DEVAM EDİYOR YAZARIN ANLATIMI İLE ..
Çiçek taksiye bindiğinde elleri titriyordu.
Gözleri doluydu.
Sadece cama bakıyordu.
Hiçbir şeyi net göremiyordu.
“Abi… parayı evde ödesem…” dedi kısık bir sesle.
Şoför dikiz aynasından baktı kıza.
Hali ortadaydı.
Yüzü solmuş, gözleri şişmişti.
Bir şey demedi önce.
Sonra yumuşadı.
“Tamam kızım, sıkıntı yok,” dedi.
Çiçek başını salladı.
Ama ağlamaya devam etti.
Evlerinin sokağına girildiğinde kalbi daha hızlı atmaya başladı.
Kapıdan inmeden önce bir an durdu.
İnmek istemedi.
Ama inmek zorundaydı.
Kapı açıldı.
Ayakları yere değdi.
Koştu.
“Abla! Parayı öde!” diye bağırarak eve doğru koştu.
Bade bahçede oturuyordu.
Gece boyunca gözüne uyku girmemişti.
Eli ayağı titriyordu.
Kız kardeşini bulamamıştı.
Aklına gelen her ihtimal…
Onu delirtmişti.
Taksiyi görünce yerinden fırladı.
Çiçek’i görünce…
Nefesi kesildi.
Ama Çiçek durmadı bile.
Koşup eve girdi.
Bade ne olduğunu anlamadan parayı ödedi.
Çantasını kaptığı gibi arkasından içeri girdi.
“Çiçek!”
Sesinde panik vardı.
Korku vardı.
“Nerdesin kızım?!”
Kapıyı açtı.
Çiçek odadaydı.
Ayakta duruyordu.
Ama sanki yıkılacak gibiydi.
“Nereye gittin?! Gece öldüm ben! Öldüm!”
Çiçek başını kaldırdı.
Gözleri doluydu.
Sonra…
Yavaşça boynunu açtı.
Bade gördü.
İzleri.
Bir anda dünya sustu.
Gözleri büyüdü.
Nefesi kesildi.
Elleri titredi.
“Ne oldu sana…” dedi sesi kırılarak.
Çiçek o an tutamadı kendini.
Ağlamaya başladı.
Hıçkırarak.
“Abla… bir meyve suyu içtim… sonra lavaboya gidiyordum…”
Nefesi kesildi.
“Sonrası yok…”
Gözlerinden yaşlar aktı.
“Bir evde uyandım…”
Bade geri çekildi.
Dizlerinin bağı çözüldü.
“Yanımda… izbandut gibi bir adam…”
Çiçek gözlerini kapattı.
“Mağara adamı gibi…”
Sesi titredi.
“…birlikte olmuşuz…”
Bade çöktü.
Yere.
Gözlerinden yaşlar aktı.
“Nasıl…” dedi sadece.
Çiçek başını salladı.
“Bilmiyorum , ama olmuş işte ” dedi.
Ama ikisi de biliyordu.
Gerçek ortadaydı.
Çiçek bir anda banyoya koştu.
Kapıyı kilitledi.
Suyun sesi yükseldi.
Ama ağlama sesi daha yüksekti.
Duvarlardan yankılanıyordu.
Kendini yıkadı.
Tekrar tekrar.
Ama içindeki his gitmedi.
Sanki kirlenmişti.
Sanki biri…
Onun hayatını çalmıştı.
Tanımadığı bir adam.
Adını bile bilmediği biri.
“Ağla… ağla…” diye mırıldandı kendi kendine.
Ama gözyaşları yetmiyordu.
Abisi duysa…
Kıyamet kopardı.
Bu evde bazı şeyler çok önemliydi.
Namus…
Bakirelik…
Onur…
Ve şimdi…
Hepsi paramparçaydı.
Duştan çıktı.
Titreyerek.
Yatağa girdi.
Ağlaya ağlaya…
Uyudu.
Bade kapının önünde kaldı.
Donakaldı.
“Benim yüzümden…” dedi fısıltıyla.
“Ben çıkalım dedim…”
Başını duvara yasladı.
Gözlerini kapattı.
Kendini suçladı.
Sürekli.
Günler geçti.
Ama o gece…
Gitmedi.
Çiçek odasından çıkmadı.
Kimseyle konuşmadı.
Gülmedi.
Ağlamadı bile bir süre sonra.
Sadece sustu.
Bade ertesi gün hemen eczaneye gitti.
Gizlice.
Kıza bir hap aldı.
En azından…
Daha kötü bir şey olmasın diye.
Hamile kalmasın diye ..
Kaya…
Abileri…
Hiçbir şeyden haberi yoktu.
İşe gidip geliyordu.
Eve geldiğinde her şey normal görünüyordu.
Ama değildi.
Asla değildi.
Çiçek abisini çok severdi.
Kaya da onu.
Ama gerçek ortaya çıksa…
Kaya ortalığı yıkardı.
Bu mahallede…
Bu ailede…
Bunun affı yoktu.
Çiçek yirmi yaşındaydı.
Ama bir ayda…
Sanki yıllar geçmişti üzerinden.
Soldu.
İçine kapandı.
Kendini sakladı.
Öte yanda…
Ferman.
O geceyi unutamadı.
“Kimdi bu kız…”
Sigarasını yaktı.
Derin bir nefes çekti.
“Kimin adamı…”
Kaşlarını çattı.
“Kim gönderdi…”
Ama bilmiyordu.
Ve bu…
Onu rahatsız ediyordu.
Bir ay geçti…
Çiçek biraz toparlandı.
Zorla.
Mecburen.
Çünkü hayat durmuyordu.
Ev geçinmek zorundaydı.
Ailenin durumu iyi değildi.
Çiçek çalışmak zorundaydı.
Hem okuyacak…
Hem çalışacaktı.
İş aramaya başladı.
Günlerce.
Kapı kapı.
Sonunda buldu.
Bir kafe.
Ama sıradan değildi.
Lüks.
Parlak.
Temiz.
İş adamlarının takıldığı bir yer.
İçeri girdiğinde herkes dönüp baktı.
Çiçek fark etmedi.
Ama patron etti.
Adam gözlerini kıstı.
Kızı baştan aşağı süzdü.
Doğal güzellik.
Dikkat çeker.
Müşteri çeker.
“İşe başla,” dedi kısa ve net.
Çiçek ilk gün tepsiyi eline aldığında…
Ellerinin titrediğini fark etti.
Ama düşürmedi.
Güçlü durdu.
Artık başka bir hayat başlıyordu.
Ama o gece…
Hâlâ içindeydi.
Ve kader…
İkisini tekrar karşılaştırmak için…
Sabırla bekliyordu.
Ferman…
Bu şehirde adı sadece korkuyla değil, saygıyla da anılırdı.
Ama o saygı…
Sevgi değildi.
Mecburiyetti.
Bugün önemli bir günü vardı.
Toplantı.
Sıradan bir iş değil.
Masaya oturacak olanlar…
Onun gibi adamlardı.
Aynı karanlıktan beslenen, aynı dili konuşan adamlar.
Mafya babaları.
Ferman aynanın karşısında duruyordu.
Üzerinde jilet gibi bir takım elbise.
Simsiyah.
Ütüsü kusursuz.
Gömleği bembeyaz.
Kravatı sıkı.
Saati…
Milyon dolarlık.
Ama o saati değerli yapan para değildi.
Onun kolunda olmasıydı.
Saçlarını geriye doğru attı.
Çenesini sıktı.
Aynadaki adama baktı.
Duygusuz.
Soğuk.
Kırık.
Ama güçlü.
“Hazırız abi,” dedi Celal kapıdan.
Ferman bir şey demedi.
Sadece döndü.
Ve yürüdü.
Arabaya bindiler.
Motor çalıştı.
Şehir onların önünde açıldı.
Ama Ferman’ın aklı…
Yine aynı yerdeydi.
“O kız…”
Düşünmeden edemiyordu.
Kimdi?
Neden hâlâ aklındaydı?
Bir gecelikti.
Ama öyle hissettirmemişti.
Kafasını salladı.
“Saçmalama,” diye mırıldandı.
Ama içindeki huzursuzluk geçmedi.
Arabalar kafenin önünde durdu.
Lüks bir mekandı.
Ama bugün daha da farklıydı.
Kapalıydı.
Sadece onlara.
Kapının önünde çalışanlar dizilmişti.
Karşılama hazırdı.
Ferman arabadan indi.
Adımını attığı anda…
Ortam değişti.
Hava ağırlaştı.
İçeri girdiler.
Masa hazırlanmıştı.
Uzun.
Gösterişli.
Ve tehlikeli.
Diğerleri de gelmişti.
Selamlaşmalar kısa.
Bakışlar uzun.
Güven yok.
Sadece çıkar.
Ferman oturdu.
Sırtını sandalyeye yasladı.
Gözleri boşlukta.
Ama aslında her şeyi görüyordu.
O sırada mutfakta…
“Kim geliyor acaba…” dedi Çiçek kendi kendine.
Kafe hiç böyle olmamıştı.
Her yer temizlenmiş.
Özel hazırlanmış.
Çalışanlar bile gergindi.
Patron göz ucuyla baktı kıza.
Düşündü.
Sonra karar verdi.
“Servisi sen yapacaksın.”
Çiçek bir an durdu.
Kalbi hızlandı.
Ama belli etmedi.
“Tamam,” dedi.
Tepsiyi aldı.
Ellerini sıkıca tuttu.
Titremesin diye.
Kapıdan içeri girdi.
O an…
Masadaki birkaç adamın bakışı direkt ona kaydı.
Güzeldi.
Dikkat çekiciydi.
Doğaldı.
Ve bu ortam için…
Fazla temizdi.
Fısıldaşmalar başladı.
Bakışlar uzadı.
Ama Çiçek…
Kimseye bakmadı.
Başını eğdi.
Sadece işine odaklandı.
Ferman…
Bakmıyordu.
Ya da bakmıyor gibi yapıyordu.
Çiçek masaya yaklaştı.
Tek tek servis yapmaya başladı.
Sessiz.
Hızlı.
Dikkatli.
Bir adam bardağını uzattı.
Gözleri kızın üzerindeydi.
Çiçek fark etti.
Ama tepki vermedi.
Bir diğeri gülümsedi.
Çiçek görmezden geldi.
Ve sonra…
Sıra ona geldi.
Ferman’a.
Çiçek başını eğdi.
Göz teması kurmadı.
Bardağı aldı.
İçkiyi doldurdu.
Hareketleri sakindi.
Ama içi…
Her zamanki gibi biraz gergindi.
Ferman ilk başta bakmadı.
Ama sonra…
Bir şey oldu.
Koku.
Tanıdık.
Çok tanıdık.
Kaşları hafifçe çatıldı.
Başını kaldırdı.
Ve…
Dondu.
Bu…
Bu kız…
Oydu.
Bir ay önceki kız ..
Gözleri sertleşti.
Nefesi bir an durdu.
Zaman yavaşladı.
Çiçek hiçbir şey fark etmedi.
Hâlâ başı eğikti.
Servisi bitirdi.
Ve geri çekildi.
Gitti.
Onu görmedi bile.
Ama Ferman…
Gözlerini ondan alamadı.
Uzaktan baktı.
Dikkatle.
İnceleyerek.
Emin olmak ister gibi.
Ama emindi.
“O…”
İçinde bir şey kıpırdadı.
Rahatsız edici bir şey.
Tanıdık.
Ama kontrolsüz.
“Bu kız…”
Gözleri daraldı.
“Burada ne arıyor?”
Masadaki konuşmalar devam ediyordu.
Ama Ferman duymuyordu.
Sadece onu izliyordu.
Ve ilk defa…
Bu işin sandığı gibi olmadığını hissetti.
Kader…
İkisini yeniden karşı karşıya getirmişti.
Ama bu sefer…
Hiçbir şey tesadüf değildi.
Toplantı…
Normalde saatler sürerdi.
Kimse erken kalkmazdı o masadan.
Çünkü o masada alınan kararlar…
İnsanların kaderini belirlerdi.
Ama bugün…
Ferman’ın sabrı yoktu.
Masada konuşmalar dönüyordu.
Para.
Bölge.
Ortaklık.
İhanet ihtimalleri.
Ama Ferman dinlemiyordu.
Gözleri arada bir kayıyordu.
Kapıya.
Koridora.
Az önce çıktığı yöne.
“Ferman?” dedi içlerinden biri.
Cevap yok.
“Bir sorun mu var?”
Ferman yavaşça başını kaldırdı.
Bakışları soğuktu.
“Sorun yok.”
Ama vardı.
Ve o sorun…
Bir kadındı.
Bir anda sandalyesini geri itti.
Ses sert çıktı.
Herkes sustu.
“Devam edin,” dedi.
Ama kendisi devam etmedi.
Ceketini düzeltti.
Ve çıktı.
Celal peşinden geldi.
“Lan ne yapıyorsun?”
Ferman durmadı.
“İşim var.”
“Ne işi lan? Masa ortasında kalktın!”
Ferman döndü.
Tek bakış attı.
Celal sustu.
Arabaya bindi.
Kapıyı sertçe kapattı.
Motor çalıştı.
Ama gitmedi.
Bir süre direksiyona baktı.
Sessiz.
Gerilmiş.
Sonra…
Torpidoyu açtı.
Oradaydı.
Kıza ait eşyalar.
O geceden kalan.
Bir cüzdan.
Ucuz.
Yıpranmış.
İçini açtı.
Boştu.
Sadece iki yüz lira.
“Bu mu hayatın…” diye mırıldandı.
Yanında…
Telefon.
Eski model.
Ekranı hafif çizik.
Ferman telefonu aldı.
Zaten daha önce bakmıştı.
Ama bugün…
Farklıydı.
Ekranı açtı.
Fotoğraflara girdi.
Kaydırdı.
Bir…
İki…
Üç…
Sonra durdu.
Bir fotoğraf.
Düğün.
Çiçek.
Beyazlar içinde.
Yanında bir adam.
Gülümsüyor.
Ama o gülüş…
Zoraki.
Ferman’ın çenesi kasıldı.
Gözleri sertleşti.
“Kim bu…”
Fotoğrafa biraz daha yaklaştı.
Adamın yüzüne baktı.
Yabancı.
Ama sinir bozucu.
Sonra mesajlara girdi.
Bir mesaj.
Açık.
“Çiçek, unut beni artık. Arama, yazma. Hayatımda başka biri var.”
Ferman’ın gözleri karardı.
“Demek mesele bu…”
Telefonu sıktı.
Parmakları gerildi.
“Demek seni bıraktı…bu kıl kuyruk yazık ...”
Başını geriye yasladı.
Derin bir nefes aldı.
Ama o nefes…
Sakinleştirmedi.
“Kim bu kız…”
Kendi kendine konuşuyordu artık.
“Bugün de mi tesadüftü…”
Gözleri tekrar fotoğrafa kaydı.
Sonra…
Bugünkü haline.
Kafede yürüyüşüne.
Başını eğişine.
“Niye beni görmedi…”
Bu soru…
Onu en çok rahatsız edendi.
Çünkü herkes Ferman’ı görürdü.
Görmemek…
İmkânsızdı.
Ama o kız…
Bakmamıştı bile.
Bu…
Ya çok büyük bir oyun…
Ya da çok büyük bir saflıktı.
Ferman dişlerini sıktı.
“Eğer düşmansan…”
Sesi kısıktı.
Ama içi…
Yangındı.
“Ölümlerden ölüm beğen…”
"Hakkını doya doya veririm ..."
Gaz pedalına bastı.
Araba ileri fırladı.
Geceyi yardı.
Ferman’ın gözleri yoldaydı.
Ama zihni…
Parçalanmıştı.
Bu kız…
Masum mu?
Yoksa birinin oyunu mu?
Ama tek bir şey kesindi.
Bu iş…
Burada bitmezdi.
Ve Ferman…
Yarım kalan hiçbir işi bırakmazdı.