"İnsan umut eder, etrafta dolanır, ilişkilere kaçar ve bu kaçak denemelerde gerçek bir tutku, teslimiyet yoktur; kendini işe güce verir, çok çalışır, düzenli olarak seyahate çıkar ya da büyük bir evi idare eder, kendine kadınlar satın alır ama onlardan da hayır gelmez ya da koleksiyon yapmaya başlar: Yelpazeler, değerli taşlar, nadir görülen böcekler. Fakat bütün bunlar hiçbir işe yaramaz. Ve zaten insan bütün bunları yaparken hiçbir işe yaramayacağını bilir. Ve yine de umar. Ve ne umduğunu kendi de bilmez."
Yunus, bu mesleği seçerken umduğu tek şey; onun görev yaptığı yerde kimsenin mağdur olmamasıydı. Güçlünün güçsüzü ezmediği, suçun ondan korktuğu bir şehir kurmaktı. Bir şehrin asayişinden sorumlu olmak demek; en ücra sokağından, en elit semtine, buralarda yaşayan herkesin eşit güvenlikte olmasını sağlamak demekti. Zengin mahallelerinde gaspçıların, fakir mahallelerde insan simsarlarının olmadığı bir şehir. Çocukken kurduğu hayaller, büyüdükçe yerine sarsıcı gerçekleri alamaya başlamış ama Yunus ideallerinden bir an olsun vazgeçmemişti.
- Kaymakamın küçük kızı Narin, kucağıma gelmek istedi. Başta anlamadım nedenini. Meğer farketmemeişim, babasının yakamdaki siyah beyaz resmi katlanmış, onu düzeltmek istemiş. Göğsümün üzerindeki o resmi düzeltmek için küçük parmaklarıyla öyle bir mücadele verdi ki; sanki göğsümde derin çukurlar kazdı o parmaklar. Resmi düzelttikten sonra ne yaptı biliyor musun; uzanıp yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. Sonra da bedenini kaydırıp gitti ablasının yanına. Ablası 11 yaşında, daha çok farkında olanların ama bir çocuk bu kadar mı yıkılmaz durur Pelin? Ne göz yaşı döktü ne de surat astı. Böyle dudağında asılı kalmış naif bir tebessümle seyretti babasının naaşını. Hanımı desen ayrı bir gururluydu.
- Ne mutlu ona. Hem en güzel makama kavuştu hem de bu kadar kısa zamanda böyle güzel bir aile ve böylesine dolu bir hayat bıraktı. Daha yapacak çok şeyi vardı biliyorum ama yine de birilerine nazaran daha faydalıydı.
- Öyle. Belki bir gün ben de şehit olurum. İstiyorum ki benim de arkamdan bu şekilde konuşsunlar. Ben de yaşarken çok şey başarmış olmak istiyorum.
Pelin bu haklı ama ona acı veren istek karşısında ne diyeceğini bilemedi. Yunus belli ki çok etkilenmişti olanlardan ve kendince bir çıkar yol arıyordu. Dizlerindeki başına biraz daha şefkatle dokundu Pelin. Saçlarının arasında kayan parmakları ona çok farklı hisler veriyordu. Bu yaşına kadar daha önce hiçbir erkekle bu kadar yakın olmamıştı. Şimdi ise henüz günler önce hayatına giren adam, onun odasında, onun yatağında, onun dizlerine yatmış şefkat dileniyordu. Sonra derin bir nefesle şişirdi göğsünü ve hayatını kaybeden diğer insanların arasında kendisinin olabileceği ihtimalini düşündü. Yunus bugün, onun da cenazesini omuzlayabilirdi. Yeni tanıdığı kurum arkadaşları, Yunus ve Çiğdem'den başka kimse olmazdı cenazesinde. Belki Ali de gelirdi. Kardeşi varlığından haberdar olmadığı gibi yokluğundan da olmazdı. Her nasıl, ne şartlarda yaşıyorsa öyle yaşamaya devam ederdi belki. Yunus'un düzenli nefes aldığını farkedince başını dizlerinden kaldırıp bir yastıkla destekledi. Ardından da onun yüzünü seyredebileceği bir pozisyonda uzandı. Şimdi yüzlerinin arasında çok az bir mesafe vardı. Yüzünün bütün hatlarını yakından izlemeye koyuldu. Sık ve uzun kirpikleri, siyah şekilli kaşları, beyaz teninde bir hilal gibi yayılan bıyıkları ve hafif kirli sakalı ile usta bir zanaatkarın elinden çıkmış gibiydi. Ellerini yanağının altına yerleştirdikten sonra Yunus'un düzenli nefes seslerini dinleyerek yumdu gözlerini.
Çiğdem ile Ali ise salondaki koltuklarda oturmuş, birbirlerinin sessizliklerini dinliyorlardı. Bir yandan da sesi kısık olan televizyonda dönen anma törenindeydi gözleri. Bütün kameralar Narin'in Yunus'un kucağında babasının resmini düzenlediği ve yanağına öpücük kondurduğu görüntüye yoğunlaşmıştı. Hiç fikir beyan etmeseler de ikisi de bu hareketin Yunus'u nasıl etkilediğini tahmin edebiliyordu. Gün içerisinde çocuklarla oyalanıp dikkatlerini dağıtmışlardı belki ama henüz dün yaşadıkları elim olayın anıları capcanlı zihinlerindeydi.
- Öğrencilerim, öğretmen arkadaşlarım öğlen arasında kaymakamlık caddesindeki kafelerde vakit geçirirdi hep. Genelde ben de onlara eşlik ederdim tabii. Allah korusun eğitim öğretim zamanında olsaydı bu patlama, bir çoğunu kaybedebilirdim.
- Bu günü beklemişler demek ki. Amaçları zaten kaymakama zarar vermekmiş. Devir teslim töreninin yaz tatiline denk gelmiş olması gerçekten büyük bir şans. İnsan hayatı saniyelere bağlı resmen, bunu anladım ben. Eğer Pelin bir on dakika geç kalsaydı cadde üzerinde yakalanabilirdi patlamaya. Belki de ben onun resmini bugün yakama takmak zorunda kalabilirdim. Oysa ben; cüzdanımdaki fotoğrafına bakıp tebessüm etme hissini kaybetmeye hiç hazır değilim.
- Bana dün, ondan başka kimsem yok demiştin. Ailenden kimseyi tanımıyor musun?
- Hiç mi akraban yok diye soruyorsun değil mi? Var, olmaz mı... Babamın beş kardeşi var mesela. İki erkek üç kız. Annemin de iki abisi var. Neneler dedeler yaşıyor mu şu an haberim yok. Ama onların keyifle yaşadığını biliyorum. Kazadan sonra hastanede bir başıma otururken kadın bir polis memuru geldi yanıma. Yatağın kıyısına oturup saçlarımı eliyle taradığını hatırlıyorum. Beş yaşındaydım daha ama çok net aklımda o görüntü. Sonra güzel bir örgü yaptı saçıma ve "benim de iki kızım var Çiğdem biliyor musun?" dedi. "Bir gün bana bir şey olursa onlara kim sahip çıkar diye düşünürüm hep." Daha çok benimle değil de kendi kendine konuşur gibiydi. Şimdi düşününce bu ihtimal daha da inanılır gözümde. Sonra "keşke seni de onlarla birlikte ben büyütebilsem" diye devam etti sözlerine. "Annem babam beni sana vermez ki." dedim çocuk aklımla. Bilmiyorum tabii o an hem anne babamın hem de benden iki yaş büyük ağabeyimin oracıkta can verdiğini. Yine böyle yazdı hava. Urla'ya babamın arkadaşını ziyarete gidiyorduk. Bir valiz yaptığımızı hatırlıyorum. İçine yazlık kıyafetler, güneş kremi, havlu falan koymuştuk. Babam bana yüzmeyi öğretecekti. Kaza olunca bu hayal de yarım kaldı tabii. Ben beş gün hastanede kaldım. El bileğim ve iki parmağım kırılmıştı. Başımda da dikişler vardı. Canım çok yanıyordu ama annemi görmediğim için ağlayamıyordum bile. Sonra o polis alıp beni karakola götürdü. Bir odaya oturtup limonata ve kuru pasta koydular önüme. Yanımda konuşuyorlardı ama benim hakkımda mı bilemiyordum tabii. Beni oraya götüren o kadın polis diğerine dert yanıyordu. "Anlamıyorum amirim. bir türlü aklım almıyor." diyordu. "Bu kadar kalabalık bir ailede şuncacık çocuğa bakacak bir tane bile adam çıkmaz mı? Resmen telefonlarımıza çıkmıyorlar. Hadi bir tarafı anlarım da diğerinin deaynı şekilde davranması çok acı. Yani evlatlarının kardeşlerinin hiç mi hatırı yok. İnan benim bakacak dururmum olsa bir yere bırakmam. Ama benim kızlarıma da kayınvalidem bakıyor zaten. Yaşlı kadın, bir de onu nasıl götüreyim kapısına.?" Kadın bunları söylerken ben de meraklı meraklı dinleyip kurabiyelerden atıştırıyordum. Sanki bilirmiş gibi en sevdiklerimden alıp koymuşlardı önüme. Sonra biraz zaman geçti ve karşıma geçip "Seni birazdan bir yere götüreceğiz. Orada senin gibi bir sürü çocuk var. Hepsiyle güzel arkadaşlıklar kuracaksın, çok eğleneceksin." dediler. Annem babam da gelecek mi diye sorduğumu hatırlıyorum. Cevap vermediler tabii. Sonra Alsancak'taki yuvaya götürdüler. Demir, yüksek bir kapısı vardır oranın. Öyle heybetli bir kapıydı ki ürktüm. Sanki o kapının arkasına geçersem bir daha dünyayı göremeyecekmişim gibi geldi. Kapıdan içeri girdiğimizde birkaç çocuk bahçede oyun oynuyordu. Ama birisi çekti dikkatimi. Ben ona bakar bakmaz o da bakışlarını bana çevirdi. Sonra da sargıda olan bileğime elime bakıp ayaklandı ve yanıma geldi. "Yaramazlık mı yaptın?" dedi bana. Başımı çevirip o polise baktım. Sanki bütün cevaplar ondaymış gibi geliyordu. O da bu bakışımdan alayıp o küçük kızın karşısında eğildi ve uzun saçlarını sevdi. "Hayır küçük hanım. Çiğdem bu dünyanın belki de en uslu çocuğu. Ne yazık ki talihsiz bir kaza geçirdi. Çiğdem buraya alışana kadar onunla arkadaş olmaya ne dersin?" dedi. O kızın gözleri o anda öyle bir parladı ki; benim günlerdir gülmeyen yüzüm şenlendi resmen. Sağ elimdi kırılan. Sol tarafıma geçti ve elimi sıkı sıkı tuttu. Sonra da polise döndü dedi ki; "Merak etme sen polis abla. Ben onun elini hiç bırakmayacağım." Öyle de oldu. Pelin elimi hiç bırakmadı. Ben İzmir'den çıkamam mesela. Pelin İstanbul'u kazandı ama bulduğu her fırsatta beni ziyarete geldi. Araba kullanmaktan çok korkarım, sırf benim için ehliyet ve araba aldı. Ömür boyu şoförlüğümü yapacak öyle anlaştık. Bakma güldüğüme ama aynı soy adını, aynı kanı taşıdığım onlarca insan olmasına rağmen Pelin benim tek ailem. Bu yüzden dün sana öyle söyledim.
- Anlıyorum. Çok güzel bir dostluk sizinkisi. Umarım hiç ayrılmak zorunda kalmazsınız. Ama benim arabam da güzel, ben de iyi kullanırım arabayı. Şu iki günde tecrübe etmiş olman lazım. Yani tek şoförün Pelin değil bundan sonra. Eğer o evde yokken bir şeye ihtiyacın olursa; geç salonun ortasına ayağını üç kez vur yere ben anlarım hemen. Sahi ilk çağda yaşamıyoruz, telefon diye bir şey var. E numaram da sende var zaten. Demek istediğim; insanlar yalnızlığı kendileri seçerler Çiğdem. Etraflarına insan toplamak da insanları çevrelerinden uzaklaştırmak da onların insiyatifinde olan bir şey. Yoksa canına yandığımın dünyasında istesen de yalnız kalamazsın. Tamam bir tehlike atlattınız, büyük bir korku yaşadınız ama hayat devam ediyor. Eminim o da, Yunus komiser de kısa zamanda toparlayacaktır kendisini. Şimdi kalk bir yogunluk kahvesi yap da şu yeni koltuklarınızda bi höpürdetelim. Kalk kalk hadi, misafirim ben. Lokum da koy yanına.
Çiğdem, Alii'nin bu sözlerine kıkırdayarak ayaklandı ve mutfağın yolunu tuttu. Pelin'in odasının önünden geçerken derin bir iç çekmek zorunda hissetti kendini. Dün yaşadığı kaybetme korkusunu hala üzerinden atmış değildi. Yunus'un hali de üzülmesine sebep olmuştu ister istemez. Hele de televizyonda o görüntüleri gördükten sonra halini anlamlandırmak pek de imkansız değildi.
Pelin yüzündeki yumuşak dokunuşlarla gözlerini açtığında Yunus'un mütebessim yüzü ile karşılaştı. Yunus, yüzüne dağılan saçlarını itina ile öteliyor, kaşının üzerindeki yaraya dokunmamak için tüy yumuşaklığında temaslar ediyordu. "Böyle bir günün sonunda, bu kadar güzel bir manzarayla ödüllendirilmek ne büyük lütuf." dedi. Yeni uyandığı için sesi tarazlı çıkmış ve bu sayede Pelin'in dikkati dudaklarına yönelmişti. Pelin'in gözlerinin değdiği yeri fark eden Yunus ise dişlerinin arasına aldığı dudaklarını sertçe ısırdı. Aralarında giderek azalan mesafe aslında ikisinin de bu işte istekli olduğunun kanıtıydı. İlk hamle Yunus'tan gelince, Pelin'e de ona ayak uydurmak zorunda kaldı. Ufak ama etkili dokunuşlar ikisinde de sarsıcı etkiler bırakıyor, daha fazlası için çetin bir merak girdabına sürüklüyordu. Yunus Pelin'i incitmemek için kendini bu kadar sıkmasaydı belki de çoktan onu kucaklayıp bütün hatlarıyla hissetmekten geri durmazdı. Sesli öpücüklerin efsunundan onları ayıran Yunus'un çalan telefonu oldu. Genç adam gözlerini hınçla kapatıp arayanın bütün sülalesine söverken, Pelin de yaşadıkları yüzünden alev basan yanaklarını sakinleştirmekle meşguldü.
- Ne var lan? Beni bugün aramayın demedim mi?
- Ama abi, aynı zamanda da bir haber alırsanız beni mutlaka arayın da dedin.
- Söyle Cem, söyle aslanım. Neymiş bu ağzına okuduğum gelişme?
- Abi 2004 yılında Aydın'da yuvaya verilen Burak Sümer'in izini bulduk. Aile her şeyin izini silmeye çalışmış ama Burak, yani şimdiki adıyla Arda Özsoy sistemde bir açık yaratmış. O da ailenin haberi olmadan gerçek ailesini arıyor. Asıl bomba haberi henüz duymadın. Çocukların annesi yıllar önce yaptığı evlilik yüzünden ailenin reddettiği Zerrin Özsoy...