu kılıkla değil göreve çıkmak, bakkala bile gidemezdim. Saçlarım bakımsız, cildim soluk, tırnaklarım törpüsüzdü. Koltuğun üzerinde duran telefonu almak üzere uzandım. Ekranını bile açmamaya ve telefonlara bakmamaya karar verdim. Ekranı açarsam duramazdım, biliyordum. Biraz da, Ateş’in haberi olmasa da, kendi içimde onunla inatlaşıyordum. Kendi kendime “Madem beni sürgüne gönderdin, o zaman biraz merak et bakalım.” dedim. Telefonu sessize alarak koltuğun üzerine fırlatıp üst kattaki odama çıktım. Odamın kapısında durup etrafa baktım. Evin her yeri dekore edilirken odama dokunulmamıştı. Bu odada o kadar çok anım vardı ki artık ben bile el değmesin istiyordum. Ateş beni o kumsalda kurtarmış, kurtardıktan sonra buraya getirmişti. Önce korkup sonra rahatladığım o akşam, sinirlerim öyle gevşemişti ki, güvende hissettiğim an uykuya dalmıştım. Bu odaya daimi olarak geldiğim andan itibaren bu odaya kimsenin girmesine ve dokunmasına izin vermemişti. Her şeyi istediğim gibi iter, çeker, düzenlerdim. Ama hiç bir zaman, zamanında astığım posterleri ve fotoğraf panomu toplamama asla izin vermemişti. Bir gün Ateş’e çok kızdığımı hatırladım. O gün çok kızdığım o şeyin ne olduğunu dahi bilmiyordum. Zaman böyle bir şeydi işte. Hızla geçer, önemsiz detayları unuttururdu. Hayat bu kadardı. Bir an sizin için çok önemli olan bir şey, birkaç saat, gün ya da yıl sonra önemsiz oluveriyordu. Bir sinir anımda onu söküp fırlatacakken aniden elimi tutup, beni kendine çevirip sırtımı duvara yaslamıştı. İki bileğimi tek elinde tutarak yüzüme iyice yanaşmıştı. Bu yakınlığın düşüncesi bile içimi titretiyordu. “Her şeyi yapabilirsin küçük hanım, ama ileride bakıp gülümseyeceğin anılarını yok etmene izin veremem. Eskilerini silmenin yolu yenilerini yaratmaktır.” demişti. Sakinleştiğimi görünce boştaki elinin tersiyle yanağımı okşamış, uzun uzun gözlerime bakmıştı. Elini gevşettiği anda bileklerimi elinden kurtarmıştım. O anda bile kalbimin sesinin dışarıdan duyulmadığına inanıp hınçla ayağımı yere vurmuş, odanın kapısını çarpıp çıkmıştım. O günkü hareketim beni hala güldürüyordu. Gerçekten çocuktum. Ateş de aynı çocukluğu görmüş olacak ki arkamdan gülerek alt üst ettiğim odamı kendisi toplamıştı. Normal şartlarda Ateş’e asla iş yaptıramazdınız. Ama benim odamı toplamıştı. Daha o zamanlar bile ayrıcalıklıydım. Yatağıma bakınca ilk geldiğim zamanlarda burada korktuğum için beni göğsüne çekip uyuttuğu günleri hatırladım. Kabuslarımdan saçımı okşayarak uyandırırdı beni. Birazcık üzülsem eğlenmem için her şeyi seferber eder, işini gücünü bırakır benim yüzümü güldürmeye çalışırdı. Gitme günü geldiğinde bana seçme hakkı tanımıştı. Ya onunla gidecektim ya da burada kalacaktım. Ama garip biçimde ondan ayrılamayacağımı düşünerek gitmiştim yanında. Yavaşça odanın kapısından süzüldüm. Şifonyerimin önüne oturup cilt bakımı, el tırnak bakımı gibi ıvır zıvır şeylerle uğraşmaya karar verdim. Tüm bunlarla uğraştığımız yetmiyormuş gibi bir de regl oluyorduk. Kadın olmanın bu lanetleri olsa da işimi kolaylaştırıyordu. Her zaman söylediğim bir laf vardı. Genç ve güzel bir kadının elde edemeyeceği çok az şey vardır. Genç, güzel ve bunun farkında olan bir kadının elde edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Sıklıkla düşmanlarımızdan, rakip firmalardan bilgi sızdırma işinde beni kullanırlardı. Bunun için kılıktan kılığa girerdim. Tabii bu işimizin ilk zamanlarındaydı. Artık herkes beni tanıyordu. O yüzden iş bağlamaya genelde benimle gidilirdi. Ateş, Tekin ve Barlas adamları sıkıştırır ve şartları diretirken, süs bebeği gibi masada oturur kafa karıştırırdım. Karşı tarafın isteklerini tavırlarından analiz eder, reddedemeyecekleri bir finansal teklif sunar çekilirdim. Ateş beni yurtdışında boşuna okutmamıştı. Görevim buydu. Büyüme sırasında finans departmanının CEO’su olmak için beni yetiştirmişti. Buna kişisel becerilerim ve onları geliştirme kısmı da eklenince gerçekten harika bir yönetici haline gelmiştim. Bunun da herkes farkındaydı. Rakip firmalar defalarca teklif getirmişti. Ancak hiçbiri benden olumlu cevap alamamıştı. Tüm bu düşüncelerin arasında günlük bakım rutinimi tamamlarken dış kapının çarpmasıyla irkildim. Koşarak odamdan çıkıp merdivenlere yöneldim. Merdivenlerin başına geldiğimde Ateş karşımdaydı. Suratının halinden basamakları koşarak çıktığı ve telaşı belliydi. Kıpkırmızı olmuş burnundan soluyordu. Ancak beni dimdik karşısında görünce telaşı öfkeye dönmüştü. Elindeki telefonumu altından tutmuş ileri geri sallıyordu. “Ada neredesin ve bu telefona niye bakmıyorsun?” diye kükredi. Öfkesinden korkmuş muydum? Evet. Korkudan geri adım atar mıydım? Hayır. Korkudan geri adım atmak bana yakışmazdı. Bunun bilinciyle birden omuzlarımı dikleştirip, geri atak pozisyonu aldım. “Bana bak, beni sürgüne gönderip sonra telefonumu neden açmadığımın hesabını soramazsın. Sinyalimden nerde olduğumu zaten buluyorsun.” diye tıslayıp telefonumu elinden çektim. Gözlerine baktığımda yatışmış olduğunu gördüm. “Sana bir şey olmasından nasıl korktuğumu bilmiyorsun.” dedi derin bir nefes vererek. İki parmağıyla burnunun kemerini sıktı. Her zamanki gibi çok şık ve yakışıklı olduğuna o an dikkat ettim. Kol düğmeleri muhtemelen arabanın konsolundaydı. Her zaman yaptığı şeyi yine yapmıştı. İşini bitirir bitirmez kravatını her zamanki gibi takımının ceketiyle birlikte arabadaki askısına asmış, direksiyona oturmadan gömleğinin kollarını kıvırmıştı. Strese girdiğinde hep yaptığı gibi üstten bir düğmeyi açıp yakasını çekiştire çekiştire özel uçağına doğru gitmişti. Kesin. O halinin görüntüsü gözümün önüne geldiğinde kıkırdadım. “Neye gülüyorsun?” dedi şaşkın şaşkın bakarak. “Haline. Şirketten nasıl çıktığın, kol düğmelerini konsola fırlatma şeklin falan aklıma gelince gülesim geldi.” dedim. Verdiğim cevap onu da gevşetti ve o da kıkırdamaya başladı. Karşılıklı gülmeye başladık. Bu gülme dalga dalga büyümüş gülme krizine dönüşmüştü. Yaklaşık 5 dakika saçma sapan güldükten sonra gözümdeki yaşı silip bir derin bir nefes aldım. “Viski?” dedim. “Buzunu ayrı getirirsen neden olmasın?” dedi ve gülümsedi. Gözlerinin içi ışıl ışıldı. “Hadi” dedim “Bir duşa gir, yatağının üzerine giyecek bir şeyler bırakayım.”. Banyoya doğru yürürken “Teşekkür ederim.” dedi uzaklaşan sesiyle. “Hiç bir şey edemezsin.” diye bağırıp güldüm. Odasına doğru yöneldim. Benim odamın tam karşısında odası yer alıyordu. Bu evdeki odalar, İstanbul’daki evimizden daha küçüktü. O yüzden de hiç birinde ebeveyn banyosu yoktu. Doğal olarak Ateş duştayken odasını gezip kurcalayabiliyordum. Aynı şey Tekin ve Barlas için de geçerliydi. Herkesin odasına girip çıkabiliyordum. Benden bu evin içinde bir şey saklayamıyorlardı bu da hoşuma gidiyordu. Ateş’in dolabını açtım. Bir sweatshirt ve bir eşofman altı buldum. Sanırım onu eşofmanla görme şerefine erişebilen ender insanlardan biriydim. Buraya geldiğimizde rahat olmak isterdik. Kameralardan uzak kalmaya çalışıyorduk, ancak pek mümkün olmuyordu. Eşofmanlarla magazin basınının diline düşmek en son isteyeceğimiz şeydi. O yüzden de pek evden çıkmazdık. Zaten evde her şeyimiz olurdu. Tekin ve Barlas gelirse yardımcılar da gelirdi. O iki dağınık sıpa kendi arkasını toplamadığından yardımcısız otele bile gönderemezdik. Yatağın üzerine eşofmanları bırakıp odadan çıktım. Ateş banyodan çıkıp aşağı gelene kadar içecek bir şeyler hazırlayıp balkona geçmeye karar verdim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE