Çikolata Tartışması
Serin, gökkuşağı desenli kanepeye yayılmış, elindeki sütlü çikolatadan ufak bir parça koparıp keyifle ağzına atıyordu. O anın huzuruyla dolmuştu; şekerli şeylerin ona verdiği mutluluğu hiçbir şey veremezdi. Fakat bu huzur, bir kaç saniye sonra gelen sert adım sesleriyle bozuldu.
Emir, salona girdiğinde kaşları çatık, gözleri Serin'in elindeki çikolataya kilitlenmişti. Hiçbir şey söylemeden yanına yaklaşıp çikolatayı kaptı ve yere fırlattı.
“Yemeyeceksin! Kilo aldın, farkında mısın?” diye bağırdı.
Serin, neye uğradığını şaşırmış bir halde, yerdeki çikolataya baktı. Gözleri dolmuştu ama sakin kalmaya çalışıyordu.
“Emir, abartma. Hiç kilo falan almadım,” dedi sesi titreyerek.
“Almadın mı? Görelim o zaman!” dedi Emir, kolundan tutup onu neredeyse sürükleyerek tartıya doğru götürürken. Serin, kendisini savunmaya çalışsa da Emir kararlıydı.
Tartıya çıktıklarında Emir bir an sustu. Sonra kaşları daha da çatıldı.
“Bir kilo alışmışsın. Gördün mü?” dedi sesini yükselterek.
Serin, tartıdaki rakamın ne fark edeceğini anlamıyordu. “Ama bu bir kilo, Emir. Dünyanın sonu değil!” dedi gözyaşlarını zor tutarak.
Emir, öfkeden titrercesine mutfağa doğru yürüdü. Buzdolabının kapısını sertçe açtı ve raflardaki çikolataları, bisküvileri bulup bir poşete doldurmaya başladı. Serin, arkasından bakarken çaresiz hissetti.
“Bunları saklayacağım. Sen o bir kiloyu verene kadar sana çikolata yok!” dedi Emir, poşeti omzuna atarak.
Serin, bu kez kendisini tutamadı ve hıçkırıklara boğuldu. O an, sadece bir kilo için çıkan bu tartışmanın derinlerinde bambaşka sorunlar olduğunu hissediyordu.
Serin, üzüntüsünü bastırmaya çalışıyordu ama geçmiyordu. Genç kadın biraz rahatlamak için mutfağa geçti. Kahve makinesini çalıştırdı, kahve çekirdeklerinin o eşsiz kokusu havaya yayıldı. Bu koku, her zaman olduğu gibi onu biraz olsun sakinleştiriyordu. Kupasını hazırlarken içten içe gülümsedi; kahve, günün stresini atmanın en güzel yoluydu.
Kahvesi hazır olduğunda, en sevdiği kupasına doldurdu. Kupasını iki eliyle sıkıca kavrayarak oturma odasına geçti ve ilk yudumunu aldı. Sıcak sıvının boğazından geçişiyle bir nebze rahatladı. Gözlerini kapatıp bu anın keyfini çıkarmaya çalışıyordu ki evin diğer ucundan Emir’in sert sesi duyuldu:
“Serin! Umarım o kahve şekersizdir!”
Serin, bu ani ve sert sesle irkilerek elindeki kupayı tutuşunu gevşetti. Kupası bir anda elinden kaydı, yere çarpıp paramparça oldu. Kahve damlaları etrafa sıçrarken bir sessizlik çöktü. Serin, gözleri yerdeki kırık kupaya dikili, donup kalmıştı.
O sırada Emir, mutfağın kapısında belirdi. Kaşları çatılmış, yüzünde öfkeyle karışık bir alay vardı.
“Beceriksizsin! Bir kupayı bile tutamıyorsun, gerçekten inanılmazsın!” diye bağırdı.
Serin, Emir’in sözleriyle bir anda irkildi. Gözlerindeki şaşkınlık yerini hüzne bıraktı. Eğilip kupanın kırıklarını toplamaya başladı, ama gözleri dolmuştu. Bir şey söylemek istedi, ama boğazına düğümlenen o duyguyu geçemedi.
Emir, onun hiçbir şey söylemediğini görünce başını iki yana sallayıp homurdanarak mutfağı terk etti.
Serin, elindeki küçük seramik parçalarına bakarken gözyaşları istemsizce yanağından süzüldü. Kupanın kırılması bir şeydi, ama Emir’in ona bu kadar kolayca “beceriksiz” diyebilmesi daha çok acıtmıştı.
O an, içinde bir yerde bu durumu değiştirmesi gerektiğini hissetti. Ama şimdilik, sadece sessizce yerdeki kırıkları toplamaya devam etti.
Serin, kupasının kırıklarını toplamaya çalışırken elleri titriyordu. Parmakları, zemindeki seramik parçalarını dikkatle topluyordu ama zihni Emir’in söyledikleriyle doluydu. “Beceriksizsin!” Sözcük, kafasında yankılanıp duruyordu. Gözleri dolmuştu, ama o an ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
Tam o sırada kapıdan Eda içeri girdi. Yüksek topuklarının yere vurduğu sert ses, mutfağın sessizliğini bozdu. Üzerinde gösterişli, parlak bir elbise vardı; belli ki yine dışarı çıkmaya hazırlanıyordu. Serin’i yerde, kırıklarla uğraşırken görünce dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi.
“Ne kadar beceriksizsin, Serin,” dedi, sesi hem küçümseyici hem de tatlı bir alayla doluydu. “Abim seninle nasıl evlenmiş, bazen hayret ediyorum. Koskoca öğretmen sonuçta.”
Serin, başını kaldırmadan sessizce kırıkları toplamaya devam etti. Eda’nın gözleri, yerdeki kahve lekelerine ve kırılmış kupaya kaydı. Gözlerini devirdi ve devam etti:
“Ama gönül bu işte, değil mi? Akıl mantık dinlemez. Kim bilir, belki de senin sessizliğinden hoşlanmıştır.”
Serin’in içinde bir şeyler kımıldadı, ama yine de hiçbir şey söylemedi. Emir’in kardeşi Eda, her zamanki gibi zehir zemberek sözler söylüyor ve ortamdan keyif alıyordu. Serin, onunla tartışmanın bir anlamı olmadığını öğrenmişti; bu sadece Eda’ya daha fazla koz verirdi.
Eda, beklediği tepkiyi alamayınca suratını ekşitti. Çantasını koluna geçirdi ve mutfağın kapısına doğru yürürken omuz silkerek devam etti:
“Ben çıkıyorum. Bu kızın gezmeleri hiç bitmez diyorlardır şimdi, ama ne yapayım, hayatı yaşamak lazım! Emir de bana karışmaz, neyse ki!”
Serin, hala tek bir kelime etmiyordu. Eda’nın bu son cümlesi içini sızlattı. Emir’in Eda’ya olan hoşgörüsünü ve ona duyduğu sevgiyi biliyordu. Ama aynı Emir, kendi eşine en küçük hatasında bile yükleniyor, hayatı adeta nefes alınmaz hale getiriyordu.
Eda, evden çıkıp kapıyı sertçe kapattığında, Serin bir an durdu. Kucağındaki kırık parçaları çöpe boşaltırken, içinden bir ses “Böyle devam edemez,” diyordu. Ama bu sesi bastırmak, günlük hayatının bir parçası haline gelmişti.
Son bir kez derin bir nefes aldı, kahve lekelerini temizlemeye koyuldu. Kendisi için ne zaman rahat bir nefes alabileceğini bilmiyordu, ama en azından şimdilik sessizlik onun tek dostuydu.