4.Bölüm

4385 Kelimeler
4.BÖLÜM "CEHENNEM ATEŞİ" "Kız Nazlı, duyduklarımız doğru mu?" Elimdeki kovayı akan suyun önüne koydum. Baş ucumda duran kadınlara bakmadan, suyun dolmasını bekledim. Gözlerim parmaklarımdaki yüzüklere takıldı. İnsanların dikkatini çekiyordu elbet, parlıyordu çünkü. "Bizi de umursamıyor, yosmaya bak! Bey aldı diye havalara da girmiş." Sinirime hakim olamadan sırtımı çevirdim. Sıraya girmiş, sırıta sırıta bu tarafa bakan kızları görünce ellerimi yumruk yaptım. Aralarından biri köyün kendini beğenmiş, sanki konakta yaşıyormuş gibi davranan Gülsima'yı gördüm. Aklı sıra bana laf sokuşturacaktı. "Sensin be yosma! Ağzını topla, yoksa saçını başını yollarım senin!" Kızlar aralarında gülüşürken, Gülsima'nın suratı beş karış oldu. Gururuna yedirmedi herhâlde. "Sen mi yolacaksın saçımı?" dedi yanıma yaklaşırken. "Sadece saçını değil. O sesini kes." Etraftaki kadınlar, kızlar bize bakarken ona sırtımı döndüm. Kovanın içindeki suyun dolduğunu görünce, eğilerek aldım. Arkamdan fısıltılar yükseliyorken, sıradan çıktım. "Ne o, kaçacak mısın?" dedi gülerek. "Seninle uğraşamam." Henüz birkaç adım atmıştım ki, sırtımdan öne doğru itildim. Elimdeki kova yere düştü, son anda yere düşmekten kurtuldum. Kızlar aralarında kıkırdaşırken, gözlerimi kapattım. Sabrım tükenmişti. "Sen kaşındın." Kıza dönerek, elimi kaldırdım. Bunu bekliyormuş gibi üzerime saldırdığında suratının ortasına tokadı yapıştırdım. Acıyla inlediğinde sırt üstü geriye düştü. Hiç acımadan, üzerine çıkıp saçlarını kavradım. "Sen bir daha bana laf at o zaman seni gebertirim!" diye bağırdım, saçlarını çekerek. "Bır-bırak beni!" dedi altımdan kalkmaya çalışarak. Ellerini yüzüme koyup itmeye çalıştığında, tırnaklarımı batırdım yüzüne. Bıkmıştım, burnuma kadar gelmişti artık. Her gelen bir laf söylüyordu! Katlanamıyordum artık. Tırnaklarını yanağıma batırdığında yüzümü buruşturarak, saçlarını köküne kadar çektim. Kızlar beni onun üzerinden almaya çalıştığında saç telleri elimde kaldı. Üzerinden kalkıp, parmaklarımın arasında kalan saç tellerine iğrenerek baktım. Silkeledim parmaklarımı. "Se-seni öldüreceğim kızım ben!" Nefes nefese konuştuğunda saçlarımı omuzumdan aşağı atıp, omuz silktim. Yere düşmüş olan kovayı alıp tekrardan çeşmenin başına yürüdüğümde kızlar geriye çekildi. Göz dağını iyi vermiştim sanırım. "Bir şey mi diyeceksiniz?" dedim kızlara bakıp, tek kaşımı kaldırdım. Hepsi birbirine baktığında suyu doldurdum, kovayı elime aldım. "Bundan sonra bana bir şey diyecekseniz iki kere düşünün." Çeşmeden uzaklaşarak, kovayı zorlukla taşıdım. Evimiz biraz uzak olsa da mecbur götürecektim. Evde su kalmamıştı. Tabi benim bir tanecik yengem yerinden kalkamadığı için bana kalmıştı. Parmaklarım acımaya başladığında kovayı yere bırakıp, parmaklarımı büktüm. Gözlerim parmaklarıma takıldı. Alışamamıştım. Dün gece aklıma geldiğinde kalbim çarptı. Parmaklarımı birbirine dolayıp, iki göğsümün arasına koydum yüzükleri. Dün nişanlanmıştım. Cihangir'i bir daha görememiştim yüzük takıldıktan sonra. Hikmet Bey bizi eve bırakmıştı. İnsan bir uğurlardı! Gerçi, camıştan da ne beklenirdi! Silkinip, kovayı elime aldım ve eve doğru ilerledim. Kahvehanenin önüne yaklaştığımda, diğer taraftan geçtim. Abim oradaydı, şimdi yine tepesi falan atardı hiç uğraşamazdım. Kahvenin önünden geçip gittim. Evi gördüğümde şükür edip, adımlarımı hızlandırdım. Kapımızın önünde duran arabayı gördüğümde duraksadım. Kim gelmişti? Arabadan inen eşyaları gördüğümde kaşlarımı çattım. Evin karşısında, yanında duran evlerdeki kadınlar kapının önüne çıkmış arabayı inceliyorlardı. Kapıdan çıkan yengemi gördüğümde yaklaştım eve. "Yenge? Ne oluyor?" Yengemin bakışları beni bulduğunda gülen yüzü soldu. Bakışları yüzüme, üzerimdeki elbiseme düştüğünde kaşları çatıldı. Halimden hiç memnun olmamıştı. Etrafa göz atıp, yaklaştı. "Kız yine mi kavga ettin sen?" dedi sinirle. Onun dediklerini umursamadan arabaya baktım. "Ne oluyor?" dedim burnumla arabayı gösterdim. "Sana elbise göndermiş, görsen hepsi ne biçim!" Elbise mi? Ne gerek vardı ki? "Niye elbisem yok mu benim?" "Sus kız! Hüma duyacak şimdi." dedi telaş içinde. Hüma da mı gelmişti? "Hüma mı geldi?" dedim kapıya baktım. Onu sevmiştim. Bana doğru dürüst davranan sayılı kişilerden biriydi. Bana abimin ve yengemin yapmadığını yapıp, insan gibi davranıyordu. Bir dost gibi. "İçeride, hadi gel." Elimdeki kovayı aldığında kapıdan içeri girdim. "Önce git üstünü düzelt. Kız bu halde seni görüp de kaçmasın." Göz devirip, ayakkabımı çıkardım. Bedenimi dikleştirdiğim sırada Hüma'nın sesini duydum. "Nazlı, geldin mi?" Cıvıl cıvıl çıkan sesini duyduğumda kendim sesimden utandım. Ne güzel, ne tatlı bir kızdı. "Geldim, hoş geldin." Yüzüne bakıp gülümsediğimde yüzü soldu. Bakışları yengem gibi, üzerimde dolandı. "Nazlı ne oldu sana böyle?" dedi yanıma telaşla yaklaşıp, gözlerimin içine baktı. Gülümsemeye çalıştım. "Hiç, şey küçük bir yara işte." dedim, saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Gözleri şüpheyle geziniyordu üzerimde. "Tuhaf bir yara." "İşte yine köydeki kızlarla atıştı herhalde. Ben bir çay demleyeyim, siz de oturun." Yengem ilk defa bir şey yapacaktı. Şaşkınlıkla ona baktığımda arkasına bakmadan mutfağa gitti. "Gel, geçelim içeri." Hüma gözlerini yüzümden ayırmaya zorlanıp, beni takip etti. Daya girip, minderin üzerine yavaşça oturdum. "Nasılsın? İyisindir inşallah?" dedim dudaklarımı kıvırıp, onun içini rahat ettirmek için gülümsedim. Hemen yanıma oturdu. "İyiyim, Semiha Nine sana birkaç parça kıyafet aldırdı geçen gittiğimiz yerden bende getireyim dedim." Başımı hafifçe salladım. Gittiğimiz dükkan çarşının içinde kocaman bir yerdi, oldukça güzeldi. "Zahmet etmişsin, benim zaten eşyalarım vardı?" dedim utanç içinde. Semiha Hanım, abimden hiçbir şey almamasını istemişti. Her şeyi kendi karşılayacakmış. Altın konusunu da hiç açmamıştı. Abim normalde mahcup olması gereken yerde, gülmüş kabul etmişti. Arsızın tekiydi. "Olur mu öyle şey, ben evlenirken de almıştı. Hem sana söyleyeceğim birkaç şey var." Bedenimi hafifçe ona döndürdüm. Ne söyleyecekti acaba? "Ne söyleyeceksin?" "Yarın Semiha Nine'min köyünden birkaç misafir gelecek. Senin konakta olman gerekiyor hatta bu hafta konakta olman çok önemli. Hep misafir gelip, gidecek." Normaldi, sonuçta beyin tanıdığı çoktu, merak eden gelmek istiyordu. "Ben gelmeye çalışacağım." Başını hafifçe salladı. "Sabah Hikmet Abi gelip seni alacak yengenle birlikte. Kahvaltıyı biz de yaparsınız olur mu?" Sessizce onayladım. Bunu ben istemiştim. Evet Çiçek Teyze ile girdiğimiz yolda bey ile evleneceğimi bilmesem de Semiha Hanım'a yalan söyleyip, kurtulabilirdim ama yapmamıştım. "Nazlı, sana bir şey soracağım ama yanlış anlama olur mu?" diye fısıldadı, yüzüme yaklaşıp konuştu. Kaşlarım çatılsa da yüzümdeki gülümsemeyi silmedim. "Sor lütfen, yanlış anlamam." "Yüzündeki yaraları kim yaptı?" Sorduğu soru ile duraksadım. Yanlış anlamıştı belli ki. Abimin yaptığını düşünmüştü ama yanlış bir düşüne değildi sadece abimin dokunuşlarının üzerine bir başkası dokunmuştu o kadar. "Çeşme başında kızlarla laf dalaşına girdik ondan oldu." Kaşlarını kaldırıp, indirdi. "Affet lütfen, bir an abin yaptı sandım da." Yüzüme bakınca durdu. "Yanlış anlama, aklıma ilk o geldiği için söyleyiverdim." "Affedilecek bir şey yok, sıkma canını." İçini rahatlatmaya çalışıp, bakışlarını kaçırdı. "Eee, dünü konuşalım mı? Nasıl geçti, beğendin mi her şeyi?" dedi yeni bir konu açmaya çalışarak, yara konusunu kapattı. "Evet, beğendim aslında her şey çok güzeldi ama bu yüzükler fazla değil mi?" dedim parmaklarımı göstererek. Hüma bu halime güldü. "Allah ne yapmasın seni! Ne güzel, hepsi çok hoş durmuş parmaklarında." diye kıkırdadı. İşaret parmağımla tek taşı olan yüzüğü okşadım. "Bilmiyorum bir tane yeterdi sanki, değil mi?" "İlk başta bende diyordum senin gibi ama alıştım çünkü normal bir aileye gelin gitmiyorsun. Beyin eşi olacaksın sen. Hem de en büyük oğullarının." Aklıma Cihangir düştüğünde silkinmeye çalıştım. Onu düşünmemek bana daha iyi geliyordu. "Haklısın galiba." Dün geceyi konuştuk birlikte. Yengem de bize katıldığında, olup olmadık kişilerin dedikodusunu yapmaya başladı. Ben ise çayımı içip, sessizce onları dinledim. Yengemin açtığı konu dün ki Cihangir'in kuzenine gelince kulak verdim onlara. "Onları biz çağırmadık ki abla, Semiha Nine pek haz etmiyor Emine Hanım'dan. Kimden duymuş gelmiş bizde bilmiyoruz." dedi Hüma göz ucuyla bana bakarken. "Gamze'ydi değil mi şu kızın ismi? Ne tuhaf bakıyordu Nazlı'ya." İlk defa bir konuda haklıydı, gerçekten de dün gece bakışları hep benim üzerimdeydi. Hele ki Cihangir gelip yüzükleri taktıktan sonra öyle dimdik bakıp durmuştu bana. "Abla söylemem doğru olur mu bilmiyorum ama önceden Emine Hanım, Gamze'yi Cihangir'e vermek istemiş ama Semiha Hanım almamış." Belliydi, aklıma gelmişti ama üstünde durmamıştım. Cihangir'in nişanlısı olduğumu öğrenince değişmişti tavrı. "Niye ki?" diye sordu. "Yenge, karışmayalım biz, sonuçta aile için mesele." Konun arasına direk girdiğimde yengem gözlerini üzerime dikti. Ne yani yalan mı söylüyordum? Her şeyi merak etmek iyi değildi. "Aslında herkes biliyor. Sizin de öğrenmeniz bir şeyi değiştirmez. Mehmet Babamın eşi Lale Hanım değişik bir kadınmış. Üslubu, tavırları ve insanlara davranışı. Semiha Hanım onu gidip istememiş ama Mehmet babam gidip eve gelin olarak almış. Konaktaki huzuru bozmuş diye duydum. Mehmet babama da kötü davranmış. Semiha ninem onu hiç gelin olarak görmemiş. Bir süre sonra da artık davranışları katlanamayacak radeye geldiğinde konağı bırakıp gitmiş." Öylece? Neden gitmişti ki? "Neden gitmiş peki?" diye mırıldandım. "Meğerse Mehmet babamı hiç sevmiyormuş, daha evvelden aşık olduğu bir adam varmış ona kaçmış. Ailesi zorla vermiş Lale Hanım'ı. Mehmet babamda ne yapsın kahrolmuş. Semiha ninem de bir daha o tarafla hiç görüşmemiş. Eşimin ve Cihangir Ağabey'in annesi olan Berfin annemizi eş olarak almış Mehmet babam." Ne yani şimdi iki annesi mi vardı Cihangir'in? "Ben onu hiç görmedim, vefat mı etti?" dedi yengem soracağım soruyu sorarak. "Maalesef evet, çok değil birkaç yıl önce vefat etmiş kendisi." Yüreğimin sızlaması ile gözlerim daldı. Çok zor şeyler yaşamıştı Cihangir, benim gibi. Ona karşı tavrım mı değişiyordu benim? "Allah rahmet eylesin." Yengem ve Hüma 'amin' dedikten sonra konuşmaya devam ettiler. Kısa süre sonra Hüma çayını bitirip, kalktı. Yengem ise gelen paketleri nefes almadan açtı. Ben onu hiç umursamadan bulaşıkları yıkadım, akşam yemeğini yapmaya koyuldum. ? "Buyurun hanım ağam?" Gözlerimi daldığım yerden çekip, karşımda inmemi bekleyen Hikmet Bey'e çevirdim. Beni bekliyordu, kapımı açmıştı. Mahcup bir vaziyette arabadan indim. "Affet dalıp gitmişim." "Ne affı hanım ağam, benim işim." Dediği kelime ile rahatsızca arabadan indim. "Hikmet Bey?" dedim kapıyı kapatan adama. Benden birkaç yaş büyük duruyordu ama oldukça kalıplı, hoş bir adamdı. "Buyurun hanım ağam?" dedi, ellerini önünde birleştirerek. Yengem yanıma gelirken çekinerek yüzüne baktım. "Bana Nazlı de olur mu? Ben sevmiyorum ağam, hanım gibi lafları." Gözlerini yerden kaldırmadan başını salladı. "Olmaz ki öyle şey hanım ağam! Cihangir Bey'imin karısınınız." "Olur, olur merak etme sen." "Nazlı ne uğraşıyorsun şu şoförle? Hadi bizi bekliyorlar!" Yengemin sözleri ile içim ezildi. Kendisi sanki beyin kızıydı! İnsanları niye küçük görüyordu ki? "Sen onun kusuruna bakma lütfen patavatsızın tekidir kendisi." "Ne kusuru hanım ağam, hiç sorun değil." "Ama deme artık hanım ağam! Ben sana bundan sonra Hikmet Abi derim olur mu?" Adam başını kaldırıp bana şaşkınlıkla baktığında gülümsedim. "Af buyurun?" "Oldu o zaman, sana kolay gelsin." O bana şaşkın, şaşkın bakarken arkamı dönüp, açık kapıdan içeri girdim. Konağa gelin gelsem de, hanım ağa olsam da neticede bir insandım. Onlarda insandı, biz de insandık. Hiçbir farkımız yoktu birbirimizden. "Hoş geldiniz!" Kapının girişinde duran Azize Abla'yı gördüğümde gülümsemeye çalıştım. Hep bu kadın yapmıştı ne yaptıysa! Gerçi o olmasaydı şimdi Hüseyin Abi ile nişanlı olmuş olacaktım da neyse. "Hoş bulduk." Beni içeri yönlendirdiğinde yengemin arkasından ilerledim. Büyük salondan içeri girdiğimizde Semiha Hanım'ı ve Hüma'yı gördüm, oturmuş bizi bekliyorlardı. Hüma beni gördüğünde ayağı kalktı. "Hoş geldiniz!" dedi önce yengeme, daha sonra da bana sarıldı. "Hoş bulduk." edim, sarılışına karşılık vererek, geri çekildim. Semiha Hanım oturduğu yerden kalkınca yanına ilerledim. Eğilip, elini öperek başıma koydum. "Sağ ol yavrum. Gelin, sofraya oturalım." Hep birlikte sofraya geçtik. Büyük masanın üzerinde çeşit çeşit yemekler, taze ekmekler, börekler, peynirler daha bir sürü şey vardı. Semiha Hanım baş köşeye oturup yanına beni oturttuğunda diğer yanına Hüma oturdu. Yengem de hemen yanıma. "Çayları doldur kızım." Azize Abla'nın çayları doldurmasını bekledik. Geri çekilerek, odadan çıktı. "Nasılsınız? İyi misiniz?" diye sordum Semiha Hanım'a. Sorumdan oldukça memnun olmuştu. "Sağ ol kızım, iyiyim çok şükür. Sen nasılsın?" "İyiyim bende sağ olun. Gönderdiğiniz elbiseler için de teşekkür ederim." Üzerimdeki elbiseyi yengem sabah bana vermişti. Açık kahverengi bir elbiseydi, göğüs kısmı biraz açık olsa da oldukça hoştu. Dizlerimin biraz üzerinde bitiyordu, kol kısmı dirseğime kadar uzanıyordu. "Ne teşekkürü kızım! Çeyizin onlar senin." Herkes birbirine baktığında Semiha Hanım yemek yemeye başladı. Hüma da başladığında, bende yemek için öne eğildim. Birlikte yemek yedik, bu süre zarfında çok konuşmamıştık. Sadece Semiha Hanım gelecek misafirleri tanıttı, sonra ise Hüma'ya bir soru sordu. "Merve'yi aradın mı kızım?" dedi Hüma'ya dönerek. "Evet aradım nine, birkaç güne gelecekmiş." Kimden bahsettiğini bilmediğim için yemeğimi yemeye devam ettim. Kahvaltıdan sonra ise kahve içmek için konağın büyük bahçesine çıktık. Birlikte kahve içip, sohbet ettik. Ben daha çok susuyordum, onları dinliyordum. ? Vakit öğlene geldiğinde misafirler gelmeye başladı. Hüma beni odasına çıkartıp, üzerimi düzeltmek için yardım etti. Dün ki kızın tırnak izlerini saklamak için yanağıma bir şey sürdü Hüma ama ne olduğunu bilmiyordum. Küçük tırnak izleri silinip, gitmişti sanki. Allah'tan Semiha Hanım sormamıştı da açıklamak zorunda kalmamıştım. Birlikte aşağı inip, misafirleri teker teker karşıladım. Tabi gelenler arasında Emine Hanım ve Gamze'de vardı. Bir şey demedim, selamladım onları. Sonuçta Semiha Hanım'ın misafirleriydi. Karşılamam bittiğinde içeri geçtim. Semiha Hanım beni yanına oturttu, Hüma da yanıma. Tüm gözler üzerimde etrafa gülücük saçmaya çalışıyordum. Ellerim kucağımın üzerinde etrafa gülücükler saçmaya çalışıyordum ama pek başarılı olduğum söylenemezdi. Allah aşkına kim kendisini süzmeye gelen inşaların içinde rahat olurdu ki? Bacaklarımın üzerinde birleştirdiğim parmaklarımı ezerken zoraki bir gülümseme bahşettim beni süzen kadınlara. Oda neredeyse tık basa dolmuş, gürültü ve havasızlıkla bunaltmıştı beni. Nişan için gelen akrabalar peş peşe ürüyordu sanki. Köy yerinden bir sürü akraba gelmişti, çoluk çocuk herkes bir taraftaydı. Aslında bu oldukça normaldi sonuçta beyleri evleniyordu. Cihangir'in ailesinin ne kadar köklü olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. "Eee düğün ne zaman?" dedi adını bilmediğim ama sürekli benimle konuşmaya çalışan kadınlardan biri Cihangir'in anneannesine soru sorarak. Gözlerin hepsi bir anda Semiha Nine'ye dönerken bana baktığını gördüm. Sıcaktan kavrulan bedenimin üzerine bir de ateş bastığında yüzüm yandı, gözlerimi aceleyle kaçırıp bacağıma baktım. "Allah kısmet ederse tez zamanda. Cihangir'imin mürvetini görmeme az kaldı." "Beklediğine değmiş Semiha Nine, baksana gelinin bir içim su." İltifatlarla kızarırken, ninenin gururlu bakışlarla etrafa baktığını gördüm. Yaşlı olsa bile öyle asildi ki kıskanmadan edemiyordum. Kudretli, dinç bir kadındı. "Öyledir, Cihangir'ime de yakışır." "Acele etmemiş misiniz, güzel kızlar çok." Karşı koltukta oturan kadının sesi ile nineni bakışları o tarafa kaydı. Göz ucuyla kadına baktım. Bu bulduğu her fırsatta Cihangir'e yaklaşmaya çalışan Gamze'nin annesiydi. İçimde anlayamadığım duygular depreşirken ninenin bu kadar insan içinde konuşan kadından haz etmediğini bakışlarından anladım. "Etrafa baktım emin ol Emine Hanım, Nazlı kızımdan güzelini bulamadım. Ailemize yaraşır bir gelin, sen çok dert etme kendine." Yanımda oturan Hüma'nın güldüğünü gördüğümde içimden gülümsedim. Göz ucuyla bana bakıp, gülümsedi. Emine Hanım sus pus olduğunda Hüma kulağıma eğildi. "Nazlı gidip şerbetleri getir de dağıt. Adettir." Hüma'ya başımı sallayıp ayaklanacakken kapıdan içeri giren Gamze'yi gördüm. Sanki gelin oymuş gibi elindeki tepsiyle sallana, sallana içeri girdi. Kalabalık da akbaba gibi dedikodu yapmak için fısıldamaya başladıklarında Gamze'nin benim yerime şerbetleri dağıttığını gördüm. "Ne ayıp, ben senin yerinde olsam bu kadının saçını başını yolarım." Hüma'nın kızgın çıkan sesi ile iç çektim. Teker teker misafirlere şerbetlerini uzattığında ninenin kızgın sesini duydum. "Hayırdır Gamze, seni mi gelin olarak aldım da şerbet dağıtıyorsun?" Gamze'nin gülen yüzü düşerken içten içe keyiflendim. Bu kadının yoluma çıkmasından bıkmıştım. "Gelin yerinden kalkmayınca ben dağıtayım dedim." Aklı sıra milletin içinde beni küçük düşürecekti. Buna sessiz kalacak değildim. "Zahmet etme Gamze, ben yaparım. Kendi kendine gelin güvey olmuşsun." Sert tavrımı ortaya koymaktan çekinmeden ayaklandığım gibi tepsiye uzandım. Sinirle bana bakarken tepsiyi kavradım. Kulplarını tutmaya çalışırken bir anda tepsiyi bıraktı. Tepsi yere doğru kayıp düşerken şerbetin bir kısmı kahverengi elbisemin üzerine sıçradı. Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken içim öfkeyle doldu. Bilerek yapıyordu. "Canım affedersin, elimden kaydı." Öfkeyle ona baktığımda beni deli etmek için gülümseyip saçını arkaya savurdu. Hiçbir şey olmamış gibi annesinin yerine geçtiğinde Hüma etrafı toplamak için kalktı. "Sen git yukarı şu lekeleri çıkar." Annesi ile bana bakan kadına ters bir hareket yapmamak için odadan çıktım. "Bu da iş midir?" dedi arkamdan nine. Bilerek yapmıştı ama ben ona gösterirdim bunca insanın arasında bana yaptığının bedelini! Beni çok hafife alıyordu, çok! Etraftaki kalabalığa bakmadan merdivenlere yöneldim. Ellerimi elbisenin eteğine koyarak silmeye çalıştım ama geçmiyordu. Elbise kahverengi olsa da açık tonu olduğundan çok kötü görünüyordu. Sinirime hakim olmaya çalışıp merdivenleri çıkmaya başladım. Sinirle elbiseyi silkmeye devam ederken sert adımlarla hamama ilerledim. Adımlarım duraksamadan kapıya ilerlerken, parmaklarım havalandı. Kapıyı açmak için kapının koluna uzanacağım sırada sertçe açıldı. Boşlukta kayan parmaklarım ıslaklıklara değdiğinde, son anda kendimi durdurdum. Gözlerimin önünde beliren esmer tene baktım. Gözlerimin hizasında olan gövde sert bir nefesle yükselip alçaldığında elimin değdiği yere baktım. Burnumdan içeri sızan kokuyla içim titrerken, kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. Onun yanındayken hissettiğim duygular nüksederken parmaklarımın uçlarının uyuşmaya başladığını fark ettim. Saçlarıma vuran sıcak nefesiyle saçlarım hafifçe dalgalandı. Bakışlarımı yukarı çevirmeye korkarken, beyaz havluya değdi gözlerim. Yaptığım ne kadar ayıp ve günah olsa da gözlerimi çekemedim. Hamamdan yeni çıkmış bedenin üzerinden sıcaklık yükseliyor, bedenime vuruyordu. Göğüs kafesim şiddetle kalkarken gözlerimi yavaşça yukarı çıkardım. Çatık kaşlarının altından bakan kapkara, yeşil gözlerini gördüğümde nefes alamadım. Bir anlığına her şeyi unuttum sanki. Bedenim ile bedeni arasında küçük bir mesafe varken, parmaklarım karnının üzerindeyken ve ben heyecandan neredeyse ölecekken o sessizce beni izliyordu, gözünü dahi kırpmadan. Sadece tek bir fark vardı. Bakışları ilk gördüğüm gün ki gibi buz değildi, daha yoğun bakıyordu bana. "Ben, elbise kirlendi de." dedim şaşkınlığın ihanetine uğrayarak dilim lal olmuşçasına konuşmaya çalıştım. Yeşilleri koyulaşmış üzerimde gezinirken bakışları aşağı düştü. İlk önce giydiğim elbisenin önündeki küçük çatala değdi, sonra ise karnının üzerine koyduğum parmaklara. Elime ateş değmiş gibi parmaklarımı hızla karnından çektiğimde karnından aşağı süzülen damlaya baktım. Aşağıdaki misafirler aklıma geldi. Bu halde benden başkası görse ne olacaktı? Hele de o kenafir gözlü Gamze! Düşüncelerime sıçrayan kıskançlıkla kaşlarım çatıldığında gözlerimi gözlerine çevirmekten vazgeçmeden diktim bakışlarımı üzerine. "Hamamı kullanmam gerek." Sessizliğini korumaya yemin etmiş gibi durduğunda bir ses duydum. "Nerede bu kız? Misafir varken ortadan mı kaybolunurmuş?" Yengemin sesini duyduğumda gözlerim kocaman oldu. Beni burada, Cihangir ile bu halde görürse direk gider abime yetiştirirdi. Elim ayağım korkudan boşalırken beklemediğim bir anda elbisenin üzerinde sıcak avucunu hissettim. Belime yerleştirdiği avucu ile karnım düğüm düğüm olurken beni içeri doğru çekti. Az evvel sertçe açtığı kapıyı aynı sertlikle kapattığında sırtım ahşap kapıya yaslandı. Belimdeki avucu canımın yanmasına engel olurken derin bir nefes almaya çalıştım. Cihangir aramızdaki mesafeyi kapatarak gövdesini göğsüme yasladığında elini omuzumun üst tarafından duvara koydu. Yengemin sesini kapının diğer tarafından duydum. Hamamın önünde duraksayan adımları ile kalbim dört nala koşan at gibi hızlandı. Sigara ve odunsu koku burnumdan içeri girerken adımların hamamın önünden uzaklaştığını duydum. Dudaklarımın arasından çıkan küçük soluk ile önümde duran adama baktım. Aramızda mesafe olduğundan saçlarım çenesindeki sakallarına takılıyordu. Ellerim iki yanda boşlukta sallanıyordu. Geri çekilmesini bekledim, çekilmedi. "Misafirler bekliyor." dedim sesimi kısık tutmaya çalışarak, başımı kaldırdım. Göz göze geldiğimizde bakışlarındaki yoğunluğun altında ezildim. Bakışları yumuşamıştı sanki farklı bakıyordu. Kıpırdanarak, kollarının arasından çıkmak için hareketlendiğimde gövdesini hafifçe geriye çekip elini omuzuma yasladı. Parmakları ile olduğum yerde dururken boğazımın kup kuru olduğunu fark ettim. Dilim damağım birbirine yapışmıştı heyecandan. Omuzumu kavrayan parmakları aşağı doğru indiğinde, çıplak tenime dokundu. Elbisenin yakasına değen parmakları ile içim ürperdi. "Bu elbiseyi kim verdi sana?" diye sert sesiyle konuştu. Ses tonu bile beni mest ederken, yanlış bir şey demek için duraksadım. "Nine verdi." Mırıltımla biçimli kaşları huysuzca çatıldığında, parmakları aşağı doğru kaydı. Elbisenin v yakasından dolayı göğüslerim biraz açıktı. İşaret parmağını bilerek boynumdan aşağı sürterek indirmeye başladı. "Ne yapıyorsun?" dedim can havliyle. Göğüslerimin ortasında yakayı bitiştiren kumaşa gözünü dikmişti. Soluğumu tutmuş, nefessiz kalmış bir vaziyette ona bakıyordum. Başını bana doğru hafifçe eğmişti. Esmer parmakları, bedenine tezat beyaz tenimle bir uyum oluşturuyordu. Kalın boğumlu nasırlı parmağı göğüs oluğuma geldiğinde kasıklarıma doğru inen sızı ile nefes almayı unuttum. Ölecektim. "Memelerin belli oluyor." dedi öfkeyle, huzursuzca göğüs oluğumda durdurdu parmağını. Dudaklarım ettiği kelimeyle aralandı. İlk defa bu kadar açık konuşuyordu benimle. Şakaklarında belirgin olan damarın üzerindeki küçük yarası yüzünün kasılması ile buruştu. Daha önce görmemiştim, ne yarasıydı bu? "Belli olmuyor." dedim küçük bir telaşın içinde. Yeşillerin içinde yanan alevleri üzerime diktiğinde yutkunma ihtiyacı hissettim. Daha önce hissetmediğim bir ilki yaşatıyordu şuan bana. Göğüs oluğumdaki parmağı beni tehdit ediyordu sanki. "Buradan oldukça belli oluyor." Parmağının ucunu tenime sürttüğünde titredim elinin altında. Kasıklarıma inen sızılar artarken yanaklarımın yanmaya başladığını hissettim. Kulaklarıma kadar alevler içindeydim sanki. Boştaki diğer elini yakanın ucuna getirerek göğüs çatalımın üzerini örtmeye çalıştı. "Bırak!" dedim ateşler içinde, parmakları tenimi süpürürken. Ne istiyordu bu adam Allah aşkına? Aşağıda erkek yoktu bile. "Aşağı çekiştirme şunu." dedi boğuk sesiyle. Daha düne kadar benimle konuşmaktan kaçınan adam bugün elbiseme laf ediyordu. Abimden bıkmıştım bir de Cihangir'i çekemezdim. "Bırak elbisemi, görünürse görünsün. Sana ne?" Ters ters baktı. "Deli etme beni." Gözlerimi devirdiğimde sırtımı tamamen kapıya yaslandırdı tüm gövdesini üzerime bırakarak. İri oldukça heybetli gövdesinin altında ezilen göğüslerim acırken parmaklarını aramızdan çekti. Bedeni bedenime gölge düşürüyordu. "Göğüslerim ilgini çekmiyordu zaten niye dokunup duruyorsun?" dedim başımı dikleştirip, suratına baktım. Beni sıkıştırmanın bedelini ödetecektim! "Küçük bir kızın göğüsleri seni bu kadar rahatsız etmemeli değil mi?" Sessizce izliyordu beni. Gözlerine dik dik baktığımda, sırtını bana eğdi. Yüzlerimizi birbirine hizaladığında başımı arkamdaki kapıya yasladım. Asi tavrıma karşı hep dik dik bakardı ona baktığım gibi. Abim beni ne zaman dövse sesimi kesmez, lafımı esirgemezdim. Cihangir'e de aynısını yapacağımdan hiç kuşkum yoktu. Onu çok fazla tanımıyordum ama şuana kadar bana bir yanlış yapmamıştı. "Kocan olacağım senin." Dudaklarımda küçük bir tebessüm belirdiğinde bakışları kaydı aşağı. Parmak uçlarım yükselerek aramızdaki tek solukluk mesafeyi kapattım. Dudaklarımız arasından çıkan nefesler birbirine dolanırken hamamda birikmiş olan buhardan dolayı boynuma yapışan saçlarımı geriye çekmek istedim. Gözlerim şakaklarına değerken her daim yapmak istediğim şey için çırpındım. Parmaklarım benden izinsiz kalbimi dinleyerek havalandı. O, dikkatle beni izlerken parmaklarım şakağındaki yaranın üzerine dokundu. Dokunuşumu hissettiğinde kaçmak için başını çekmek istedi. Ona bakan gözlerimde ne gördüyse bu onu durduran tek şey oldu. Kaskatı kesilmiş bir halde bana bakarken dudaklarımı yaklaştırdım ona. Parmağımın altındaki buruşuk, çukurlu kabuk tutmuş yarayı okşarken dudaklarımı kısa sakallarına sürttüm. Sert çehresi dudaklarımı hissettiğinde kasılırken, yanağına dudaklarımı bastırdım. Sakalları dudaklarıma iğne gibi batarken kokusunu içime çektim. Yanağına bıraktığım öpücükle sarsılırken içten içe utanç içindeydim. Bedenim ateşler için kavrulurken dudaklarımı biraz geri çektim. "Sen Cihangir Karaaslan önce sözlüne iyi davran sonra kocalık yaparsın." Dediklerim onu sinirlendirmiş olmalı ki, aramızdaki mesafeyi kapatmak için eğildiğinde ciğerlerime nefes çekmek istedim ama her yanım onun kokusu ile dolmuştu. Yoğundu hem de çok fazla, karnıma kramplar giriyordu. Şurada bayılıp, gidecektim. "Ama dur, sen bana bacı olarak bakıyordun değil mi?" dedim dudaklarımı kıvırıp ona küçük bir gülümseme sundum. "Yazık, evlenince de bana abilik yaparsın, olur biter." Burun deliğinin genişlemesi ile artık öfkeli olduğunu anladım. Bana hiç sökmezdi! Küçük kız demeden önce düşünecekti. "Abini si-" Dudaklarından çıkacak olan küfürle kalbim hoplarken, sırtımı yasladığım kapı çaldı. Az önce heyecandan atan kalbim yerini korkulu bir hale bırakmıştı. "Nazlı, içeride misin kız?" Yengemin sesini duyduğumda Cihangir'in kollarına yığılı verecektim. Ellerimi çıplak, ıslak omuzlarına koyduğumda göğsünün ağırlığını göğüslerimin üzerine verdiğinde soluk borum tıkandı. Gözlerim pörtlemiş, kollarının arasında nefessizlikten ölecektim. Dudaklarımı aralayıp, yengeme sesleneceğim vakit beklemediğim bir şey yaptı. Tüm sözleri ağzıma tıkmak isteyerek, dudaklarını aşağı doğru kaydırdığında göğüs kafesim ezildi. Bedeninin tüm uzvusunu hissediyordum. Göğsünün sertliğini, aldığı nefesleri. Alt kısmını bilerek bastırmıyordu bana. Ateşler içinde yanmayayım diye. Parmak ularım göğsünün üzerindeki tüylerde gezinirken dudakları boynuma vurdu. Ardımdaki kapı bir kez daha çalındığı vakit, sıcak oldukça sıcak, ıslak dudaklarını boynumun üzerinde hissettim. Tenimin üzerine dudaklarını bastırmıştı. Ölüm fermanımı imzalamıştı. Sakalları boynumu çizerken, verdiği o küçük karıncalanma hissi bile beni çok etkiliyordu. Yutkunamıyordum, dudaklarının boynuma bıraktığı o küçük(!) buse aklımı kara sulara gömmüştü. Dudakları kıpırdamadan boynumun üzerindeydi. Hareket ettirmiyordu geri çekilmiyordu da. "Nazlı, kız! Misafirler bekliyor!" Yengemin uzaktan gelen sesi bile beni bu andan alıp çıkartamıyordu. Kapının ardında, sırtım tamamen kapıya yaslıyken, bedenimin üzerinde bedeninin ağırlığı vardı. Beni yine kuşatmış, nefes alacak bir mesafe bırakmamıştı. Yüzüm alevler içinde, yanaklarım ateşin ardında bıraktığı kül içindeydi. Titriyordu parmaklarım, tuhaf bir şekilde onu itmek istemiyordum. Kollarının arasında darmadağınken, ne olursa olsun diye düşünüyordum. Gitmek istemiyordum da. Parmaklarımı göğsünün üzerinde bırakırken, dudakları kıpırdadı. Hafifçe aralayıp, tenimi nefesi ve ıslaklığı ile dilini değdirip, yaladığında duyduğum tek şey kalp atışımın sesiydi. Karnımdan aşağı uzanan sızı ile kıpırdanmak istedim ama mümkün değildi. Ağırlığı beni engelliyor, göğsünün altında ezilmemi sağlıyordu. Göz kapaklarımı kapatmamak için kendimle mücadele ediyordum. Boynuma değdirdiği dilinin ucu ile dudaklarıma gelen iniltiyi zor bastırdım. "Kocan olacağım, abin değil. Bunu anlamışsındır." Dudaklarını geri çektiğinde aklımdaki tüm her şey uçup gitti. Göğsümün üzerindeki yük kalkarken, gözlerimi araladım. Bedenini dikleştirip, bir adım geri çekildiğinde, aynı benim gibi soluk soluğa kaldığını gördüm. Bedenimi az evvel ki dokunuşların etkisinden çıkartıp, silkindim. Kalbim göğsümü yaracak gibiydi, nefeslerim düzensizdi fakat ona belli etmedim. Gözleri üzerimde olan adama yaklaşıp, sırtımı kapıdan kopardım. Başımı dikleştirip, yüzüne bakmaya çalıştım. "Sen de anlamışsındır Cihangir Bey, ben de kadınım küçük kız değil." Kapının kolunu tutup aşağı indirirken hala ona bakıyordum. Gözleri beni baştan aşağı süzdüğünde, o titreme beni yine çekti içine. Cayır cayır yaktı, bir ateşin içine attı. Cehennem ateşi olsa bu kadar yanardım. Bakışlarımı ondan çekip, araladım kapıyı. Bedenimi açtığım aralıktan süzerken fısıltısını duydum. "Sen adamı cehennemlik edersin kadın." ? "Beyim, geldik." Cihangir, kafasındaki tüm düşünceleri bir tarafa bırakıp başını kaldırdı. Hikmet arabayı durdurmuş, ona dönmüştü. Gözleri camdan dışarı kaydığında fabrikanın önüne geldiğini gördü. Dalgınlığına içten söverek kapıyı açtı. "Sen git, benim işim uzun." Kapıyı sertçe kapatıp, fabrikaya baktı. Öğleden önce tarladayken üstü başı toz olunca eve gitmiş, kendini hamama atmıştı. Evde misafirlerin olduğunu unutmuştu fakat bu halde fabrikaya gidemeyeceğini bildiğinden hamama gitmişti. Kendi odasındaki hamamın musluğu bozuk olduğundan diğer hamamı kullanmıştı. İçinde gezinen tilkiler iyi ki o hamamda yıkanmışız derken Cihangir'in aklına, hiç çıkmayan geceleri uykusunu haram eden kadın düştü. Burnunu havaya dikmiş, kendini ezdirmeyen, hiçbir lafın altında kalmayan, o sarı saçları ile laf sokuşturan kadın girdi. Ne kadındı, düşünmeden duramıyordu. Küçük kadın. Cihangir biliyordu sırf küçük kız dediği için kızmıştı kendisine. Kendine de kızmıştı. Kız ondan küçüktü evet ama bedeni hiç de öyle değildi. Bugün göğüslerini hissederken aklı uçup gitmişti. O göğüs oluğundan, boynundan yayılan kokuya dayanamamış içinden geldiği gibi, dudaklarını bastırmıştı. Allah biliyordu ya, eğer kimse olmasaydı devam da ederdi. O kokudan, bedenden ayrı kalmak istemiyordu. Bu zamana kadar hiçbir kadına el sürmemişti. İçindeki arzunun açlığından böyle hissediyordu ama hayır o nazlı kadının her şeyi bulandırıyordu kafasını. Her hareketi, her sözü her bakışı. O bakışlar nefesini kesiyordu Cihangir'in. Niye öyle bakıyor diye düşünüyordu. Nefesini kesecek kadar güzel olan hatunun niye kendisini öldürecek gibi baktığını bilmiyordu. Yasak olmalıydı, haram olmalıydı bakışlar. Gerçi haram olsa diye de bakardı Cihangir. Gönlü ona bakmadan duramıyordu. "Hoş geldiniz beyim!" Kapıda duran Mahmut yanına geldiğinde Cihangir silkindi. Ayak üstü hiç böyle dalgın olmazdı. Ne olmuştu ona böyle? "Hoş bulduk Mahmut. Aç kapıyı da gireyim." Mahmut, beyin emriyle kapıyı araladığı sırada yan taraftan gelen Hüseyin'i görmedi Cihangir. Yanına sokulan adamı fark ettiğinde ise, çok geçti. "Cihangir Bey sen misin?" diye hiddetle sordu, içindeki öfkeyi bastıramıyordu Hüseyin. Seviyordu Nazlı'yı onu kimseye vermek istemiyordu. Cihangir yanında beliren adamla, bir adım geriye attı. Aralarına mesafe koydu. "Benim, nedir derdin?" diye sordu. Böyle hiddetle yaklaşan bir adamdan hayırlı bir haber gelmezdi. Hüseyin karşısında neredeyse kendisinin iki katı olan adamı gördüğünde korksa da geri adım atmadı. "Nazlı'mı sen mi aldın lan? Sana mı verdiler!" diye bağırdı. Cihangir, Nazlı'nın adını duyduğunda, duraksadı. Kaşları çatıldı, alnında kabaran damarı kendini belli etti. "Ne diyorsun sen?" "Beyim rahatsız-" Cihangir elini kaldırarak durdurdu Mahmut'u. "Ben evlenecektim onunla! İstiyordu beni, sen gelip para verip aldın lan onu benden!" Hüseyin Cihangir'e saldıracağı vakit araya girdi Mahmut. Hüseyin'in aklı başında değildi, acısından yapıyordu bunu. "Kimseyi kimseden almadım. Var git yoluna, elimden bir kaza çıkacak!" Cihangir, sinirli bir adamdı. O yüzden daha fazla durmak istemeyip, yürümeye başladı. Adam kimdi bilmiyordu ama Kazım'a soracaktı. Yolunu kesmişti resmen, ne istiyordu? "Cihangir Bey! Dinlemeyecek misin lan beni?" Cihangir, kendine hakim olmaya çalışarak kulak asmadan yürüdü. Etraftaki çalışanlar bağıran adama bakıyordu. "Seviyordum lan Nazlı'yı! Evlenecektik biz! Seviyordu beni!" diye haykırdığında Cihangir durdu. Seviyordu. Nişanlısı başka bir adamı mı seviyordu?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE