3.BÖLÜM "GÖNÜL"
?
Sabahın ilk ışıklarında gözlerini açtı Nazlı. Dün ki yorgunluğunu bir tarafa atmaya çalışarak, eve geldiğinde işe koyulmuştu. O kendini bey zanneden Cihangir Karaaslan'a hakaretler yağdırmış, farkında olmadan tüm gününü onu düşünerek geçirmişti.
Cihangir onu evin önüne getirmiş tabiri caizse arabadan indiği gibi tozu dumana katıp, arkasına bakmadan gitmişti. Nazlı onun bu davranışına anlam veremese de bir şey demeden eve girmişti. Abisi ağzını aralayıp ona sinirini kusacakken beyin kardeşini getirdiğini gördüğünde suspus olmuştu.
Nazlı gece uykuya dalarken bile o adamı düşünüyordu. Bir an eğer onunla evlenirsem ne olur acaba diye düşünmek istemişti. Düşünmüştü de ancak aklına dolan, yanaklarını kızartacak şeylere aklı erdiğinde sanki fikirlerinden kaçacak gibi yorganını üzerine çekmiş, uyumaya çalışmıştı.
Sabah uyandığında yer yatağının üzerinden uzakta, kendini halının üzerinde uyurken buldu. Kirpiklerini aralayıp, kaskatı kesilen bedenini germeye çalıştı. İçinden kendine sövdü. "Acaba yatakta bulamadığım ne var da yine yerdeyim?"
Dağınık yatmaya alışmıştı. Geceleri üzerine yorganı çekerdi ama sabah kalktığında yorganı bir tarafta Nazlı bir tarafta olurdu. Alışkanlıktı işte. Uykusundan sıyrılmaya çalıştı ve yengesinin sabah sabah sesini duymamak için yerden kalktı.
Önce yatağını bir güzel toplayıp, yıkanmak için hamama geçti. Yengesi hala uyuyor olmalıydı yoksa bu saate kadar cırlamıştı. Ağabeyinin de sesi çıkmıyordu. Çabucak hamama girerek bedenini yıkadı. Aklına akşam geldiğinde bedenini tuhaf bir ürperti kapladı.
Akşam nişanlı biri olacaktı.
Bunu istiyor muydu?
Cihangir. Değişik bir adamdı onun için. Sadece bir defa konuşmuşlardı ve kendini yüksek gören biri olduğunu söylerdi ama tarlada yaptığı şeyi unutacak değildi. O an Adem Efendi'nin tarafını tutar diye düşünmüştü ama olmamıştı. Cihangir onu şaşırtmıştı.
Bilmediği şey bu son şaşıracağı şey değildi.
Düşüncelerini bir tarafa atıp bedenini güzelce yıkayıp, temiz bir kazak ve altına pileli bir etek giyerek çıktı. Ev, sessizdi. Nazlı bunu fırsat bilerek mutfağa girdi. Dünden kalmış ekmekleri gördüğünde kahvaltı hazırlamaya koyuldu. Ekmekleri sıcak ederek, yer sofrasını hazırladı.
Elindeki çaydanlıkları yere indirdiğinde yengesinin mutfağa girdiğini gördü. İçinden gözlerini devirdi, sözde abisinin eşiydi ama tüm işi kendisi yapıyordu. "Hazırladın mı?"
"Gözlerini açabilirsen görürsün."
Nazlı, yine dik kafalılığını ortaya koymaktan çekinmeden yengesine karşılık verdi. Huyu böyleydi, kimsenin altında ezilmezdi, kendisini döven abisi bile olsa lafını ederdi. "Sabahın köründe bakıyorum yine dilinin maşallahı var."
Yengesinin sözüne aldırmadan yer sofrasına oturdu. Zeliha yengesinin hemen ardından ağabeyi gelip sofraya oturdu. Nazlı çayları doldurdu, ekmekten bir parça kopardı. "Akşam erken gel de misafirlere ayıp olmasın Kazım."
"İşten çıkıp, gelirim." dedi Kazım kestirip atarak. Nazlı içinden güldü. İş dediği gün boyunca kahvede oturup milletle konuşmaktı o kadar. "Parayı hazır etmiş mi, akşam getirirler mi?" dedi Zeliha yenge.
"Getirir herhalde ne bileyim ben? Hem getirmezse vermeyiz olur biter." Kazım evden uzaklaşıp gitmek istiyordu, akşam alacağı parayı düşününce keyfi biraz yerine geliyordu.
"Nasıl vermeyiz?"
"Çok şükür." Nazlı araya girerek gülümsedi. Kendinden bahsediyorlardı ama her zaman ki gibi yok sayılıyordu. "İnşallah parayı getirmez de o zaman bakalım ne yapacaksınız?" dedi zeytinden bir tane alıp, ağzına attı.
"Hüseyin'e gidersin o zaman." dedi Zeliha, onun bu haline gülümseyerek. Nazlı keyfini bozmadan yemeğini yemeye devam etti. Çayından bir yudum alacakken kapının çalındığını duydu. Zeliha, yerinden kalkmadan ona bakınca Nazlı mecburen kalktı.
"Kıçı kırık sanki!" diye diye mutfaktan çıktı.
Kapının önüne gelerek açtığında karşısında tanımadığı bir adam gördü. Siyah bir takım giymiş, başına şapka takmış bir adamdı. Hikmet, doğru eve geldiğini düşünerek başını eğdi. "Erdem'lilerin evi değil mi?"
"Evet, buyurun?" dedi Nazlı karşısındaki adama bakarak.
"Beni Semiha Hanım yolladı sizi konağa götüreceğim. Nişanı konakta yapmaya karar vermiş, hiçbir hazırlık yapmasınlar dedi. Sizi almaya geldim bende." Nazlı kaşlarını çattı. Nereden çıkmıştı birden bire bu konak?
"Öyle mi?"
"Kim gelmiş?"
Kazım yemekten kalktığında bacısının hala kapıda olduğunu gördü. Nazlı kapıdan çekilip abisine baktı. "Semiha Hanım şoförünü göndermiş, konağa çağırıyormuş." Kazım kapıya yaklaşıp baktı. Nazlı içeri geçerek abisinin ne karar vereceğini öğrenmek için bekledi.
Kazım, Hikmet ile konuştuktan sonra kapıyı kapattı. "Zeliha!" diye seslendi içeri, kapının kenarında duran ayakkabısını giyerken. Zeliha yemekten kalkıp koştur, koştur geldi. "Ne oldu?"
"Ben kahveye kadar gidip gelecem, siz Nazlı'yla hazırlanın konağa gidecekmişiz. Hanım ağa öyle istemiş."
Zeliha sevincini gizlemeden gülümsedi. "Tamam, biz hemen hazırlanırız. Kıyafet falan?"
"Çarşıya mı ne çıkacakmışsınız ne bileyim ben? Gidin giyinin işte, sizi bekliyor adam ben gelince gideriz."
Kazım kapıdan çıktığında Nazlı işlerin daha da karıştığını fark etti. Bu işe nereden bulaşmıştı böyle? Bir istemeden kaçmak için çıkmıştı bu yola, işe bak şimdi nişanlanacaktı.
Gülünç.
?
Konağın iki yana açılan kapısını gördüğümde derin bir nefes aldım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki arada kesik kesik alıyordum soluklarımı. Herkesin çalışmak için birbirini ezip geçtiği konağa, gelin olarak girecektim. Ne şansım vardı ama?
Konağın kapılarının açılmasıyla gözlerim camdan dışarı kaydı. Büyük hatta oldukça büyük bir konaktı. İki, üç katlıydı. Neredeyse bizim köy kadar desem, fazla kaçmazdı. Büyük bir bahçesi ve kapısı vardı. Kapısı iki tarafa açılmış, çalışanlar etrafta dolanıyordu.
Kalbimi susturmaya çalışıp, etrafa tedirginlikle baktım. Bir karar beni nerelere getirmişti böyle? Birden kendimi konakta bulmuştum daha önce hiç görmediğim bir konakta. Yabancı insanların arasında, korkuyla.
Ne yapacaktım ben?
"Hadi kız, gel."
Zeliha yengem kapıyı açarak indiğinde abim de ön koltuktan indi. Açık kapıdan inerek, konağa baktım. Bizi getiren adam yengemin ısrarla koyduğu küçük bohçayı eline aldı yengeme uzattı. Konağın kapısından çıkıp, girenlere bakıyordum.
"Ben geldiğinizi söyleyeyim."
Şoför olan adam henüz iki adım atmıştı ki kapıdan çıkan Hüma'yı gördüm. Gözleri bize değdiğinde bakışlarımı kaçırdım. "Hoş geldiniz!" dedi gülümsemesini yüzüne kondurarak, yaklaştı. Yengem onun bu tavrının üzerine atladı.
"Hoş bulduk."
Hüma geleneklerden dolayı yengemi öperek abimi başıyla selamladı. Bana dönerek, kollarını sardığında hafif şaşırdım. Ani tepkisinden donup kalsam da ona karşılık vermeyi akıl edebildim. "Sende hoş geldin."
"Hoş bulduk."
"Hadi gelin içeri, kapıda kaldınız."
Hüma bizi içeri buyur etti. Yengem ve abim önden yürürken bende arkalarından takip ettim onları. Kapıdan içeri girdiğimizde büyük, geniş bir alan karşıladı bizi. Hemen sol tarafta askılık ve ayakkabılık vardı.
"Bu taraftan, Semiha Nine de sizi bekliyordu." Eliyle geniş koridoru gösterdiğinde yengem ileri atıldı. Ne meraklıydı bu kadın?
Gözlerimi devirerek onların arkasından ilerledim. Koridorun bir tarafında yukarı çıkan merdivenler vardı. Diğer taraftan ise yemek kokuları geliyordu, mutfak olmalıydı. Düz ilerlediğimizde büyük bir odaya girdik. Gözlerimi odada hayranlıkla gezdirdim. Burası oturma odası olmalıydı.
"Nine geldiler."
Oldukça güzel işlemeli, kahverengi koltuklar vardı odanın ortasında. Arka tarafta bir yemek masası ve daha önce görmediğim değişik siyah camdan, kare bir kutu koltukların hemen karşı tarafında duruyordu. Odanın ortasında, aşağı tarafa süzülen camdan bir avize vardı.
Çift koltukta elinde bastonuyla oturan Semiha Nine'yi gördüğümde gözlerimi odadan çekip, başımı eğdim. Gözleri benim üzerimde dolanıyordu. Bedenimin üstüne sanki yük binmişti. "Hoş geldiniz."
"Hoş bulduk hanım ağam, bizi çağırmışsınız."
"Geçin isterseniz böyle."
Yengem ve abim bir koltuğa geçerken bende tekli koltuğa ilerledim. Hüma bizi yalnız bırakıp odadan çıktığında, koltuğa oturdum. "Nasılsınız? İyisinizdir inşallah?" dedi Semiha Hanım elindeki bastonu hafifçe yere vurarak, abime baktı.
"Sağ olun, iyiyiz sizlerde iyisinizdir inşallah?" dedi abim çok merak ediyormuş gibi. "Sağ olun, sağ olun. Bizim misafirler çok olur diye nişanı burada yapalım istedik. Hem Nazlı kızımızı da görmek konuşmak istedim."
"İyi düşünmüşsünüz Semiha Hanım."
Yengem konunun ortasına daldığında başımı hafifçe salladım. Sürekli neden lafa giriyordu bu kadın? " Kazım istersen sen git, akşam erkek misafirlerle birlikte gelirsin. Hem oğlumla konuşsan daha iyi, fabrikaya gidebilirsin."
"Sağ olun hanım ağam. Ben kalkayım o vakit."
Abim yerinden kalkarak, odadan çıktığında ellerimi kucağımda birleştirdim. Bacaklarımı birbirine bastırıp derin bir nefes aldım. Başımı eğdiğim için yüzüm görünmüyordu, bunun için rahattım. "İstersen Zeliha sen de bir Hüma ile etrafı gez sonra da çarşıya gideriz."
Gözlerim yengeme değdiğinde halinden hiç hoşnut olmadığını gördüm. "Olur." Karşı çıkamayacağı için yerinden kalkıp bana ters ters bakarak odadan çıktı. İçimden ona söverken Semiha Nine'nin bana baktığını gördüm.
Hafifçe gülümsedi. "Gel kızım." Yanındaki boşluğa elini vurduğunda tereddüt için de kaldım. Ne soracaktı bana?
Yerimden usulca kalkıp, küçük adımlarla yanına ilerledim. Eliyle vurduğu yere oturarak ona döndüm. Elindeki bastonunu koltuğun köşesine koydu. "Nasılsın kızım? Pek bir düşünceli gördüm seni."
"İyiyim efendim, siz nasılsınız?" dedim sesime ve kelimelerime dikkat ederek. Ne de olsa yaşlı biriydi, benim onunla düzgün konuşmam çok önemliydi. "Sağ ol kızım biraz yorgunum ama iyiyim."
"Allah daha iyi etsin o vakit."
Bir şey demeden sessizce başını salladı. "Seni gördüğüm an aklıma Bekir geldi. Bana iyi bir dosttu, çok yararı dokundu. Allah razı olsun ondan, erken göçüp gitti bu dünyadan." Babamın konusunun açılması ile gözlerimi kaçırdım.
"Bekir'i iyi tanırım, çok mert bir adamdı. Sen de ona çekmişsin." Dedikleri ile başımı kaldırdım ve şaşkınca baktım ona. "Dik başlı, kendini kimseye ezdirmeyen birisin gördüm bunu gözlerinde. Aynı babana çekmişsin."
"Sağ olun efendim."
"Şimdi diyeceksin ki bu kadın benden ne istiyor?" dedi hafifçe gülüp suratıma baktı. "Sana bir şey sormam gerekiyor ama bana yalan söyleme tamam mı?"
"Peki." Ne soracaktı ki? Yoksa öğrenmiş miydi Çiçek Teyze ile çevirdiklerimizi? "Gönlün boş mu kızım senin?" Dudaklarımı aralayarak alık alık yüzüne baktım. "Anlamadım?"
"Abini az çok tanıdım isteme günü. Para için seni bize verdi." Utancımdan yerin dibini yalıyordum şuan. Başımı eğdiğimde, elini kucağımdaki ellerimin üzerine yasladı. "Sen utanma kızım, abin ile o kadın utansın."
"Affedin, sizi böyle bir duruma sokmak istemezdim."
"Af dileyecek kişi sen değilsin. Onlar parayı istediler, sen değil. Bu yüzden konuşmak istedim seninle. Sevdiğin biri var mı? Yavuklun ya da gönlünü açtığın biri? Abine bakma sen, eğer varsa bana de kimseye duyurmadan keserim bu işi."
Durdum.
İstediğim fırsat ayağıma gelmişti.
"Şey,"
"Cihangir'im çok mert adamdır. Bu yaşına kadar hep didinip durdu. Tüm işleri o yüklendi, sabahlara kadar kendini harap etti. Şuncacık çocukken bile fabrikada çalışıyordu. Patron olarak değil ha, pamuk topluyor sonrada onları taşıyordu."
Sessizce onu dinlemeye devam ettim. "Aslan torunum ben kendimi bildim bileli fabrikalarda sürünüyor. Ona uygun birini bulmak için çok aradım ama bulamadım. Bir ara hayırlı bir işimiz olacaktı lakin kısmet olmadı. Sana söylüyorum ki bunları başkasından öğrenme. İşte, Cihangir tam geldi otuzuna bastı artık bana da gına geldi." Gülerek söylediği söze tebessüm ettim.
"İsteme dedi sürekli, ben halimden memnunum dedi. Baktığım kızlarla görüşmedi bile. İşte en son da sen geldin. Uzun uzun anlattım yaşlılık işte." Yutkundu. "Demem o ki kızım eğer gönlünde biri var da evleneceksen evlenme. Cihangir'ime yapma bunu. Kendine de."
Semiha Hanım'ın dalgınca karşıdaki boş koltuğa baktığını gördüğümde haline içim parçalandı. "Eğer olur da evlenirseniz bilirim ki çok seveceksiniz birbirinizi. Cihangir sana kıymaz, el üstünde tutar. Onunla izdivacınız güzel olursa belki ona açarsın gönlünü. Tabi, boşsa kalbin?"
Başını bana çevirip yeşil gözlerini üzerime diktiğinde yumuşak bakışlarına nasıl karşılık vereceğimi şaşırdım. "Ben ne diyebilirim ki? Yani, ben bir köylü kızıyım. Onlarca kız var hepsi benden güzel, okumuş bilgi sahibi."
Gülümsedi. Yüzündeki kırışıklıkların hepsi yok oldu sanki. Elini kaldırıp göğüs kafesimin üzerine koyduğunda irkildim. "Evet onlar okumuş, bilgi sahibi ama onlarda olmayan bir şey var. Sende olan bir şey. Senin kalbin okumuş."
"Okumuş mu?" O da ne demekti öyle?
Elini çekti göğsümden. "Gün gelir de yüreğinin ne dediğini duyarsan kalbini okursun kızım. Sen birinin kalbini okumuş gibisin. Bilginle değil, eğitiminle de değil. Sadece kalbinle."
Dediklerinden bir halt anlamamıştım ama göstermedim.
"Yani bu sorun etmiyor mu? Sonuçta Cihangir Be- yani Cihangir bir bey. Ben ise köylü bir kızım." Cihangir derken yüzüm mü kızarmıştı ne? Ellerini bastonunun üzerinde birleştirdi. "Gençliğimde senin gibi bir kızdım. Güzeldim tabi senin kadar değil. Bir gün beni istemeye geldiler. Koskoca bey! Millet konuşmaya başladı, seni mi isteyecek bey? Köylü kızını mı?" Gözlerim büyüdü. O da bir köyden mi hanım olmuştu?
Halime güldü." Evet bende senin gibiydim. Bak kızım, toysun, güzelsin ki gençlik halim bile senin yanında sönük kalır. Parıldıyorsun maşallah. Millete aldırma, kim ne derse desin sen benim torunumun karısı olacaksın. Eğer bu izdivaç olursa sana tek laf gelemez. Hayatının kalanını istediğin gibi yaşarsın. Dilediğin gibi."
Başımı eğip kucağıma baktım. "Ama sen yine de istemezsen diyecek lafım yok. Seni sevdiğine veririm. Ne dersen o." Gözlerimin içine baktı. Beni okuyor gibiydi, ne düşünsem biliyordu sanki.
O an birini seviyorum derdim.
Yavuklum vardı, istemiyorum da derdim.
Ama yapmadım.
"Benim sevdiğim yok Semiha Nine."
Gülümsedi, gülümsedi. "O halde çarşıya gidelim kızım."
Bunu neden yaptım bilmiyorum ama belki de dediği gibi tüm kara benimdi. Cihangir'in karşıma çıkması bir kısmetti, onu tanımam için bir işaretti? Tüm soruların cevaplarını hemen veremesem de bildiğim tek bir şey vardı.
O da, bu evlilik işine alışıyor olmamdı.
?
"Hemen giymelisin üzerine, bence çok güzel olacak."
Hüma'nın sözleri ile gülümsedim. Semiha Nine ile konuştuktan sonra çarşıya gitmiştik. Neredeyse tüm dükkanları gelmiştik, Hüma ve Semiha Hanım benim için bir sürü şey almıştı. Ben ne kadar istemediğimi söylesem de yengem eline aldığı her şeyi paket ettirmişti.
Gel de sinirlenme!
"Evet kızım, siz direk yukarı çıkın Hüma sana yardım etsin."
Arabadan indiğimizde konağın önündeki küçük kalabalık dikkatimi çekti. Semiha Hanım elindeki bastonunu yere vurarak, arabanın kapısını kapattı. "Hayırdır Azize?" dedi Semiha Hanım, gözleri kalabalığın üzerindeyken.
"Emine Hanım ve kızı geldiler."
Hüma şaşkınlıkla Semiha Hanıma baktığında öylece bakıyordum onlara. "Al başa belayı! Kim çağırdı bunları?" dedi Hüma, şimdiden bezmiş bir halde. "Ne yapacağız nine?" diye sordu kararsızlıkla.
"Ne yapacağız kızım, geleni göndermek bize yakışmaz. Buyur edelim bakalım." Bastonundan destek alarak yürümeye başladı. Sol ayağı hafif topallıyordu, normalde o kadar yaşlı bir kadın değildi. Bastonu ayağı için kullanıyordu.
Semiha Hanım önden ilerlediğinde biz de arkadan onu takip ettik. Kapıdan içeri girip, elimizdeki poşetleri Azize Abla'ya ve yanındaki kadına verdik. "Nazlı kızım, gel bir selam ver. Ayıp olmasın."
"Geliyorum."
Yengem yukarı çıktığında, biz içeri girdik. Oturma odasında, koltuğun üzerinde oturmuş iki kadın çarptı gözüme. Semiha Hanım'ı gördükleri gibi ayaklandılar. Semiha Hanım ise onları umursamadan koltuğa geçip oturdu.
"Hoş gelmişsiniz."
Benden birkaç yaş büyük olduğunu düşündüğüm kadın Semiha Hanım'ın elini öpmek için eğildi. "Nasılsınız, Semiha Nine'ciğim?" diye konuştu keyifli bir sesle. Onları tanımadığım için ayakta duruyor, onları izliyordum.
"Sağ ol evladım."
Elini öptükten sonra geri çekildi. İki kadının gözleri de benim üzerimdeydi. "Sen nasılsın Hüma?" dedi kadın, gözlerini üzerimden çekerek.
"Sağ ol Gamze, iyiyim. Sizi sormalı?"
"Sağ ol canım, nişanın olacağını duyunca gelelim dedik. Hem Cihangir'e alacağınız kızı da görmek istedik." Gözleri yeniden beni bulduğunda gözlerimi kaçırmadan inceledim onu. Gamze, oldukça bakımlı hoş bir kadındı. Sarı saçları, kahverengi gözleri ile güzel bir yüze sahipti ama bana bakışları pek içten değildi.
"Alacağımız mı? Mal mı bu kız Gamze, alalım?" dedi Hüma sinirini göstermekten çekinmeden, Semiha Hanım'ın yanına ilişti. "Ne bilelim? Bize köyden kız almışlar dediler." Annesi olduğunu tahmin ettiğim kadın konuştuğunda, sinirlenmeden edemedim.
"Köydeki kızlar, insan değil mi?"
Konuşmam ile kadının bakışlarındaki şaşkınlığını yakaladım. Herhalde susmamı, öylece oturmamı bekliyordu. Kendimi ezdirmeyecektim bu kadınlara. "Köyden gelmişsem ne olmuş?" dedim tek kaşımı kaldırıp, sorarcasına baktım.
"Sen misin o kız?"
"O kız değil, Nazlı adım."
Kadın laflarımı çat çat yapıştırmamdan rahatsız olduğunu belli ederek yerinde kıpırdandı. Semiha Hanım yerinde, oldukça keyifli bir halde bana gururla bakıyordu. "Nazlı, Cihangir'imin hayırlısı olursa nişanlısı olacak bugün."
"Öyle mi?" Gamze denilen kadın konuşmanın arasına girerek, yanıma yaklaştı. "Ben Gamze canım, Cihangir'in kuzeni sayılırım." Kaşlarım havalandı. Gözleri üzerimde geziniyordu, elbisemde, saçlarımda. Sinirliydi, kıskanıyordu.
"Nazlı." dedim kısaca, kestirip atarak.
"Kızım hadi sen git de hazırlan. Malum akşama burada az kaldı, misafirler gelir şimdi." Başımı usulca sallayıp, odadan çıkmak için hazırlandım. "Canım koridorda hemen ilk kapı, ben mutfağa bakıp geleceğim."
"Olur."
Arkamda kem gözleri bırakıp, odadan çıktım. Hüma mutfağa giderken, merdivenleri yavaşça çıktım. Aklımda ise, akşam gelecek misafirler vardı. Hepsi böyle mi olacaktı yani? Bana üstten bakacaklardı, halbuki beni onlardan ayıran bir şey yoktu.
Merdivenin son basamağını çıkarak koridora baktım. En az altı, yedi oda görünüyordu. İlk kapıya yaklaşıp, açtım. Kapıyı aralayıp içeri girdim ve arkamdan kapattım. Gözlerim odanın içinde dolandığında, kapanan dolap sesini duydum.
Sesin geldiği tarafa baktığımda, Cihangir'in dolabın önünde durduğunu gördüm. Onu görmenin şaşkınlığı ile dudaklarım aralanırken yanlış odaya mı geldim diye içimden kendime fısıldadım. Gözleri, beni bulduğunda farkında olmadan nefesimi tuttum.
Gözlerimi gözlerinden kaçırmadan öylece yüzüne baktım. Dün, beni bıraktıktan sonra onu görmemiştim. Gerçi nerede göreceksem onu?
"Ben, yanlış odaya geldim galiba."
Onu görmek bana hiç iyi gelmiyordu. Gözlerimi ondan kaçırmaya çalıştım ama başaramadım. Bedeni hafifçe kapıya dönüktü. Üzerinde beyaz bir gömlek vardı. Sert çehresinden aşağı düşen bakışlarımla utançtan yandım. Adam soyunuyorken odaya girmiştim ya!
Üzerindeki gömleğin düğmeleri sökülmüştü. Esmer teni gömleğin açıkta bıraktığı yerlerden parlıyordu adeta. Göğsünün üzerindeki seyrek tüylere baktım. Kalbim, onun bedeni ve bakışları altında ölecekmiş gibi atmaya başladığında nefes alamadığımı hissettim. Bedenimin tüm işlevi durmuş gibiydi. Gerçekten ama gerçekten bu adamı görmek bana iyi gelmiyordu.
Bakışlarını üzerimde hissetmemek imkansızdı. Kirpiklerim titrerken, bakışlarımı yeniden gözlerine çıkardığımda beni izlediğini gördüm. Göğsüm hızla inip kalkarken, bedenim alev alevdi. Daha önce böyle hissetmemiştim. Cayır cayır yanmamıştım. Nefes nefese kalmamıştım.
Ben böyle değildim, niye sesim soluğum çıkmıyordu?
Utanç içindeydim.
"Ben gitsem iyi olacak."
Arkamı döndüğüm sıra, sesini duydum. "Dur." Kalın, tok sesi içimi titretirken kapıdaki bakışlarımı sabit tuttum. Nefesimi hafifçe verirken zemindeki tok sesleri duydum. Bedenimi ona doğru döndüğümde benden birkaç adım uzakta olduğunu gördüm.
"Ne oldu?" dedim üzerimdeki etkisini bir tarafa atıp, başımı kaldırdım. Her adımında aramızdaki boy farkı büyüyordu.
Gözleri, sanki bir av yakalamış gibi duraksamıştı üzerimde. Kırpmıyordu kiriklerini. Burun deliklerinin genişlediğini, göğsünün göğsüm gibi hızla inip alçalmasını izledim. Adımları tam önümde durduğunda, aramızda bir adımlık mesafe bile yoktu.
Niye bu kadar dibime girmişti ki bu?
"Sen." Duraksadı, ne dediğini anlamak, gözlerine bakmak için başımı biraz daha kaldırdım. Koyu kahveleriyle göz göze geldim. Yakasından görünen tenine bakmamak için kendimi tutuyordum. Bu arsızlığım nereden gelmişti?
"Ben ne?" dedim, sesim fısıltıya dönüşmüştü adeta. Dün etrafa esip kükreyen benim, sesim kısılmıştı galiba.
Üzerime doğru bir adım daha atmaya çalıştığında, sırtımı tamamen kapıya yasladım. Avucunu omuzumun biraz üzerinden kapıya yasladığında aramızda mesafe diye bir şey kalmamıştı. Ne yapıyordu bu adam?
"Sana sormam gereken bir şey var." Aramızdaki mesafeyi kapatarak, eğildi. Yüzlerimiz birbirine hizalandığında kapana kısılmış gibiydim. Gözlerine baktığımda o donuk bakışlarından sıyrılmış gibiydi.
"Sevdiğin var mı?" diye sordu, gözleri dikkatle inceliyordu gözlerimi. Bir şey yakalamaya çalıştığı belliydi ama ne olduğunu bilmiyordum. Sorduğu soru ile kaşlarım hafifçe çatıldı. Ne diyordu bu?
"Neden bahsediyorsun?"
Bedeni hissedebiliyordum. Esmer teni, göğsüme sürtünecekti neredeyse. "Gönlünde biri var mı diye soruyorum." Bakışları sertleşiyordu. Şimdi neden böyle bir soru sormuştu ki? "Varsa ne olacak? Sonuçta 'parasını' vermedin mi?" dedim alaycı bir üslupla.
"Cevap ver." Emriyle dudağımı kıvırdım. "Sen ne sanıyorsun beni? Emrinin altına girecek bir kadın mı?" dedim dudaklarımı düz bir çizgi haline getirdim. Onu üzerimden itmek istiyordum, sinirimi kusmak istiyordum.
"Sadece bir soru sordum." dedi dişlerinin arasından.
"Vermiyorum cevap falan! Bırak beni!" Ellerimi gömleğinin üzerine koyarak itmeye çalıştığımda, sinirlendi. Beyimiz alışmıştı her söylediğinin yapılmasına! Ama şansına küssün artık hayatında ben vardım!
Sert göğsünün sıcaklığı avuç içimi yakarken, o milim yerinden kıpırdamadı. Bedeninin ağırlığını üzerime verdiğinde, ellerim onu itmeyi kesti.
"Yerinde olsam cevap verirdim hatun, yoksa" Nefesi yanağıma değdiğinde karnım kasıldı. Garip bir sızı vardı, heyecanlandığımda ya da korktuğumda ortaya çıkan bir sızı. Dudaklarım yakınlığı ile aralanmış, boğazımı kurutmuştu.
Üst dudağı yumuşak, sıcaktan cayır cayır yanan yanağıma dokunduğunda gözlerim pörtledi. "Yoksa az sonra içeri gelecek olan Hüma'ya bir cevap vermek zorunda kalırsın." Hüma! Yukarı gelecekti! Aklıma gelen şey ile onu itmeye çalıştım.
"Bıraksan beni be! Camış gibi üzerime atmışsın kendini." Sesimin titrememesini sağlıyordum, ona rezil olamazdım. Üzerimdeki etkisini atmak için konuşmaya çabalıyordum. Dudağını kıvırdığını hissettim, içten içe onun nasıl güldüğünü görmek için meraklansam da kıpırdamadım yerimden.
"Cevap ver."
"Bırak beni!" dedim ellerim onu itmek için baskı uygularken parmak uçlarım esmer çıplak, sıcak olan göğsüne değdi. Parmaklarımı çıplak göğsünün üzerinde hissettiğinde, bedeni donup kaldı. Dudağı yanağımdan geri çekilirken başımı çevirdim ona.
Göz göze geldik.
"Bırak." diye fısıldadım, sesimi kısıp gözlerinin içine baktım. Soluğu ona döndüğüm için yanağıma değil de dudaklarıma vurduğunda kalbim atmayı bıraktı. Kulaklarım uğulduyordu, saç diplerime kadar yandığımı hissedebiliyordum.
"Söyle."
Ne inatçı adamdı!
"Nazlı, neredesin?" Kapının ardından gelen sesle korkuyla çarptı yüreğim. Başımı arkamdaki kapıya yaslarken içimden sövüyordum öküze! Ama benim adım Nazlı değil miydi, alırdım bunun intikamını!
"Yok."
Kalın, biçimli kaşları çatıldığında alnında beliren çizgiye değdi bakışlarım, hemen çektim. "Yok?" dedi sorarcasına. "Evet, yok kimse. Öğrendiğine göre artık bırak beni!" dedim aramıza mesafe koymak isteyerek onu ittim.
İstediğini almış olmanın verdiği rahatlıkla elini omuzumun üzerinden çekti. Geriye bir adım attığında, rahat bir nefes aldım. "Görürsün sen!" dedim tehdit edercesine. "Beni sıkıştırmanın intikamını alacağım!"
"Buradayım hatun."
Pişkin pişkin baktığında yumruklarımı sıkarak, arkama bakmadan kapıyı açarak çıktım. Allah'tan kimse yoktu koridorda. Az önceki heyecanımın kalıntılarını atmaya çalışıp, Hüma'yı aramaya koyuldum.
?
"Ne güzel oldun kız!"
Yengemin baş ucumda konuşması ile gözlerimi devirdim. Yapmacık, sahte tavırları midemi bulandırıyordu. Sırf yanımızda Hüma vardı diye yengem gibi olmaya çalışıyordu ama bu onu komik göstermekten başka bir şey yapmıyordu.
"Haklı yengen, çok güzel oldun Nazlı. Cihangir Abi'min dibi düşecek sana." Onun dibi düşmesine gerek yoktu, adam zaten beni gördüğü yerde kıstırıyordu! Azgın bunak gibiydi. Pis sapık!
İçimden Cihangir'e sövmeyi bırakıp aynaya baktım. Hüma saçlarımı ensemde toplamış, geniş bir topuz yapmıştı. İki bukleyi kenardan çıkarmıştı, şakaklarımdan aşağı süzülüyordu. Üzerimde beyaz bir elbise vardı. Oldukça sade ama benim için şık bir elbiseydi. Omuz kısmı balon gibi şişkindi. Gerdanımı açıp bırakıyor, göğüslerimi sıkıca sarıyordu. Çapraz bir yakası vardı, belimi sarmıştı. Eteği dizlerimin iki parmak üzerinde bitiyordu.
Gerçekten güzel elbiseydi.
"Aman dibi düşmese de olur." Hüma huysuz tavrıma gülümserken yengem uyarıcı bakışlarla aynadan bakıyordu bana. Omuz silkip, oturduğum yerden kalktım. "Aşağı inmiyor muyuz?"
"İneceğiz hem de hemen. Geç bile kaldık." Hüma hafifçe gülümsediğinde karşılık verdim ona. İçimden yalan söylediğim için biraz vicdanım sızlasa da elimden gelen bir şey yoktu. Tuvalete gittim yerine, Cihangir ağabeyin beni odada kıstırdı mı deseydim?
Birlikte odadan çıkarak, merdivenlerden aşağı indim. Erkekler ve kadın misafirler ayrı yerlerde oturuyorlardı. Misafir çoktu, ev kalabalıktı. Etrafta koşuşturan çocukların arasından geçerek kadınların oturduğu odaya girdim.
Tüm bakışlar üzerime düşerken, derin bir nefes alıp, gelenleri teker teker karşıladım. Kadınların bazıları beni beğeniyle süzüp iltifatlar ederken bazıları öpmekle yetiniyordu. Semiha Hanım ise köşede oturmuş, beni seyrediyordu.
Tüm iltifatlara teşekkür etmekten usanmışken, misafirler çok şükür bitti. En son Gamze'ye sıra geldiğinde oturduğu yerden kalkmaya tenezzül etmediği için onu es geçmiştim. Ne sanıyordu üzerine düşeceğimi falan mı?
Zamanın hızla geçmesi için dua ettim. Öyle de oldu. Her gelen misafiri karşıladım, dağıtılan yemeklere yardım ettim. Hüma ile birlikte kadınlara çay, yemek ve su gibi ikramları dağıttık. Tabi Semiha Hanım oturmam için ısrar ediyordu ama ben çalışmak istiyordum çünkü yanında oturduğum kadınlar sülaleme kadar soruyorlardı.
Ne meraklılardı!
"Hüma kızım Kadir'e söyle de gelsinler artık. Nazlı'mıza takalım yüzüğü." Hüma'ya söylediği şeylerle yerimde rahatsızca kıpırdandım. Hüma odadan çıkarken kadınların bir kısmı odadan çıktı. Erkekler içeri girsin diye yer yapıyorlardı. Aslında çok büyüktü konak ama misafirde çoktu. Bu yüzden mecburen çıkmaları gerekiyordu.
Hüma tekrar içeri geldiğinde oturduğum sandalyeden kalktım. Hüma, beni odanın ortasına çektiğinde sessizce durdum. Kadınlar merakla bana bakarken içeri giren Mehmet Efendi'yi gördüm, Cihangir'in babasıydı.
Gözlerimi ondan çekip, yere indirdim. Mehmet Bey, yanıma gelip durduğunda ellerimi önümde birleştirdim. Kalbim ağzımda atıyordu adeta. Heyecanlıydım ne kadar ilk başta istemediğim bir evlilik olsa da sonuçta tüm bakışlar üzerindeydi, heyecanlanıp, korkmak elde değildi.
"Oğlum gel."
Kapının pervasında beliren Cihangir'i gördüğümde bozguna uğradım. Üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Üzerine o kadar iyi oturmuştu ki normalde nefesimi kesiyordu, şimdi ise kalbimi. Uzun bacaklarını sarıp sarmalamıştı, beyaz gömleğinin üzerine geçirmişti siyah ceketini. Gömleğinin üstten iki düğmesi açıktı, kravat takmamıştı.
Sert çehresine değen gözlerimle yüreğimde bir yangın başladı. Nefes almak için göğsümü gerdim. Bakışları benim üzerimdeydi, hiç çekmiyordu. Hissediyordum, hep izliyordu beni. Kim ne der, kim ne söyler diye çekinmiyordu.
Acaba beğenmiş miydi?
Duraksadım. Hiç de beğenmesin canım, umurumda değildi! Ne de olsa küçük bir çocuktum(!) onun gözünde.
Bedeninin gölgesi üzerime düştüğünde başımı eğdim. Yan yana durduk, içimden güldüm. Zar zor geliyordum boynuna. Aramızdaki boy farkı gerçekten fazlaydı. Hüma'nın elindeki tepsiyle geldiğini gördüğümde sırtımı dikleştirdim.
Mehmet Bey, tepsinin içindeki kurdeleye bağlı yüzükleri eline alarak bize baktı. "Allah mutluluğunuzu daim etsin inşallah." Elimi ona uzattığımda, alyans altın yüzüğü parmağıma geçirdi. Bakış açıma giren Cihangir'in avucunu gördüğümde Mehmet Bey, diğer yüzüğü onun parmağına geçirdi.
"Hayırlı olsun."
Kurdeleyi makasla kestiğinde etrafta alkışlar koptu. Mehmet Bey, aramızdan çekildiğinde yan yana kalmıştık. Semiha Hanım göz ucuyla Cihangir'e kaşıyla beni gösterdiğinde yanımdaki adama baktım. Bedenini benden tarafa dönerek, ceketinin iç cebine uzandı.
Ceketinin cebinden siyah bir kutu çıkardığında şaşkınlıkla baktım ona. Yüzük zaten elimde değil miydi? Ben sorarcasına ona bakarken siyah kutuyu aralayıp içindeki yüzükleri çıkardı. Elindeki yüzük parmağımdaki gibi değildi. Ortasında tek bir gümüş taş vardı, etrafı ise gümüşle boyanmış bir yüzüktü. Diğer yüzük ise gümüştü, aynı değildi ama. Elmaslar doluydu üzeri. Bu kadar yüzüğü ne yapacaktım ki?
Avucunu bana uzattığında gözlerinin içine baktım. Elini tutmamı istiyordu. Etraftaki insanlara bakmadan parmaklarımı büyük avucunun içine bıraktığımda tenlerimizin arasında bir titreme oldu sanki. Bir kıvılcım çıktı.
Yüzük parmağımı nazikçe tuttuğunda kalbimin atmasına engel olamadım. Ben yüzüğe değil de yüzüne bakarken, parmağımda soğuk bir metal hissettim. Bakışlarım parmağıma düştü, yüzük parmağıma takmıştı ikisini de. Tenim beyaz olduğundan hoş durmuştu. Avucuna baktım, parmaklarım sanki yoktu. Avucunun içi benim elim kadardı, bu ayrıntı beni gülümsetti.
Avucunun içinde duran parmaklarımı bırakmadan kutuyu tepsinin içine koyarak üzerime doğru bir adım attı. Baş parmağı, elimin sırtını okşayarak bıraktı. Ellerini bedenimden çekmeden boynum ve yanağım arasındaki o kısma yasladı.
Gözlerimin içine bakarak eğildi ve dudaklarını alnıma bastırdı. Kirpiklerim birbirine dolandı, göz kapaklarım ağırlaştı. Dudaklarının alnıma bıraktığı sert öpücükle alnım karıncalanırken Çiçek Teyze geldi aklıma. O an bir kez daha anladım.
Bu işin geri dönüşü yoktu.
Ben artık Cihangir Karaaslan'ın nişanlısıydım.