Bölüm 1
Gözümü açtığımda saat dokuzu geçiyordu. Sabahın ılık güneşi yatağımın hemen yanında balkona açılan büyük pencereden yüzüme vuruyor, denizin kokusu içeriyi dolduruyordu. Derin bir nefes alarak denizin kokusunun ciğerlerime dolmasına izin verdim ve biraz yatağın içinde oyalandım. Normalde sabahın erken saatlerinde uyandığımdan olsa gerek geç kalmış hissediyordum. Yatağımdan doğrulduğumda tam karşı duvardaki aynadan kendimi gördüm. Kafamın tepesinde topuz yaptığım sarı saçlarım karmakarışık olmuş, uyumaktan gözlerim şişmişti. Akşamdan kalma olduğum her halimden belliydi. Ben, Ada Yakar, yirmi sekizinci yaşımın bitimine yaklaşık 6 ay varken soyadımın hakkını verip dokunduğum her şeyi yaktığım için hala yalnız, adımın hakkını verip insanlardan sonuna kadar kaçmayı başardığım için hala ıssızdım. Ya da bana bu hayatı veren o adamın yörüngesinde gezmekten asla bıkmadığım için de olabilir buna da emin değildim. Bodrum’daki bu koca eve tek başına sürülmüş olmak beni sarsmıştı. Ama bunu yalnızca ben biliyordum. Yerimde başkası olsa ölmüş olabilirdi. Ama Ateş beni sürmeyi tercih etmişti. Tek suçum düşünceli olmaktı. Herkesten bunu saklamayı başarmıştım. Ama Ateş’ten saklayamamıştım. Üstelik Ateş bu dalgın hallere sebep olanın eski sevgilim olduğunu sanıyordu ve ben bu düşünceyi değiştirmek için hiçbir şey yapmamıştım. Kalkıp odamdaki banyoya geçerek elimi yüzümü yıkadıktan sonra bir kahve almaya ve balkona geçmeye karar verdim.
Banyoya girince bir duşa ihtiyacım olduğunu fark edip duşa girdim. Duştayken bile beynim susmuyordu. Ama buna alışmaya başlamıştım. Sürekli kafamın içinde düşünceler uçuyor olduğundan buraya gönderilmiştim ve sıcak suyun altındayken bu gram umurumda değildi. Nasılsa canım istediğinde geri dönerdim ve buna Ateş dahil kimse bir şey diyemezdi. Herkes bunun bana sağlanan bir ayrıcalık olduğunu, Ateş’in bana zaafı olduğunu düşünse de ben sadece ona sadık olduğum için bu kadarcık ayrıcalığı hak ettiğimi düşünüyordum. Yerimde başkası olsa herhalde ya mezarı ya bodrum katını boylamıştı. Bazı ayrıcalıklarım vardı diğerlerine göre tabii ama bunu gerçekten çok çalışmakla elde ettiğimi biliyordum. Cümleleri bir emirdi normalde ama söz konusu bensem değildi. Birini sürgüne gönderdiyse, o gelsin diyene kadar sürgünden dönemezdi. Ama ben dönerdim. Emirlerinin üzerimde emir olarak hükmü yoktu ve bu onu hiç rahatsız etmezdi. Adamlarının çoğu benden korkardı bile diyebilirim. Bana bir zaafı vardı evet ama bu zaaf belki de bir abinin bir kardeşe olan zaafıydı. Zaafı olduğuna emindim çünkü bir şeyin bizim istediğimiz yönde ilerlemesi için genelde beni öne sürer ya da beni konuştururlardı. Ve mantıklı olduğunu düşündüğüm birkaç cümleyle konuyu çözerdim. Kahvemi alıp balkona doğru ilerledim. Balkonun dekorasyonu minimalist ve rahatlatıcıydı. Son getirilen iç mimar sonunda burayı sevdiğimiz bir şekle sokmayı başarmıştı. Dört kişilik bir bahçe takımına uygun bir masası vardı. Krem rengi hasırdan olan bu açık renk takımı, mavi minderler tamamlıyordu. Bu da gökyüzü ile denizin birleştiği o sonsuz mavilik gibi insanın içini huzurla kaplamaya yetiyordu.
Buraya sürülmenin en sevdiğim yanı yardımcıya ihtiyacım olmadığının farkında olmalarıydı. Kendi işimi kendim yapmayı seviyordum, tabii tatildeysem. İşlerden ve aksiyondan uzakta olmak canımı sıksa da Bodrum'un en sevdiğim yerinde, en sevdiğim güvenli villada kış güneşinin tadını çıkartabiliyordum. Denizi izlerken düşünmek çok hoşuma gidiyordu. Ateşi burada, şu an balkondan baktığımda gördüğüm sahilin kenarında tanımıştım. Onu ilk tanıdığımda henüz 30 yaşındaydı. 190 boylarında, geniş omuzlu, keskin bir çene hattı olan, neredeyse her zaman pantolon gömlek gezen, nazik, yakışıklı ve gerçek bir beyefendiydi. Mükemmel taranmış saçlarının yüz hatlarını ortaya çıkaran kesimi, donuk bakan gözleri ile uyum sağlıyordu. Yüzüne neredeyse paralel uzanan kaşları bakışlarını derinleştiriyordu. Yüzüne hayran olmamak elde değildi. Çene hattı kadar keskin sınırları olan, köşeli, asla yuvarlak olamayan, siyah yada beyaz diyecek kadar grileri olmayan bir adamdı. Bense 18 yaşında, ince, uzun boylu, erkek çocuğundan hallice hareketleri olan, kavgadan beladan yakasını kurtaramayan ve en yaratıcı küfürleri edebilen edepsiz bir kız çocuğuydum. Fevri hareketlerim ve ani çıkışlarım vardı. Sarı saçlarımın yeşile yakın ela gözlerimle uyumunu sevdiğim için sıklıkla açık bırakırdım. Her türlü kavga gürültü ihtimaline karşı da bileğimde her zaman bir lastik toka taşırdım. Gecenin bir yarısı beni sıkıştırmaya kalkan iki sarhoş denyonun hakkından gelirken biri bana bıçak çektiğinde, kumsalda ayağım kuma batmış, çekemeyince onun ayaklarının dibine yuvarlanmıştım. O kadar komik bir haldeydim ki hem sinirimden ağlıyor hem de halime gülüyordum. Yanındaki iki arkadaşına ki bunların aynı zamanda adamları olduğunu daha sonra anlayacaktım, işaret verdikten sonra ceketini üstüme örtüp, bir mendille elimi yüzümü sildikten sonra yere oturup benimle gülmeye başlamıştı.
Düşüncelere daldığım için Ateş’in deyimiyle tatile, benim deyimimle cehenneme gönderilmeme rağmen, sözde tatilimin ortasında yine düşüncelere dalmıştım. Şu halimi Ateş görse kıyamet kopardı. Bu da umrumda değildi. Ateş’in gerginliklerini çok takmamayı, tamam diyerek bildiğim yoldan yürümeyi çok sık yapardım. Buna sürekli kızardı. Ama yöntemlerimin çalışıyor olmasından ötürü her zaman üste çıkar, tartışmadan galip ayrılırdım. Ateş keskin bir adamdı. Duygusallıktan yoksun gözükürdü. Sürekli gergin, agresif ve kasıntı gözüken bir yapısı vardı. Hayatında aşka sevgiye yer var mı onu bile bilmek imkansız gibiydi. Net ve dümdüzdü. Tek soru tek cevap adamıydı. İnsanlar onu aksi ve takıntılı olarak nitelendirse de bence işini düzgün yapan, kesin bir adamdı. Güdümlü füze gibi işine ve sonuca odaklı bir adamdı Ateş hep. Onun adam öldürebileceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Geçmezdi çünkü onu bir kere küfür ederken bile duyamazdınız. Yanında bir kadın varsa kapısını açan, bir yere oturduğunuzda yüz kere bir isteğin var mı diye soran, bir kadının gözünden bir damla yaş akıtmayı bırak, bunu aklından geçirenle bir daha asla muhatap olmayan, koruyucu bir adamdı. Ayrıca görüntüsünün aksine duygusaldı. İçinde küçük bir çocuk vardı ve bunu herkesin görmesine izin vermezdi. Sert ve ani çıkışlar yapsa da kırıcı olduğunda gönül almasını bilirdi. Hep bildi. Kırmızı çizgilerine basmadığınız sürece sorunsuz bir adamdı. Bu kadar köşeli bir adamın bana karşı olan tavırlarının bu kadar yuvarlak olması da çok ilginçti. Bazen insanların söylediklerine mi kanıyordum bilmiyordum ama bana gösterdiği şefkat, gözümün içine bakış şekli bana umut veriyordu. Bazen de öyle bir şey yaşanıyordu ki işten bir adım öteye gidemeyeceğimizi düşünüyordum. Asistanı mıyım, eşlikçisi miyim, iki yakın arkadaş mıyız yoksa iki iş arkadaşı mıyız ayırt etmekte çok zorlanıyordum. Çünkü her şey iç içe geçmişti. 10 senede her şey iç içe geçmiş ve beni mantıklı düşünmekten alıkoyar hale gelmişti. Hayatta bazen bazı şeyleri olduğu gibi kabullenmek gerekirdi ve ben bu iletişimi böyle kabullenmiştim. Belki de kabullenmek zorunda olduğumu düşünmek benim konfor alanımdı. Denizin maviliğinde kaybolurken tüm bu düşünceleri zihnimin derinliklerindeki o küçük boktan hücreye kilitlemeye çalıştım. Bu gözler yeraltı dünyasında duygusal olmanın bana faydasından çok zararı olacağına emin olacak kadar çok sıkıntı gördü ve uzun yıllar boyu inşa etmeye çalıştığım bu kariyeri bir cümleyle yıkmaya hiç ama hiç niyetim yoktu. Kahvemden bir yudum daha aldım ve bir sigara yakıp denizi seyretmeye devam ettim. Denizi izlemek benim için bir meditasyon gibiydi. Beynimin içinden tek bir düşüncenin dahi geçmediği tek an denizi izlediğim andı. Biraz klasik müzik de buna eşlik ederse çok daha iyi oluyordu. Neyse ki geceden bilgisayarımı ve hoparlörü masanın üzerinde unutmuştum da içeri gitmeme gerek kalmamıştı. Vivaldi’nin dört mevsim müziğini açarak denizi izleyip kahvemi içmeye devam ettim. Yıllardır bana en çok bu müzik huzur vermişti. Ve hala da huzur vermeye devam edebiliyordu.