13.BÖLÜM

3989 Kelimeler
Kalkan kolunu son anda gördüm bileğini yakaladım, kadının gözünü para bürümüştü. “Beni hırpaladığın günler çok geride kaldı sevgili ablacığım. Sana vurmuyorsam benden büyük olduğundan, o işe yaramaz kocana söyle senide bizi de kullanmayı bıraksın, sağılacak inek kalmadı.” Sırtından iteklemeye başladım, evden çıkıp gitmesini istiyordum. Bennu keçi gibi inat ediyordu. Birden “bu adam kim, evimizde ne arıyor?” diye bağırdı. Ben Borkan’ı unutmuştum, Bennu kolunu koparırcasına elimden kurtardı “Ne işi var bu herifin burada… Eve erkek alırsın ha?” “Aldım ne olmuş, ” “Seni şıllık ne mal…” “Yeter artık kim olursanız olun karıma hakaret edemezsiniz.” “Karın mı?” “Evet, karım, şimdi karımın yarım bıraktığını ben yapmadan çıkın gidin.” Bennu, hâlâ aptalca bir inatla gitmemekte direniyordu. Kolundan çekiştirerek, kapıyı açtığım gibi dışarı çıkardım… “Bu yaptıklarının hesabını vereceksin küçük maymun.” diye bağırmaya başlayınca kapıyı yüzüne kapattım. Sırtımı kapadığım kapıya dayadım, Borkan’a bakacak yüzüm yoktu. Küçükken anne, şimdi abla dediğim insanın rezilliğine yakından şahit olmuştu. Yanıma geldi, burnumun tam ucuna… Eliyle yüzümü kaldırdı. “Para meselesi nedir? Bana anlatmak ister misin?” “Seni ilgilendirmez,” dedim elini ittim. Annemin sorunları, annem sandığım ablamın aç gözlülüğü. Ablamın kocasına karşı olan hastalıklı bağlılığı… Babam sandığım enişte bozuntusunun zaafları. Gerçek babamın ailesine karşı gelemeyecek kadar zayıf olması… Hayatım bomboktu… Tüm ailem hayatımın içine etmişti hâlâ da ediyorlardı. “Simay, ödeyebileceğimizi biliyorsun, para hiçbir zaman sorun olmamalı.” “Asla, anladın mı asla. Benim ailevi meselelerimden doğan olaylara karışmayacaksın. Hele parasal olaylara asla...” “Ne demek bu, sen benim eşimsin tabi ki seninle ilgi meseleler beni ilgilendirecek.” “Borkan bu olay benimle değil ablamla ilgili, ablamın borçları kendi sorunu. Yeterince yolunduk daha fazlasına izin vermeyeceğim.” Para, Borkan için o kadar önemsiz bir olaydı ki, yardım teklifini geri çevirmeme anlam veremiyormuş gibi bakıyordu. “Vaktin var mı?” dedim… “Bu gün önemli bir işim yok, olursa zaten haber verirler.” “İyi o zaman, dışarı çıkalım bu evde boğuluyorum, hatta ablam ve kocası üst kattayken bu boğulma olayı daha da artıyor.” Sinir bozukluğumla birlikte kolumun sızısı da artmıştı, banyo yaparken ıslattığım sargıları kendi başıma değiştirmem iyi olmamıştı. Ucu açılan sargıyı içine kıvırdım… “Gel, ya ben değiştireyim ya da pansumana gidelim.” Borkan’ın teklifine balıklama atladım “Eczane bile olur, dün gece evde olan sargıyı bitirdim.” evden çıkmadan bir ağrı kesici daha aldım… “Borkan, her şeyi bırakıp tehlike var mı yok mu düşünmeden sadece ikimiz yola çıksak olmaz mı?” Sadece başını salladı, arabamın anahtarını uzattım. “Sen kullan” dedi, bu sefer ben başımı salladım, “Kolum acıyor sen kullansan çok daha iyi olur.” “Nereye gidelim?” “Herhangi bir yer, neresi olursa uyar bana. Deniz kenarı olabilir kalabalık olmasın yeterli, biraz rahatlamam gerek.” Yola çıktık, ilk gördüğümüz eczanede durduk. Kolumun durumu fena değildi, ilaç sürüp sargısı değiştirilince rahatladım. Sahil yolundan gitmeye başladık, Borkan İstanbul’u tam bilmiyordu. Bıraktım, nereye giderse orası olacaktı. Başımı koltuğa yaslayıp ona doğru döndüm. “Çok zaman önce anne ve babasını kaybeden, büyükannesinin yanında yaşamaya mecbur kalan küçük bir kız varmış. On üç on dört yaşlarındaymış, büyükannesiyle birlikte tatile gitmiş deniz kenarında arkadaşlarıyla oynarken kendinden birkaç yaş büyük bir çocuğun, tatile gelmiş olan Arap bir çocuğun ilgisini çekmiş. Arap çocuk, kıza görür görmez âşık olmuş. Kız çocuğa yüz vermemiş, çocuk ne yaptıysa kızı ikna edip gönlünü çalamıyormuş. Dönme vakti gelmiş ama kızdan vazgeçemediğinden kaçırmış. Kız ne dediyse ne yaptıysa çocuğu vazgeçiremiyormuş. Çocuğun ülkesine gelmişler, çocuğun annesi çok kızmış. Görür görmez kızdan nefret etmiş. Kız; onların ülkesine, istediği gelin şartlarına uygun değilmiş. Sarı saçlı, mavi gözlüymüş, oğlunun deli gibi âşık olduğu kızdan nefret etmiş. Oğlu kızın çevresinde dolanıp onun her istediğini yapmaya başlayınca kadının küçük kıza olan nefreti gün geçtikçe büyümüş. Her fırsatta kıza eziyet eder olmuş. Kız hep ağlıyormuş, ülkesine dönmek istiyormuş. Bir süre sonra kaderine razı gelmeye başlamış çocuk kızın kalbini kazanmış. Kız hamile kalınca oğlan kıza daha çok bağlanmış. Ama anne boş durmuyormuş ne yapmış ne etmiş oğlanı kızın odasından çıkarıp başka kadınlarla evlendirmiş. Bu hale dayanamayan kızın mutsuzluğu gün geçtikçe büyümüş. Bir kız bebeği olmuş, gözünün yaşı dinmiyormuş. Çocuk, artık kızın ağlamalarına dayanamadığından ülkesine dönmesine izin vermiş. Tabi cadı annesi bu duruma çok sevinmiş, kızın tek bir isteği olmuş; kızımın hayatına asla karışmayacaksın. Oğlanın da bir isteği olmuş; asla başka biri olmayacak. Kız nefret ettiği ortamdan kurtulmak için delikanlının teklifini kabul etmiş ülkesine dönmüş. Zaman geçmiş, delikanlı söz verdiği gibi hiç hayatlarına karışmamış. Tabi çocuğun annesinin de bu işte parmağı varmış. Oğlunu nefret ettiği gelinden uzaklaştırmak için ne mümkünse yapmış. Küçük kız anne olunca çok daha çabuk büyümek zorunda kalmış. Bu arada büyükannesi onun yokluğunda ölmüş olduğundan iyice yalnızmış. Neyse seneler geçmiş minik bebek büyümüş annesi gibi erken yaşta evlenmiş. Bu arada kızının evleneceği haberini bir şekilde öğrenen genç adam gelmiş. Ama kızına görünmemiş, uzaktan seyretmiş. Sevdiği kadını tekrar görünce aşkının asla bitmediğini anlamış. Gidememiş, sevdiğinin evine gelmiş, birbirlerini hâlâ sevdiklerinden veya genç kadının senelerdir süren yalnızlığından olsa gerek birlikte olmuşlar. Ertesi sabah genç adam çok mutlu, genç kadın çok mutsuzmuş. Adama gitmesini, bir daha gelmemesini söylemiş. Adam kendisiyle gelmesini istemiş, kadın aynı ortama asla geri dönmek istemediği için reddetmiş. Adam kendi yaşadığı ortamı bırakamıyor, kadın da yaşamak istediği hayattan ayrılamıyormuş. Ve kadın tekrar hamile olduğunu anlayınca çok korkmuş, aldırmak için vakit çok geçmiş. Kimseye ne olduğunu anlatamadığından, anlatmak istemediğinden, yeni evli kızına hamile olduğunu söyleyip doğacak bebeği kendi nüfusuna almasını istemiş. Kız, önceleri buna çok tepki vermiş ama kocasıyla ne konuştularsa, kabul edeceğini söylemiş ve o zamandan sonra annesinin sırtına sülük gibi yapışmış. Hep para istemiş, bunu da elde etmiş. En son iş kurmak için para istemişler kadın yok deyince evi zorla ipotek ettirmişler tabi gezmekten, kumar oynamaktan, lüks yaşamaktan parayı zamanında ödeyememişler. Banka eve haciz koyunca umursamamışlar kaçmışlar. Tüm yük kadının ve ikinci kızının omuzlarına kalmış. Ama küçük kız büyüyeli çok olmuş, bir bir kendi gerçeklerini öğrenmeye başladığında çok fazla şaşırmamış. İşin doğrusu rahatlamış, hayatında bir şeylerin yanlış gittiğini hep hissetmiş. İşte bu yüzden onu kullanarak öz annesini daha fazla üzmelerine izin vermemeye kendine söz vermiş.” “Küçük kız doğru karar vermiş, bazı insanlara ne kadar verirsen ver gözü doymaz. Babana gerçek baban olduğunu ne zaman söyleyeceksin?” “Bu benim sorunum değil, annemin sorunu. Babama kızgınım uzun süre kızgınlığım devam edecek. İlk bana söylemeli fikrimi almalıydı, beni yok sayarak kendi kurallarını uyguladı. Kadın değil de erkek olsaydım aynı şekilde davranabilir miydi acaba?” “Küçük kızın hayatından hiç bahsetmedin.” Durmuştuk, arabayı deniz kenarına çekmişti. Benim olmayan hikâyeyi, anladığım kadarıyla anlatmaya çalışırken fark etmemiştim. Koltukta doğruldum, deniz pırıl pırıldı hafif dalgalar güneşin ışıklarıyla dans ediyor gibiydi. Omzumu silktim, “Belki başka bir zaman küçük kızın hikâyesini de anlatırım. Bak simitçi geçiyor, hiç yedin mi?” “Hayır.” “Eh zamanı geldi.” Dışarı çıktım, simit arabasına doğru yürüdüm. Tam istediğim gibiydiler. Taze gevrek bol susamlı taş fırın simitleri. Aslında yanına çay güzel olurdu ama şu an çay alacak yer yoktu, satıcının buzluktan çıkardığı ayranlardan alıp arabaya döndüm. “Yemeğe giderdik.” Simidin birini burnunun ucuna uzattım. “Bak mis gibi kokuyor, yanında biraz peynir olsaydı daha güzel olurdu ama ayranla idare edeceğiz. Hadi ısır.” Sanki yılana bakar gibi bakıyordu, dudaklarına dayadım, öpmekten hoşlandığım dudaklarına…“İnat etmede ye, senin ülkende benzer yiyecekler görmüştüm.” “Varsa da ben yemedim.” dedi, ağzını açtı simidi elimden bırakmadım ilk tadı aldığında yüzünün ifadesini merak ediyordum. Isırdı çiğnemeye başladı, elimden alıp biraz daha ısırdı. Ayranı açıp eline verdim, “Beğendin mi?” dedim başını salladı konuşacak hali yoktu ağzını simitle doldurmuştu. “Senin alıştığın gibi bir kahvaltı değil ama basit yiyecekler çok çeşitli kahvaltıdan daha lezzetli olabilir.” Borkan’ın telefonu çalınca yemeğe ara verdi, tabi onun işi vardı bense işsizdim. Zamanımı nasıl geçireceğimi bilemiyordum. Sinemaya mı gitseydim, tek başıma gidemeyeceğim de ortadaydı. Hasret’i çağırsam onu da tehlikeye atabilirdim. Adamların hareketlerini tahmin edemiyordum. Ne yapacakları, ne zaman ortaya çıkacakları belli değildi. Kuveyt asilzadeleri ellerini çabuk tutup bu duruma çözüm bulmazsa harekete geçecektim. Kendi vatanımda, onlar yüzünden kısıtlı yaşamaya niyetim yoktu. Borkan imzalaması gereken dosyalar olduğunu, istersem kendisiyle gelebileceğimi söyleyince reddettim. Tekrar o binaya girmeye niyetim yoktu, eski sevgilisinin hayali hâlâ gözlerimin önündeydi. Esmer bomba, baştan aşağı ben kadınım diyordu. “Eve gideceğim işlerim var.” “Gidelim dosyaların eve getirilmesini söyleyeceğim.” “İnatçısın değil mi?” “Senin kadar olmasam bile evet inatçı sayılırım.” “Ben neye inat ettim ki?” “Neye etmediğini düşünmek çok daha kolay...” Yine ufaktan atışmalarımız başlamıştı, Borkan’ın yüzü kızgın değil keyifli görünüyordu. Benimle didişmek hoşuna gidiyordu beyefendinin, benim hoşuma gittiği gibi. Eve adam getirtmesindense iş yerine gitmek çok daha mantıklıydı, fazla uzak değildik. “Yukarı çıkmam seni arabada beklerim.” “Tamam, iki dakikada hallederim, birkaç ev bakacaktım benimle dolaşmaya ne dersin?” “Vaktim bol, bildiğin gibi boş gezenin boş kalfalığını yapıyorum da evi ne için bakacaksın?” “Türkiye’de uzunca süre kalmayı planlıyorum, otellerde kalmayı sevmiyorum.” “Ne yani benim evimden taşınacak mısın?” “Beğeneceğimiz ev bulursak birlikte taşınırız. Daha korunaklı bir ev bulmalıyız.” “Bu kaçma kovalamaca işi ne kadar sürecek, bir deli kuyuya taş attı kırk akıllı çıkaramadı gibi bir durum oldu. Tehditleri gerçek bile olmayabilir, sırf onlar yüzünden daha ne kadar huzursuz olacağız.” “Bilmiyorum Simay, ben de bu belirsizlikten hoşlanmıyorum.”Arabayı şirketinin olduğu binanın karşısına park etti. “Hemen gelirim” diyerek inip binaya doğru yürümeye başladı. Gözlerim onu takip ediyordu, adam takip edilmeyecek gibi değildi. Temkinli, kendinden emin geniş adımlarla, yırtıcı ve bir o kadarda asil, panter zarafetiyle yürüyordu. Birkaç kadının çekinmeden arkasından baktığını görünce huzursuz hissettim. Adam yürüyen efsane gibiydi, böylesi bir erkek eğer kendi istemezse asla elde tutulamaz, terk edilme endişesi veya başka kadın olur endişesi yüzünden ömür boyu huzursuz yaşanırdı. Bir yanım; bırak kendini adamın keyfini çıkar derken, bir yanım da bu adama tutulursan parçalanır bir daha da toparlanamazsın diyordu. İşi uzun sürmüştü, beklemekten sıkılmaya başlamıştım. İnat etmem gereksizdi, telefonumu çıkarıp babamı aradım. İlk çalışta açıldı… “Simay,” Dedem diye bildiğim babamın sesini duymak, gerçek babam olduğunu bilerek konuşmak değişik geliyordu. Tam ne hissettiğimi bile bilemiyordum, son günlerde hayatımda o kadar ani değişiklikler oluyordu ki uyum sağlamakta zorluk çekmeye başlamıştım.“Beni dinlemeni istiyorum, fikrimi sormadan beni ateşin içine attın. Hiç istemediğim halde kendimi evli olarak buldum. Beni düşürdüğünüz bu durumdan kurtarmak için ne yaptığınızı bilmek istiyorum.” “Borkan sana kötü mü davranıyor?” “Ben ne soruyorum siz ne soruyorsunuz, mecburen oluşan bir evlilikten ne beklentiniz olabilir? Beni önermeyecektiniz, benim için ısrar etmeyecektiniz. Borkan istenildiği gibi Kerima ile evlenmiş olsaydı olaylar daha basitleşir benimle birlikte bu saçma endişenin acaba ne zaman ne olacak endişesinin içine girmezdi.” “Borkan da sende ısrar etti.” “Her neyse şimdi bir daha soruyorum Kral ve siz ne yapıyorsunuz?” “Uğraşıyoruz Simay, adamlar bir süredir sessizler. Khalifa aşiretinin başı Calut Kral’ımızın görüşme talebini rahatsız olduğunu öne sürerek reddetti.” “Belki ölür de kurtuluruz demem çok yanlış olmaz herhalde.” “O ölür oğlu Kaid yerine geçer, o ölür bir başkası. Bu tür aşiretler yedi başlı yılan gibidirler her kesilen başın yerine yenisi çıkar. İşte bu yüzden Kral’ımız orta yolu bulmaya çalışıyor.” “Bir an önce bulmalısınız, hayatım sizlerin yüzünden mahvoluyor. Önümü göremiyorum bu belirsizlikten kurtulmalıyım.” Evet, kurtulmalıydım, duygularım karmakarışıktı… “Simay seni çok iyi anlıyorum, tehlikede olmanı, üzülmeni hiç ister miyim? Ben senin babanım.” Aramızda kısa bir sessizlik oluştu “Simay?” “Ne zaman öğrendin?” “Karşı çıkmadığına göre sen de öğrenmişsin, Bennu aradı.” “Gerçek mi? Evet öğrendim annemle babamın ne birbirleriyle yaşayabildiklerini ne de ayrılabildiklerini öğrendim. Anne ve babanın ilişkilerinin belirsizliğini biz çocukların çektiğini hâlâ da çekmeye devam ettiğini öğrendim. Tüm sorunlar sen ve senin ailenden kaynaklanmış, kaynaklanıyorken anneme bir söz söyleyemedim. Niye, niye eşine koca gibi çocuklarına baba gibi sahip çıkmadın?” “Sorumluluklarım çok fazlaydı Simay, ailenin tek erkeği olmanın zorluklarını bilemezsin.” Ses tonunda bıkkınlık, yılgınlık vardı yine de bizlere sahip çıkmayı bilmeliydi.“İşte buyurun, kadınlara biraz hak vermeyi deneseydiniz, bu kadar zorluk çekmezdiniz. Neyse bu benim değil sizin sorununuz. Sorumlulukları öne sürerek birçok insanın mutsuzluğuna neden olmuşsunuz. Sizden istediğim başıma sarmış olduğunuz bu belayı bir an önce çözümlemeye çalışmanız. Baba olarak sizden başka hiçbir beklentim yok, sakın Bennu ile beni karıştırmayın.” “Biliyorum kızım, senin ne kadar özel biri olduğunu biliyorum.” “Söyleyeceklerim bu kadar, kısa sürede bir çözüm bekliyorum.” Telefonu kapattım, sesimin tonu kızgın olsa da ellerim heyecandan buz kesmişti, titriyorlardı. Arabanın içi klimadan soğuktu güneşe ihtiyacım vardı. Camı açmaktansa dışarı çıkmak çok daha hoşuma gidecekti. Kalabalık inanılmazdı, trafik yoğundu nefes alınacak alan kalmamış haldeydi. Arabaların, otobüslerin egzoz dumanları motor gürültüleri, insanların koşuşturmaları, sesleri beynimde patlıyor gibi oldu. Sokaklardaki insanların çokluğu işsizliğin ne boyutlarda olduğunun da göstergesiydi. Önümde bir kadın yere düşünce hemen eğilip kaldırdım “İyi misiniz?” “Dizlerim acıyor.” “Kötü düştünüz, su getirmemi ister misiniz?” “Biraz dinlenmem yeterli.” Kadın çarşaflıydı, dizlerinin ne halde olduğunu göremiyordum. Kolundan tuttum biraz ileride olan banka doğru yürütmeye başladım. Belime dayanmış olan metalin ne olduğunu bilmemem için aptal olmam gerekirdi. “Sakın ters bir hareket yapayım deme, kesin emir var, ya benimle geleceksin ya öldürüleceksin.” İnsanlar yanımızdan gelip geçiyor, kadının kumaşın altında ustalıkla sakladığı silahı görmüyorlardı. Bir an gülmek istedim hem de kahkahayla gülmek. “Oooo hoş geldiniz gözüm yollarda kalmıştı.” Kadının karakaşları hayretle yukarı kalktı. “Dalga geçecek durumda değilsin, sözümü dinle taşkınlık yapmadan yürü.” Silahın namlusunu belime daha çok bastırdı. “Bunca insanın içinde beni kaçırabileceğini veya öldürebileceğini mi düşünüyorsun? Hadi yaptığını düşünelim ya sonrası?” “Sonrası benim için yok, efendim için ölürüm. Bana cennet vaat edildi.” İşte buna gülünürdü, “Emin ol; Allah, insan öldürün, cinayet işleyin ben sizi cennetime alırım diyordur.” “Fazla konuşma yürü dinsiz pislik.” “Bak kardeşim, yol yakınken bu saçmalıktan vazgeç.” “Ben senin gibilerin kardeşi değilim, alay etmeyi bırakmanı tavsiye ederim. Ya itiraz etmeden gel ya da öl.” Bu kadın kendinden çok fazla emindi, araştırma yapılmadan üzerime adam salacak kadar aptal değillerdi, civarda başkaları da olmalıydı. Kadınla itiraz etmeden yürümeye başladım. Duvara dayanmış adam bize bakarak sırıttı, elde var bir. Yere oturmuş dilencilik yapan bir başka adam yerinden doğruldu, elde var iki. Bize doğru yürümeye başladıklarında birlikte oldukları da ortaya çıkmıştı. Adamların fazla yaklaşmasına izin vermemeliydim, çıplak elle dövüşmek ayrıydı silah belime dayanmış halde tehlikeye atılmak ayrıydı. Beyinleri yıkanmış insanlardan her tür kötülük beklenirdi. Ya canlı ya ölü diye emir alındıysa, öldürmekten çekinmeyecekleri ortadaydı. Sevgili kocacığımın mükemmel gizlenen adamları nerelerdeydi acaba? Öyle iyi gizleniyorlardı ki beni görmüyorlardı beceriksizler. Biraz daha yürüyecek olursam tehlikeye girecektim, bu kadında silah varsa öteki heriflerde daha fazlası olmalıydı. Kaldırımın yanında polis minibüsü durduğunda nerdeyse gülecektim, bize doğru yürüyen adamlar birden ortalıktan yok oldular. “Ne haber Simay?” Ender ve birkaç arkadaşım daha açtıkları camlardan seslenince belimdeki silahın çekildiğini fark ettim. Kadın bu günlük cennette yaşama planını ertelemiş olsa gerek bir anda yanımdan çekiliverdi. Dönüp peşinden bile bakmadım, yakalatmam çözüm değildi, biri gidip biri gelecekti. Kuveyt ekâbirleri bu işi sonlandırmazsa mevzu devam edecekti. “Ne olsun Ender, göreve mi?” “Göreve gidiyoruz, yanındaki kadın kimdi?” Omuzlarımı silktim. “Hiç önemsiz biri, düşmüştü yerden kaldırdım.” Ellerindeki telsizlerden ses gelince veda ederek hareket ettiler. Giden aracın ardından baktım, arkadaşlarımla olmak onların şakaları, konuşmaları, sabahlara kadar süren görevler, uykusuzluklar. Bir zamanlar bıktığımı söylediğim olayları şimdi özlemle arıyordum. “Simay iyi misin?” Borkan gelmişti “Seninkiler buradaydı” diyerek cevap verdim. “Biliyorum.” İşte bu sözüne şaşırmıştım “Arkadaşlarım gelmeseydi neredeyse kaçırılıyordum, şimdi bildiğini mi söylüyorsun?” “Adamlarımı küçümsüyorsun.” “İki adam ve bir kadın kaçtılar.” “Kadın yakalandı.” “Ne olacak, yakalanması neyi değiştirecek?” “Calut’a karşı koz olarak kullanılmak üzere Kuveyt’e gönderilecek.” “Kadının beyni yıkanmış halde, işe yarayacağını düşünmüyorum.” dedim arabaya doğru yürüdüm. Nebi koşarak yanımıza geldi. “Kadın öldü efendim.” “Nasıl? Neden hemen hastaneye götürmediniz?” “Arabaya bindirdik, birden fenalaştı ağzı köpürmeye başladığında parmağında ki yüzüğün açılmış olduğunu gördük. Hastane için çok geçti efendim, kan kusarak acıdan kıvranarak öldü Abbas siyanür içtiğini söyledi.” Borkan’ın yüzü kararmıştı. “Gereğini yapın.” diyerek arabaya bindi. Yanına oturdum hareket ettik. Amaçsızca gittik gittik, çevreme bile bakmıyor nereye gittiğimizi sormuyor sormak istemiyordum. Kadın benden büyük değildi, gencecik hayatlar nasıl kolaylıkla yok edilebiliyordu. Hem de kendi istekleriyle kendi canlarını alabilecek kadar nasıl beyinleri yıkanabiliyordu. Kadına cennet vaat edilmişti ve aptal kadın buna inanmıştı… Nasıl bu kadar gözleri kararabiliyor delikli kuruşla iki para etmez insanların sözüne, kendi hayatları yanında masum insanları bile öldürecek kadar kanabiliyorlardı. Kadını ne yapacaklarını sormadım, bilmek istemedim. Düşünecek olursam yetkilileri haberdar etmem gerekecekti. Onları karıştırmam beni olayların içine çekecek ortalık iyice çarşamba pazarına dönecekti. ***** Uzun süre arabayla dolaştık ama tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânı sözü gibi eve geri döndük. Ablamın evinin ışığı yanıyordu, pencereden baktığını gördüm, bunu fark ettiğimi görünce perdeyi kapattı. Hadi annem olmadığından anne sevgisi duymamıştı, abla olarak da mı beni hiç sevmemişti. Aynı kanı taşıdığı insana bu kadar uzak ve sevgisiz olması inanılır gibi değildi. Ya ben, ben onu seviyor muydum? Ablam olduğunu öğrendikten sonra içim rahatlamıştı. Sevgi duymayan bir kalbim olduğunu annemi hiç sevmediğimi psikolojik sorunum olduğunu düşünerek uykusuz geceler geçirmiştim. Gerçeği öğrendikten sonra bile duygularımda değişiklik olmamıştı. Hissettiğim üzüntüydü, bana bir adım gelse ona on adım gideceğimi biliyordum. İkimizde kendi odalarımıza çekildik, henüz uyku için çok erkendi. Eşofmanlarımı giyip odamdan çıktım, düşüncelerimi dağıtmalıydım, televizyonun karşısındaki koltuğa oturdum Borkan’ın odasından çıktığını duydum. Mutfağa gitti, biraz sonra elinde iki fincan kahveyle geldi, birini bana uzatıp yanıma oturdu. Borkan da benim gibi rahat giyinmişti… “Eee ne izliyoruz?” “Senin istediğin bir yer var mı? Film seyretmeyi düşünüyordum.” “Olur, hangi filmler var?” “Polisiye, korku…” “Filmlerin de senin gibi.” “Nasıl?” “Katı, soğuk.” dedi, sözlerine biraz bozulmuştum… “Ama” diyerek elini uzatıp, önüme düşmüş olan saçımı kulağımın arkasına koydu. “Ama göründüğün gibi olmadığını biliyorum, dış görünüşün soğuk olsa da için sıcacık.” diyerek uzanıp dudaklarımdan hafifçe öptü. Kahve ve Borkan ikisi bir arada mükemmel bir karışım olmuştu. Bir buse daha kondurdu kendimi derin öpücüğe hazırladığım anda geri çekilip ayağa kalktı. Televizyonun önüne gitti, “Bakalım ne filmler varmış” dediğinde, şaşkınlığımdan kurtulmaya çalışıyordum. “Vay, hiç tahmin etmezdim ama romantik filmlerde var.” “Annemin olmalı, seyretmedim.” “Korku veya polisiye izleyeceğimize bunlardan birini seyredelim.” “Vay, senin romantik film seyredeceğini hiç tahmin etmezdim.” “Neden olmasın, biraz romantizmin hiç kimseye zararı olmaz. Melekler Şehri’ne ne dersin? Fantastik-Romantik herhalde…” “Olur, Nicolas Cage filmlerini severim.” Film gerçekten çok güzeldi, hele son sahnede melek olmaktan onun için vazgeçtiği, sevdiği kadın ölünce adamın yaşadığı acı ve isyan hali çok güzel yansıtılmıştı. Borkan yine ayağa kalktı. “Yeni bir filme ne dersin?” “Seyredelim” dedim. Seçimi ona bırakarak mutfağa geçtim, peynir, marul, domates kullanarak sandviç hazırladım. Yanına meyve suyu aldım, teşekkür ederek elimden aldı. Tekrar film başladı bu seferki Altıncı His’ti birkaç kez seyretmiştim. Böylece Borkan’ın film zevkini de öğrenmiş oluyordum. Fantastik filmleri seviyordu. Sıcaktı çok fazla sıcak… Koltuğun üzerinde uyuyakalmıştım, Borkan’ın bedeni yarı yarıya üzerimde sayılırdı. Başım boynunda sırtım tam göğsünde, kalçalarım onun kasıklarına yapışmış haldeydi. Bacağını bacaklarımın üzerine atmıştı. Kocaman sıcacık bir koza gibiydi, kıpırdamadım, canım kıpırdamak istemedi. Vücudunun verdiği hisler, rahatlık, çok güzeldi. Kendimi narin, savunmasız biri gibi hissediyordum. Güçlü olmaktan bıkmıştım. Onun gücüne, beni korumasına şu an için ihtiyacım vardı. Biraz daha, kısacık bir an daha, kendimi geriye ona yasladım kollarını daha çok sıkılaştırdı. Uyuyordu, derin düzenli soluklarından uyuduğu kesindi. İstem dışı, dişisini koruyan erkek gibi daha çok sarıldı. Gözlerimi kapattım, rahattım, çok fazla rahattım. Bir gün bu adama tam anlamıyla teslim olacağımı biliyordum. Kalbimi kırılmaktan korumak için; bedenini kabul edecek, kalbimi asla vermeyecektim. Kapının zilini duydum. Kim geldiyse geri gider miydi acaba? İkinci kez bu sefer uzunca süre basılınca saatime baktım, henüz sekizdi. Borkan’ın kolunu belimden ayırmaya çalıştım kıpırdamadı… “Bırak çalsın, ses çıkarmayınca kim geldiyse gider,” dedi, kolunun çemberini daha çok daralttı. “Simay açsana kapıyı, içeride olduğunuzu biliyorum.” Ablam Bennu oldukça ısrarla bağırıyor bir taraftan kapıyı yumrukluyordu. Kalkmaktan başka çarem kalmamıştı. Kapıyı açtım “Ne istiyorsun?” dedim. Ablam çok üzgün bakıyordu. “Simay barış teklif etmeye geldim, ben yaptıklarımdan, sana karşı olan davranışımdan dolayı çok üzgünüm.” “Bu kadar çabuk değişim göstermene hayret ettim.” “Sen haklıydın Simay. Bütün gün düşündüm, anneme de sana da çok haksızlık ettim. Bak yemek hazırladım, hem evliliğini kutlarız hem de kardeş olmamızı ha ne dersin?” “Biz biraz evvel yedik.” “Lütfen Simay kırma beni, tekrar bir aile olmaya çabalıyorum. Hem çok ağır yiyecekler değil, senin çok sevdiğin tatlıdan yaptım.” “Abla vakit geç oldu, yarın akşam olsun. Borkan uyuyor.” Ablamın yüzü beş karış oldu “Özür dilerim Simay, bu kadar çabuk affetmeyeceğini bilmeliydim. Hata benim…” diyerek sırtını döndü… Bana barış dalı uzatıyordu, her ne yapmış olursa olsun ablamdı. “Abla o güzel tatlından getirirsen çok sevinirim” dediğimde, yüzünde büyük bir gülümsemeyle geri dönüp baktı. “Hemen getiriyorum bekle beni, tatlıma dayanamayacağını biliyordum. Çocukluğundan beri çok seversin.” Koşarak merdivenlere yöneldi. Kısa sürede geldi, elindeki kocaman tabağın üzerinde bol pudra şekerli elmalı kurabiyeler vardı. Tabağı uzattı bir tane alıp ağzıma attım. “Nefis olmuşlar ellerine sağlık.” “Afiyet olsun canım, sonra konuşuruz. Bol bol ye yukarıda daha çok var, az geldiyse daha çok getireyim.” “Gerek yok şimdilik yeterli, iyi geceler.” Salona geri döndüğümde Borkan da uyanmıştı, elimdeki tabağı sehpaya bıraktım “Meyve suyu alıp geliyorum, ablam elmalı kurabiyeyi çok güzel yapar.” İçinden birini daha alıp ağzıma attım gerçekten çok gevrek olmuştu, Bir tane daha aldım, Borkan kalkıp bileğimi tuttu elimi çevirdi kurabiyeyi kendi ağzına götürdü çiğnedi hâlâ elimi bırakmamıştı, “Güzel olmuş, pudra şekerine yazık olmasın.” Parmaklarıma pudra şekeri bulaşmıştı, ne yapacağını anladığımda çok geçti. Parmaklarım teker teker ağzında kayboluyor, her emişi içime alevler salıyordu. Durum fenaydı, bacaklarım resmen titremeye başlamıştı. Elimi çektim “Bir film daha izlemeye ne dersin?” diye çekinerek sordum. Uzanıp beni kollarına alsaydı artık ona itiraz edecek halim kalmamıştı. Kendini gerisin geriye koltuğa bıraktı “Edelim bakalım, bu sefer sen seç.” Aptal adam, aptal, geri çekileceği tutmuştu. Filmi koydum, en korkunç filmi seçtim belki ateşimin sönmesine yardımı olurdu. Mutfağa gidip meyve sularını aldım, tabağı koltuğa aramıza koydum, bir nevi bariyerdi yoksa adamın boynuna sarılmam işten değildi. Meyve suyunu uzattım, bir nefeste içti. Kurabiyeler neredeyse bitmişti. “Biraz abarttım herhalde, canım tatlı istemiş.” “Ablam gerçekten güzel yapar, mutfak işinde çok beceriklidir. Boş gezmeyi bırakıp yemek yapıp satsa çok başarılı olacağından eminim. Belki çalışırsa paranın değerini de anlar, savurganlıktan vazgeçer.” Kurabiyenin geri kalanını yedim, tabakta kalan pudra şekerini parmağımla temizledim. Borkan tabağı temiz görünce güldü. “Yıkamaya gerek kalmadı.” “Bir ortak yön daha bulduk, ikimiz de tatlı seviyoruz.” Koltuğa tam anlamıyla yayıldım, kolunu sırtıma doğru uzatınca karşı çıkmadım. “Patlamış mısır ister misin?” Eliyle midesini ovuşturdu “Şiştim, bir lokma yiyecek halim kalmadı. Uyku bastırdı.” “Filmi seyretmesek de olur, hadi yatalım.” deyince birden gözleri parladı. “Beraber mi?” “Hayır canım, sen kendi odanda ben kendi odamda.” “İnadından ne zaman vazgeçeceksin?”derken tembel bir ifadeyle elini uzatıp, yanağımın üzerine düşmüş saçımı tuttu, parmaklarının arasında ovuşturdu. Kulağımın arkasına sıkıştırıp elini burnuna götürdü. “Her zaman güzel kokuyorsun, yeni açmış bahar çiçekleri gibi. Koklarsın için bayılır ama yine de derin bir nefes alıp kokuyu içine çekersin, sonsuza kadar yüreğinde hapsetmek istersin, işte böylesi inanılmaz cezbedici bir kokun var.” Kıkırdadım, yorgunlukla başımı koltuğa yasladım. “Ağzından bal damlıyor, bu sözlerle çok kadın tavladın mı?” “Sen çok fenasın, her sözün altında bir art niyet arıyorsun.” Aynı koltukta, başlarımız arkaya yaslanmış şekilde birbirimize bakıyorduk. Elimi uzattım, parmaklarımla saçlarını geriye ittim. Elimi tuttu avucumun içini öptü, tekrar başını geriye yasladı. Elimi bırakmamıştı, göğsünün üzerine koydu, bacaklarımı altıma topladım, vücudum rahat etmekten başka hiçbir şey istemiyordu. Borkan gözlerini kapadı, film kendi kendine oynayıp duruyordu. Çığlık sesleri, vahşi homurtular, kalkıp kapatmayı bile canım istemiyordu… Başımı biraz daha Borkan’a yaklaştırıp uyuyuşunu seyretmeye başladım. ******
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE