Ferman’ın adamı günlerdir aynı şeyi yapıyordu.
Takip.
Gözlem.
Fotoğraf.
İlk söylediğinde…
Ferman tepki vermedi.
“Kasapta işe başlamış abi.”
Ferman sadece başını salladı.
Umursamaz gibi.
Ama…
Fotoğraf gelince…
Durdu.
Ekrana baktı.
Kumral.
Yakışıklı.
Temiz yüzlü bir adam.
Yaşı…
En fazla yirmi sekiz.
Yanında…
Çiçek.
Gülümsüyordu.
Tokalaşıyorlardı.
Ferman’ın yüzü değişti.
Ama belli etmedi.
Derin bir nefes verdi.
Gözleri fotoğrafa kilitlendi.
Çenesindeki kas gerildi.
Boynundaki zaten belirgin olan damarlar dahada belirginleşti.
Hiçbir şey demedi.
Sadece:
“Her gün foto istiyorum.”
Bir ay geçti.
Her gün…
Farklı saat.
Farklı kare.
Çiçek bazen sabah geliyordu.
Bazen öğleden sonra.
Hep çalışıyordu.
Ve…
Yavaş yavaş gülmeye başlamıştı.
Bir fotoğraf daha geldi.
Bu sefer yalnız değildi.
Suat.
Mert.
Can.
Bade.
Ve Çiçek.
Bir kafede oturmuşlardı.
Kahve içiyorlardı.
Samimi.
Rahat.
Gülüşler gerçekti.
Ferman’ın içi daraldı.
“Ne bu samimiyet lan!”
Masaya vurdu.
Oda sessizleşti.
Sonra…
Kalktı.
Bilgisayarın başına geçti.
O geceyi açtı.
Kendi odası.
Kendi kamerası.
Görüntü başladı.
Çiçek.
O haliyle.
Savunmasız.
Ferman ekrana yaklaştı.
Gözleri yumuşadı.
İlk defa.
Elini kaldırdı.
Ekrana dokundu.
Sanki gerçekten oradaymış gibi…
Kızın yüzünü okşadı.
Parmakları ekranın üzerinde gezdi.
Gülümsedi.
Ama bu gülüş…
Normal değildi.
O sırada—
Kapı açıldı.
Celal.
Ferman anında kapattı görüntüyü.
Ama…
Geç kalmıştı.
Celal anlamıştı.
Sırıttı.
“Yengeyi özledin galiba…”
Ferman başını çevirdi sertçe.
“Yenge kim lan?”
Celal kahkaha attı.
“Anladın sen kral…”
“Anladın.”
Ferman sinirlendi.
“Oğlum siktir git lan şimdi…”
"Belanı siktirme! "
Celal gülmeye devam etti.
Oturdu.
“Gece akalım be kral…”
“Yorulduk lan…”
Ferman kısa bir durdu.
Sonra başını salladı.
“Olur.”
Gece.
Bar.
Ama bu sefer…
Kader çoktan yerini almıştı.
Çiçek ve Suat da sözleşmişti.
Bade.
Selin.
Mert.
Can.
Hepsi gece çıkacaktı.
Çiçek biraz tedirgindi.
Ama…
Abisinden zor izin almıştı.
Günü bozmak istemedi.
Dolabını açtı.
Kırmızı bir elbise çıkardı.
Kısa.
Sırtı açık.
Saçlarını yarım topladı.
Küpe taktı.
Aynaya baktı.
Güzeldi.
Ama…
İçinde bir huzursuzluk vardı.
Suat geldi.
Kızları aldı.
Bara geçtiler.
Küçük.
Temiz.
Sade bir yer.
Ama…
O gece için yeterliydi.
Ferman’ın telefonu titreşti.
Mesaj:
“Abi… Çiçek yenge…”
Durdu.
“Patronu, arkadaşları ve iki kız bara geçtiler.”
Ferman’ın eli yumruk oldu.
“Konum at hemen .”
Tek cümle.
Celal baktı.
“Ne oldu lan?”
Ferman ayağa kalktı.
“Akalım demedin mi lan…”
“Hadi.”
Masadaki su
Bardağı aldı.
Tek seferde içti.
Çıktı.
Barın önüne geldiklerinde…
Celal burun kıvırdı.
“Bu ne amına koyayım…”
“Basit basit yerler lan…”
Ferman yürüdü.
“Bu gece böyle.”
“Sus.”
İçeri girdiler.
En üste çıktılar.
Her yeri gören yere.
Ferman’ın gözleri…
Anında onu aradı.
Ve buldu.
Çiçek.
Sırtı dönüktü.
Yanında Suat.
Konuşuyorlardı.
Gülüyordu.
Bade ve diğerleri de rahattı.
Ferman’ın içi…
Kaynadı.
Celal baktı.
“Şimdi anlaşıldı…”
“Oha…”
“Nasıl giyinmiş lan senin ki…”
“Yanındaki it kim lan?”
Ferman kaşlarını çattı.
“Ne bileyim…”
“Siktimin çocuğu işte.”
“Bizene.”
Celal omuz silkti.
“He kardeşim bizene…”
“Hadi gidek.”
Ferman gözünü ayırmadı.
“Otur.”
Müzik başladı.
Bade kalktı.
Çiçek’i çekti.
Dans etmeye başladılar.
Elbisesi hareket ettikçe açılıyordu.
Sırtı zaten açıktı.
Şimdi…
Daha da dikkat çekiyordu.
Suat bakıyordu.
Baştan sona.
Ferman’ın şah damarı gerildi.
İçinde bir şey…
Yanıyordu.
Kıskançlık.
Ama bunu kabul etmezdi.
Asla.
Suat kalktı.
Çiçek’e yaklaştı.
Elini beline koydu.
Yavaşça kendine çekti.
Dans etmeye başladılar.
Çiçek itmedi.
Ama…
Mesafesini korudu.
Ferman dizini sallıyordu.
Gözleri kilitlenmişti.
Suat’ın eli.
Kızın açık ince beyaz beli.
Gülüşler.
Her şey…
Onu delirtmeye yetiyordu.
Bir süre sonra…
Suat’ın telefonu çaldı.
Çıktı.
Çiçek yalnız kaldı.
Döndü.
Hâlâ dans ediyordu.
Gülümsüyordu.
Ve.
Kalçasını kıvırdı .
Arkasını döndü bir daha ve ,
Yüzünü kaldırdı.
Göz göze geldiler.
Ferman.
Oradaydı.
Hiç saklanmadan.
Elindeki bardağı kaldırdı.
Yavaşça.
Pis bir gülümsemeyle:
“Şerefine güzelliğine …” dedi
Çiçek dondu.
Ne dediğini dudaklarından anladı .
Gülüşü silindi.
Gözleri doldu.
Sanki biri…
Karnına yumruk atmış gibi.
Nefesi kesildi.
Geçmiş…
Onu yine bulmuştu.
Ve bu sefer…
Kaçacak yeri yoktu.
Ferman kıza baktı.
Yine gülümsedi.
Ama bu…
Normal bir gülüş değildi.
Soğuktu.
Sahiplenir gibiydi.
Tehlikeliydi.
Çiçek’in içi ürperdi.
Bir anda oturdu.
Selin hemen eğildi.
“Ne oldu?”
Bade de yaklaştı.
“Ne var kızım ne oldu ?”
Çiçek dudaklarını araladı.
Sesi kısıktı.
“O… burada…”
“Kim?”
Çiçek başını hafifçe kaldırdı.
Gözleri doluydu.
“O işte…”
“Yukarıda…”
“Bana bakıyor…”
Selin kaşlarını çattı.
“Mağara adamı mı?”
Çiçek yavaşça başını salladı.
Bade’nin yüzü gerildi.
Yukarı baktı.
Ferman…
Olduğu yerdeydi.
Gözleri sabit.
Direkt Çiçek’te.
İçkisini kaldırdı.
Dudağına götürdü.
Ama o hareket…
İçki içmek gibi değildi.
Sanki…
Kızı öper gibi.
Çiçek irkildi.
Yüzünü çevirdi hemen.
Kalbi hızlandı.
“Gidelim…” dedi kısık sesle.
Ama kimse kalkamadı.
Çünkü…
Her şey bir anda oldu.
Ferman elini kaldırdı.
Bir adam çağırdı.
Kulağına eğildi.
Bir şeyler fısıldadı.
Adam başını salladı.
Ve aşağı indi.
Tam o sırada…
Suat içeri giriyordu.
Adamla çarpıştı.
“Önüne baksana lan!” dedi adam.
Suat kaşlarını çattı.
“Sen baksana—”
Cümlesi bitmedi.
YUMRUK.
Direkt yüzüne.
Suat yere düştü.
Çiçek ayağa fırladı.
“Suat abi!”
Koştu.
Dizlerinin üzerine çöktü.
“Suat abi iyi misin?”
Suat dişlerini sıktı.
Canı yanıyordu.
Ama belli etmedi.
“İyiyim…” dedi zorla.
“Bir şeyim yok…”
Ayağa kalktı.
Ve karşılık verdi.
Ama…
Bir anda…
Adamlar çoğaldı.
Bir…
İki…
Üç…
Etraflarını sardılar.
Can ve Mert de araya girdi.
Ama nafile.
Üçünü de dövmeye başladılar.
Yumruklar.
Tekmeler.
Bağırışlar.
Kızlar çığlık attı.
“Yapmayın!”
“Yeter!”
Ama…
Kimse karışmadı.
Kimse cesaret edemedi.
Çünkü…
Orada olan herkes biliyordu.
Bu sıradan bir kavga değildi.
Yukarıda…
Ferman oturuyordu.
Sırıtarak.
İzliyordu.
Ama sonra…
Bir şey oldu.
Çiçek koştu.
Suat’ın önüne geçti.
Kollarını açtı.
“Yeter!”
Tam o anda…
Bir adam kolundan tuttu.
Sıktı.
Ve itti.
Çiçek sendeledi.
O an…
Ferman’ın içindeki ip koptu.
"Laaaaaannn !" diyerek
Masaya tekme attı.
Masa devrildi.
Herşey düştü yere .
Ferman merdivenlere yöneldi.
Ağır ağır…
Ama ölüm gibi.
Aşağı indi.
Gözleri karanlıktı.
O adamı buldu.
Ensesinden tuttu.
Sürükledi.
Lavaboya götürdü.
Kapıyı kapattı.
Kimse görmedi.
Cebinden silahı çıkardı.
Adam konuşmaya çalıştı.
“Abi ben—”
PAT!
Ses kısa.
Net.
Adam yere yığıldı.
Sessizlik.
Ferman nefes verdi.
Silahı indirdi.
Ve çıktı.
Salona geri geldi.
Silahı bir kez daha kaldırdı.
PAT!
Tavana sıktı.
“YETER LAN!”
Sesi yankılandı.
“DAĞILIN!”
Adamlar durdu.
Zaten…
Kendi adamlarıydı.
Hepsi geri çekildi.
Ortam boşaldı.
Çiçek köşeye çekilmişti.
Titriyordu.
Küçülmüştü sanki.
Ferman baktı ona.
Uzun uzun.
Ama bu sefer…
Bakışı farklıydı.
Sonra başını çevirdi.
“Herkes evine.”
Suat yerdeydi.
Çiçek hemen yanına koştu.
“Suat abi… hadi…”
Koluna girdi.
Kaldırmaya çalıştı.
Ferman baktı.
Kızın eli…
Adamın kolundaydı.
Yüzünü sıvazladı.
Nazikçe.
Ferman sırıttı.
Ama bu sefer…
Gülüşü daha karanlıktı.
Başını salladı.
Ambulans geldi.
Suat, Can, Mert alındı.
Kızlar da peşlerinden gitti.
Hastane.
Gece uzun sürdü.
Ama durumları iyiydi.
Kızlar evlerine geçti.
Abisi gece vardiyasındaydı kız rahattı.
Ertesi gün…
Suat evinden çıktı.
Yüzü gözü mor.
Yaralı.
Ama ayaktaydı.
Sokağa adım attı.
Derin bir nefes aldı.
Tam o anda…
Bir araba hızla geçti yanından.
Hiç yavaşlamadan.
Cam açıldı.
PAT!
Silah sesi.
Suat bağırdı.
Kolundan vurulmuştu.
Yere düştü.
“Ahh!”
İnsanlar bağırdı.
Koşuşturmalar başladı.
Ama…
Araba çoktan gitmişti.
Kimse plaka görmedi.
Kimse bir şey anlamadı.
Ama bir kişi biliyordu.
Bu…
Bir uyarıydı.
Ve bu oyunda…
Sınırları çizen kişi belliydi.
Ferman.
Ve durum artık çok tehlikeli olmaya başlamıştı.....